Deliktaş'ı Tanıyalım

Deliktaş'ın Kuruluşu ve Deliktaş Derbent Ağaları (Mehmet Ağaoğulları)

http://deliktas.com/files/aarandimg.cgi_.jpg
Ali Ağa'nın Deliktaş Derbentine Tayin Fermanı(28 Cemaziyelahir 1203 Miladi 1780)

1600-1650 Yılları arasında Suriye’nin Rakkadan Anadoluya giren HalepTürkmen’lerine mensup Beğdili oymağının bir kolu (Dağıstanlılar)Anadolu’nun bir çok yerlerinde; Konar göçer obalar ,hayvan  sürüleriylegezerek verimli topraklar güvenli bölgeler ararlar. Kayseri’de Talasbölgesinde kalırlar. Burada uzun süre kalırlar .Zaman içerisinde komşuaşiretlerle geçinemezler. Buradan ayrılan bir kol bozoklara dahilolurlar. Buradan da ayrılarak doğuya yönelirler. Sivas’ın Zarabölgesinin Kaplanlı bölgesini kısa bir süre yurt edinirler. Buradanayrılan aşiretin bir kolu uzun ve yorucu  bir yolculuktan sonra hayvansürüleriyle Deliktaş yöresine konarlar.
Her uğrak yerlerindeaşiretten bir iki aile ayrılır oralarda mekan tutarlar. Deliktaşbölgesinde çoğulcu ve güvenilir bir oymağa ihtiyaç duyulur. Bir çokOymaklara bu bölgede iskan ettirilmesi için emir çıkar. Fakat başarılıolamazlar. Yol güvenliğinin sağlanması, Deliktaş bölgesinin şerodaklardan temizlenmesi huzurlu bir ortamın yaratılması Devletin amacıidi burası Bağdat yolu da olarak bilinen ipek yolu üzerindebulunuyordu. Burası ticari ve işlek bir yol olduğu için çok önemtaşımakta idi.
Dağıstanlılar oymağının başında bulunan Oymak Bey'i Abdullah AğaSivas Sancak Bey'i Zaralı  zade Fevzi Paşa tarafından çağrılır.Deliktaşbölgesinin güvenliğinin oymağı tarafından sağlanması için tekliftebulunur. Abdullah ağanın oymağına güveni tamdır o nedenle teklifi kabuleder.
Deliktaş'ın savunması için bir kale.Bir palanga han.Cami ve çeşmeyapılması gerekmektedir.Feyzullah Paşa projeyi üstlenir ve çalışmalarbaşlar uygulama ise Abdullah Ağa tarafından yürütülür.Bir süre sonraOsmanlı İmparatorluğunun maddi sıkıntıları baş gösterir yardım kesilirdolayısiyle işler durur.Abdullah Ağa artık bu işe soyunmuştur kendiimkanlarını zorlayarak projeyi tamamlar hizmete sunar.Deliktaş artıkemin ellerde bölgede can ve mal güvenliğini savunabilecek durumagelmiştir.
Bu yatırımlar gözönüne alınarak Deliktaş'a Osmanlı İmparatorluğutarafından derbentlik teşkilatı kurulması kararlaştırılmıştır.Burayaatanacak derbent ağası Sıvas Sancak Bey'i Zaralızade Fevzi Paşatarafından tayin edilecektir.Deliktaşa yapılan yatırımların AbdullahAğa tarafından kendi imkanları ile tamamlanmış olması Fevzi Paşatarafın takdir edilerek Abdullah Ağaya derbent ağalığı teklifiyapılır.Yaşlılığı nedeni ile bu teklifi kabul etmez büyük oğlu Aliağayı önerir.Bunun üzerine ferman çıkartılarak Hacı Ali Ağa DerbentAğalığına getirilir.
Daha evvel Alacahan’da kurulmuş olan Alacahan Deliktaş arası sınırtespiti yapılır. Deliktaş Derbent ağası Ali ağanın emrine verilen 50Kişilik Derbentçi ile göreve başlayan Ali ağanın üç oğlu vardı. Salih,İzzet, Ömer.
Deliktaş Derbentliği adına 7-8 köy tahsis edilir .Bu Köylerdentoplanan Aşar vergisi ile mahiyetlerinde görev yapan Derbentçilerinihtiyaçlarını karşılamak. Toplanan verginin bir miktarını Derbentağaları kendi uhtelerinde tutarak, bir miktarını da bağlı olduklarıİstanbul valide i Atik Sultan vakfına makbuz karşılığı vermekti. (Buvakıf Üsküdar’da Toptaşı mevkiinde bulunmakta’dır ).
Bir nevi Devletin gelir deposu idi. Deliktaş Derbent ağalarına ayrıbir görevin verilmesi sorumluluklarını artırmıştır. sağ kol ağalığı vesol kol ağalığı olarak bilinen sağ ve sol yol güvenliğinin desağlanması istendi. Bu görevle yolcuların
Eşkıya’ya soyulması veya Kervanların ve yolcuların yolculuk sırasındazarara uğraması halinde; Kol ağaları zarara uğrayan kişinin zararınıkarşılamak zorunda idi .Teslim aldıkları Ticari kervanları ve posta Tatarlarını sağlıklı bir şekilde menzil’e ulaştırmak için ellerindengelen bütün imkanları kullanmak zorunda idiler. Deliktaş’tan aldıklarıKervanları Alacahan Derbent’ine teslim etmekle sorumlu idiler . 
Resmi kayıtlarda gördüğümüz menziller Sivas, Deliktaş, Alacahan,Hasançelebi, Malatya olmak üzere bunlar Vakıf Derbentleri olarakbilinmektedir. Halk arasında özel ticari amaçla kurulmuş olan, Bağdatyolu güzergahında bulunan konaklama noktaları da bulunmakta idi. VakıfHanları yolcuların her türlü ihtiyacına cevap verebilecek şekildeyapılmıştı. Bu tür hanlar günümüze kadar varlığını sürdürmüştür.
Uzun yıllar Deliktaş Derbent ağalığını sürdüren Ali ağa zamaniçerisinde yaşlılığı ve sağlığı açısından yorucu çalışmaların verdiğiyorgunluk neticesinde Derbent ağalığını oğlu Salih ağaya yasaldüzenleme ile devretti. Derbentlik Berat’ını Sivas Paşası FeyzullahPaşa Karaman valiliğinden tekrar Sivas’a döndükten sonra verir.Derbentlik Babadan oğul’a geçen bir rütbe idi .Uzun yıllar Salih ağa bugörevi yürüttü. Son zamanlarda Jandarma teşkilatının kurulmasısırasında Salih ağanın oğlu Seyfullah ağanın kısa bir süre DerbentMuhtariyetliğinde bulundu. Salih ağanın doğumu ve ölümü kesin olarakbilinmemekle beraber , beş erkek çocuğu vardı. Bekir, Seyfullah,Abdullah, Hacı Mahmut,Mehmet (Güründe ilçesinde)Kızı hatun ise gürünağalarında gelindir.
Derbent ağaları ve mahiyetlerinde bulunan Derbentçiler vergiden veAskerlik görevinden muaf tutuluyordu. Bu görevlerini Devlete hizmetleödüyorlardı. Osmanlı Coğrafyasında kurulan Derbentlikler Osmanlı yolgüvenliğinin bel kemiği idi. (Günümüzün mıntıka Karakolları) idiYolların güvenliğini sağlamak, halkın can ve mal güvenliğini korumak,Askeri posta ve Tatarların ulaşımını temin etmekti. Osmanlı’nın zayıfdurumunu fırsat bilen şer odaklar; yanına üç beş kendini bilmezle çetekurup soygun yapıyordu. İşlek yollar onların gelir kapısı olmuştu. Bugibi şer odakları ,Eşkiyaları Devlet yol g üzergahlarından temizliyordu.
1910 yılına gelindiğinde Derbent teşkilatları yavaş yavaş kapanıyorgörev Jandarma’ya geçiyordu.Kangal, Alacahan, Deliktaş SivasMutasarrıflığı tarafından uzun yıllar idare edildi. Kangal NahiyeMüdürlüğünü kapıcı başı payeli Abdurrahman ağa . Deliktaş NahiyeMüdürlüğünü Abdullah ağa .Alacahan Nahiye Müdürlüğünü de Cebrail beyyapmakta idi.Abdullah Ağa Deliktaş Nahiye Müdürlüğünde uzun yıllarkalmış.Deliktaş Derbent ağalarının Kardeş ayrılıkları gündeme gelir.Deliktaş, Geven, Ömer ağa çiftliklerinde nizam ve intizam bozulur. Buüç bölgeyi bir merkezden yönetmenin imkansız olduğunu anlayan kardeşlerayrılırlar. Deliktaş Derbentlik teşkilatının da son yıllardakaldırılması ayrılığa zemin hazırlamış olur.
Salih ağa Geven çiftliğini tercih eder oraya yerleşir. İzzet ağaDeliktaş'ta kalmayı yeğler Baba ocağını devam ettirir. Ömer ağa adınıtaşıyan Ömer ağa çiftliğine taşınır. Salih ağanın  5 oğlu vardı. Bekir,Seyfullah, Abdullah, Hacı Mahmut,Mehmet ; İzzet ağanın bir oğlu vardı.Hacı Mehmet 4 de kızı vardı.
Deliktaş Derbent ağası Ali ağanın ortanca oğlu Ömer ağa kendiadını taşıyan Ömer ağa Çiftliğine yerleşerek soyunu burada devamettirmiştir. Ömer ağanın üç oğlu birde kızı vardı. oğulları Mehmet ağa,Kadir ağa, Mustafa (Küçük bey ). Kızı ise Kezban dır (Kezik Hatun).Havuz ağalarından Ziya efendinin eşidir .
Ömer ağa’nın büyük oğlu Mehmet ağa’nın oğlu Bekir ağa (Tecer) ınÇocukları .Mehmet Ağaoğulları,Selamet Ağaoğulları, Rafet Ağaoğullarıİstanbul'da yaşamaktadırlar.

 

Yazar:Mehmet Ağaoğulları

1939 Sivas’ın Kangal ilçesine bağlı Kayapınar köyü’nün Ömerağaçifliğinde doğan Mehmet Ağaoğulları 1958 yılında Sivas Erkek SanatEnstitüsünden ayrıldıktan sonra 1958-1959 ders yılında Sivas merkezköyü olan Hocabey köyünde vekil öğretmen olarak görev alır. MehmetAğaoğulları ikinci yıl 1960-1961 ders yılında Sivas’ın Koyulhisarilçesine bağlı Eksi köyünde vekil öğretmenlik görevine başlar.
Buradan ayrıldıktan sonra ticari hayata atılır, çeşitli işkollarında çalışmaları olmuştur. Halen ticari hayatına İstanbul’dadevam etmektedir.
Evli ve üç çocuk babası olan Ağaoğulları araştırma ve incelemeaçısından ele aldığı Sivas’ı kendi değer yargıları içerisinde  Sivas’ıinceleyerek, araştırarak “tarih ve kültür yönüyle sivas ili” adlı eserimeydana getirmiştir.
Ayrıca Sivas ili evliyaları içerisinde “Şeyh Mehmet Dede” adlıeserini çıkarmıştır. Üçüncü eseri olan “Unutulmayan ustalardanfıkralar” dır.  Ve dördüncü kitabı olan Osmanlılar döneminde; Sivas-Kangal arasında bulunan  “Deliktaş Derbentliği” eserine Osmanlıarşiv belgeleri ışığında uzun çalışmalar neticesinde bu tarihi“Derbent” teşkilatını ortaya çıkarmıştır. Evli ve üç çocuk babasıdır.

DELİKTAŞ DERBENT AĞASI SALİH AĞA

Kaynak:Mehmet Ağaoğulları

SALİH AĞA
DELİKTAŞ DERBENT AĞASI
DOĞUMU 1830
SİVAS, ULAŞ, DELİKTAŞ, KANGAL, HASANÇELEBİ, EKİMHAN, MALATYA ARSI
BAĞDAT YOLU GÜZERGAHINDA ALACAHAN İLE SINIR KOMŞULU OLAN TEŞTİLATLI
DELİKTAŞ DERBENTLİĞİ VE DERBENT AĞASI
ALİAĞA OĞLU SALİH AĞA 2. MAHMUT 1839-1.ABDÜLMECİT 1861 ARASI
(MEHMET AĞAOĞLULARI ARŞİVİ)


DELİKTAŞ DERBENT AĞASI SALİH AĞA


Ali ağanın Derbent ağalığını bırakması
üzerine yerine büyük oğlu Salih ağa geçmiştir. Salih ağanın Derbent
ağalığı 1870 Rus savaşı dönemine denk gelmektedir. Savaştan kaçan Doğu
illerimizdeki vatandaşlarımız İç  Anadolu’ya  göçe başlamışlar ve
Sivas’ın birçok bölgelerine yerleşmişler bu arada Deliktaş Derbent i
sınırları içinde bulunan birçok boş topraklara Salih ağa tarafından
müsaade edilerek iskan ettirilmiştir. Bunlara 93 muhaciri
denilmektedir. Bunların içinden Eşkiyalık ve hırsızlık yapan bir çok
başı bozuklarla amansız bir mücadele etmiştir. Sivas Sancağınca
ödüllendirilmiştir.

Salih Ağa dirayetli ve sözü heryerde geçen bir
insandı bunun döneminde Alacahan beyleri ile olan sınır ihtilafları
çözülmüş kendi bölgesinde yaşayan köy halkları daha çok özgüven sahibi
olmuşlardır. Doğudan gelen birçok başıbozuk topluluklardan köylülerini
korumuştur. Kendinden sonra büyük oğlu Seyfullah Ağa derbent ağalığına
gelmiştir.

Fotoğraflarla Deliktaş Tarihi

http://deliktas.com/files/deliktas.jpg

DELİKTAŞ DERBENTLİĞİ VEYA DİKİLİTAŞ NAHİYESİ KÖYÜ DELİKTAŞ İSMİNİ DELİKTAŞ’ A  200-300 METRE MESAFEDE BULUNAN VE YOL ÜZERİNDE OLAN DELİK BİR KAYADAN  ALMIŞTIR. DOLAYISI İLE DELİK KAYANIN İSMİ BU KÖYE VERİLMİŞTİR. ZAMANINDA BURASI HIRSIZLARIN BARINAK YERİ İDİ. BURADA YÜZLERCE SOYGUN YAPILMIŞTIR.DELİKTAŞ DERBENTLİĞİ BU SOYGUNLARA SON VERDİ.  

 

DELİKTAŞ KÖYÜNDEN BİR GÖRÜNÜŞ
BURASI 1765-1905 YILLARINDA DERBENT TEŞKİLATI VE  BÜYÜK YERLEŞİM  ALANI OLARAK BİLİNMEKTEDİR. AYNI ZAMANDA BURASI BÜYÜK BİR KONAKLAMA YERİ OLARAK CAMİİ, ÇEŞME, HAN VE KALE İLE ÇEVRİLİ PALANGA HAN İDİ.DERBENTLİK HUDUTLARI İLE ÇEVRİLİYDİ SINIRLARI: DOĞUSU AĞ GEÇİTTEN GELEN NEHİR, KIBLESİ HACI ÖMER ADINDA BİR HAYIR SAHİBİNİN YAPTIĞI YENİ KÖPRÜ, BATISI SAVAŞ GEDİĞİ,KUZEYİ KURT KULAĞI VE HIRSIZ PINARI İLE SINIRLIDIR. BURASI TAHMİNEN SİVAS KİLİSESİ İLE 200 KİLE EKİLEN ARAZİ OLUP 1200 SENESİNDEN BERİ EKİLİP BİÇİLMEZ , BOŞ ARAZİ OLARAK BİLİNİR.DELİKTAŞ DERBENTLİĞİNE BU BOŞ ARAZİ VERİLİR. BÜYÜK DEDELERİ ABDULLAH BURAYA YERLEŞTİRİLİR. 

DELİKTAŞ DERBENTLİĞİNE 1765 YILLARINDA SİVAS PAŞASI FEYZULLAH PAŞA TAFINDAN  YOLLARIN GÜVENLİĞİNİ SAĞLAMAK HIRSIZLARDAN TEMİZLEMEK İÇİN BURAYA BİR HAN ÇEŞME BİR CAMİİ VE KALE YAPTIRMAK SURETİYLE
ŞENLENDİRMEK İÇİN FEYZULLAH PAŞA EMİR ÇIKARMIŞ VE ABDULLAH ALİ AĞAYI BURAYA DERBENT TAYİN ETMİŞ.
ALİ AĞADAN SONRA OĞLU SALİH AĞA DEVAM ETMİŞTİR

 

DELİKTAŞ DERBENT AĞALARINA AİT BİR KONAK .1600-1703 YILLARI ARASINDA YILLARI ARASINDA KURULAN DERBENTLİKTEN KALINTILAR. BURAYA CAMİİ VE ÇEŞME YAPILARAK HALEP TÜRKMENLERİNE MENSUP DAĞISTANLI BİR OYMAK YERLEŞTİRİLMİŞTİ.BUNLARA DAĞISTANLILAR DENMEKTİ İDİ.(Şuan Salih Yalçın ın evi)

ALİ AĞANIN DELİKTAŞ DERBENT AĞALIĞINA TAYİN FERMANI (1780)

    ALİ AĞANIN OĞLU SALİH AĞANIN DELİKTAŞ DERBENTLİĞİNE TAYİN FERMANI (1825)

 

SALİH AĞA

Kaynak:Mehmet Ağaoğulları

MEHMET ABDULLAH AĞAOĞLU

 

Ömer oğlu Mehmet Abdullah  Ağaoğlu  (Tecer) 
1914-1915 Osmanlı
Rus savaşında Doğu Cephesi Sarı Kamış’ta hazinle biten savaşta şehit
olmuş. Tarihler Sarıkamış’ta Allahüekber dağlarında 90.000 askerimizin
şehit olduğu yazar. Bir çoğu kışta donarak ölmüştür.

MEHMET ABDULLAH  AĞAOĞLU


1884-1914 Sivas’ın Kangal ilçesine bağlı
Deliktaş Derbent’inde doğdu dedesi Abdullah ağanın oğlu Derbent ağası
Ali ağadır. Babası Ömer ağadır. Meşahiri  Evliya Şeyh Mehmet dede
tarafından kurulan ve onun adını taşıdığı Şeyhtardiyar medresesinde
(bugünkü ismi ulaş ilçesine bağlı Gümüş pınar köyü) medrese eğitimi
aldıktan sonra 20 yaşlarında Osmanlı İttihad ve terakki cemiyetine
girdi Deliktaş Derbent’ine bağlı Kangal ve Ulaş çevresindeki köylerde
örgütlenme işini yaptı. Bu bölgede oluşan çete ve eşkiyaya  karşı
amansız bir mücadele verdi derbent’te asayişle ilgili görevli adamları
ile çeşitli yararlılıklar yaptı. Tonus ağalığndan Ali ağanın kızı
Hanımla evli olup üç çocuk babasıdır. (Alirıza,  Bekir ve Hatun)
1914 yılında Birinci Dünya savaşı çıktığında Sivas sancak beyi
tarafından çağrılarak bu savaşa Deliktaş Derbent’i olarak nasıl bir
katkı sağlayacağı konusunda devlete bağlılığını bildirerek adamlarıyla
her göreve hazır olduğunu söyleyerek ayrıldı. Kısa bir süre sonra Doğu
cephesine katıldı. -Kafkas Cephesi-
22 Aralık 1914 de başkomutan vekili Enver paşanın çetin kış şartlarına
rağmen Sarıkamış civarında Ruslara karşı yaptığı harekat’a katıldı.
3.Orduya mensup askerlerin çoğu dondu veya esir düştü yaklaşık Doksan
bin asker şehit verildi, bu şehitler arasındadır.

 

Kaynak:Mehmet Ağaoğulları 

Sülaleler

Köyümüzde geçmişten günümüze bütün sülaleleri tespit etme şansımız ne yazık ki yok.Buraya yazacağımız sülaleler ve aileler hakkında yanlış bilgiler olabilir.Hatalarımızı da sizlerin yardımıyla düzelteceğiz İnşallah.Hangi sülaleye bağlı olduğunu bilmediğimiz için kişinin ismiyle andığımız aileler hakkında da uyarı ve yardımlarınızı bekliyoruz.Her sülale için ayrı sayfa açtık.Mensubu olduğunuz sülalenin sayfasına girip yorum kısmına kendi soy ağacınızı doğru şekliyle yazarsanız çok mutlu oluruz.Sağlıcakla kalın . Uğur

SÜLALELER(Soy Ağaçları)"Resim Formatında"

Köyümüzdeki sülalelerin soy ağaçlarını tespit edip burada yayınlayacağız..Sizde kendi soy ağacınızı excel de hazırlayıp bize gönderebilirsiniz.

  • Hasan Aliler,Tekişler,Yonuzlar,Yağcı Oğlları Sülaleleri Eklenmiştir

AĞCALAR

AĞCALAR SÜLALESİ

 

 


 

 

AĞDAĞLIĞIL

Malatya Akçadağ'dan gelmişlerdir

Soyadı:AKDAĞ

 

AYANALİĞİL

Yapım aşamasında

BAHÇEOĞULLARI

Yapım aşamasında

BÜLBÜLLER

Ağdalığıl ile uzaktan amca çocuklarıdırlar.

Soyadı:Akdağ 

ÇAPITLAR

Soyadı:Tırpan

 

CİNOLER

yapım aşamasında

ÇİRCİLER

Yapım aşamasında

ÇOBANLAR

Yapım aşamasında

ÇOLAK ALİLER

Yapım aşamasında

ÇULLUĞUL

Yapım aşamasında

CÜVELEKLER

yapım aşamasında

DAVUTLAR

Yapım aşamasında

ELİBÖYÜKLER

EMİNLER

 

GEÇİKLER

Yapım aşamasında

GIRCILAR

yapım aşamasında

GÜLLÜNÜN OSMANLAR

yapım aşamasında

HAÇÇANIN ABDULKADİR

yapım aşamasında

HALITLAR

Yapım aşamasında

Aşık Minhaci

  Aşık Minhaci'nin Hayatı

Önsöz:   Değerli Hemşehrilerim. Şimdiye kadar kenarda kalmış aşık Minhaciyi araştırmalarım doğrultusunda sizlere tanıtmaya ve anlatmaya çalışacağım.
 

Bu tanıtımı üç bölümden ibaret olarak sunacağım. Onbeş yıllık araştırma birikimimi dilimin döndüğü kadar sizlerle paylaşmaya çalışacağım.Bu araştırmalarımı şimdiye kadar arşivimde tuttum ama çok değerli kardeşlerimin böyelebir paylaşım sitesi kurmaları bana şevk vermiştir.Artık arşivimde bulunan araştırmalarımı siz değerli hemşehrilerimle paylaşma zamanımın geldiğine inandım.Bu araştırmamdaki kaynak kişiler tamamen kişisel görüimelerim sonucunda bilgi sahibi oldum.(Kaynak kişiler:Baba annem 1974 Yılında vefat eden Elif ZORTAŞ(KAdı Elif vefat etti) Yeni Karahisar Köyünden:Aşık Bekir(Sağ). Yıldızeli İlçesinden:Aşık Talibi KILIÇ(Sağ) Hüyuklüyurt Köyünden: Hüseyin Hazırcı(Hüseyin Hazırcı Ağ Gelinin Öz Oğludur)Sağ dır.

       Baba annem Elif ZORTAŞ'ın Anlatımları:Ben Minhacinin yaşadığı dönemde 10-11 Yaşlarında genç bir kız idim diye başlayarak anlatır idi. Minhacinin ölüm tarihi ,ölüm tarihi net bir tarih olarak saplanmamıştır.Fakat baba annemin anlatmasına göre Aşık Minhaci Babası olan Aşık Ruhsatiden 8-9 Yıl önce vefat ettiğini belirtmiştir.Bu anlatıma göre çok sevdiğim dostum araştırmacı yazar Yrd. Doç. Dr. Doğan Kaya Bey'in Aşık Minhaci Adlı Kitabında belirtmiş olduğu tarihe hemen hemen tekabul etmektedir.Doğum Tarihi: 1867 Ölüm Tarihi:1901 Olarak kabul etmek zorundayız.Aşık Minhaci Ruhsatinin Mihrim Dediği Elbistanlı Avşar Kızı Meryem'den olma oğludur.

Not: Bu değerli halk aşığının hikayesine devam edeceğiz.

İLYAS ZORTAŞ

 

 

 

 

 

HASANALİĞİL

Yapım aşamasında

HASSELİĞİL

Yapım aşamasında

HASSÖLER

Yapım aşamasında

HAYDOLAR

Yapım aşamasında

İBİŞLER

Yapım aşamasında

İBRAAM AĞAL

Yapım aşamasında

IRIZVANLAR(ÇEŞLER)

Yapım aşamasında

KARA MEMMEDLER

Yapım aşamasında

KARAZOĞLAKLAR

Yapım aşamasında

KASÖLER

Yapım aşamasında

KEL EHMETLER

yapım aşamasında

KEL OSAMANLAR

yapım aşamasında

KİRNEZLER

yapım aşamasında

KOÇOSMANLAR

yapım aşamasında

KÖRBEKİRLER

Yapım aşamasında

dügün nişan gezi piknik işlerine itina ile araç temein edilir bitin köylülerimin dikkatine

bütün köylülerimi nn dikkatine dügün nişan gezi piknik işlerine itina ile araç temin edilir

KURDALİĞİL

yapım aşamasında

KÜRTOĞLUĞUL

Yapım aşamasında

MEMELER

Yapım aşamasında

MİNİĞİN BEKİR

yapım aşamasında

MUSLULAR

Yapım aşamasında

NOHUT OMARLAR

Yapım aşamasında

PAŞALAR

Yapım aşamasında

SEMETLER

Yapım aşamasında

SEYDOLER

yapım aşamasında

SOLAHLAR

Yapım aşamasında

SÜLO KAHYAAL

Yapım aşamasında

SÜLÜĞÜN OSMANLAR

yapım aşamasında

TEKİŞİN HASAN HÜSEYİN

Yapım aşamasında

TEMBELLER

yapım aşamasında

TOPAL OMARLAR

Yapım aşamasında

TÜFEKLİ İBOLER

Yapım aşamasında

ÜSÜK KAHYAAL

 Hüseyin Kethuda (Üsük Kahya) Halep Yolu'nda Devleti Aliye( Osmanlı Devlet ) yönetimi tarafından görevlendirilmesi üzerine Deliktaş'a gelerek yerleşmiştir.Ataları ise Malatya'ya Dağıstan'dan gelerek yerleşmişlerdir.
                         ÜSÜK KAHYA'NIN NESLİ
    MEHMET MUSTAFA                                         ALİ                          YAKUP                YUSUF
(SEFERBERLİKTE  ŞEHİT OLMUŞ)
           İZZET
(DERSİM HAREKATINDA ŞEHİT OLMUŞ)
       MEHMET MUSTAFA(MEMİCİ)
 METİN                                               ÇETİN                        İZZET                                DOĞAN

MUHAMMED-HİLAL          MEHMET MUSTAFA          HAMZAHAN                  EBUBEKİR

HALUK                          AHMET ŞAMİL                 EMİRHAN    

                                      

VARIHLAR

Yapım aşamasında

YAĞCIOĞLUĞUL

yapım aşamasında

YONUZLAR

Yapım aşamasında

ZİLEAĞAL

Yapım aşamasında

Genel Bilgiler

Sivas / Kangal /Deliktaş
 

Nüfus
580 [1] (2000)

 
 

Posta Kodu
58910

Alan Kodu
346

Yönetim

Coğrafi Bölge
İç Anadolu Bölgesi

İl
Sivas

İlçe
Kangal

Köy Muhtarı
Niyazi Özvatan

Web Sitesi
[1]

Deliktaş, Sivas ilinin Kangal ilçesine bağlı bir köydür.
 

Tarihi
 

 

Kısaca köyümüzün Kanuni Sultan Süleyman'a Bağdat Seferinde
faydalılıklar gösteren Kafkasya'da Şirvan isimli bir yerden göçeden bir
grup insana Deliktaş ve Alacahan toprakları "dirlik" olarak verilmesi
sonucu Deliktaş köyünün temelleri atılmıştır.Osmanlı döneminde Deliktaş
Derbendi yani günümüz manasıyla "karakol" dur.Eski İran yolu köyümüzden
geçmektedir.Buradan geçen kervanlara eşkiyaların saldırması
derbet(karakol) olmasında etkili olmuştur.Bu döneme ait olan kale
kalıntıları (Ekrem Dayının evinin olduğu bölge) derbet olduğunun bir
isbatıdır.Osmanlı döneminde köy ve kasabalarda bu tip korunaklı
yerlerin kale gibi yapıların olduğu yerlerde oluşmuştur.Buna göre
köyümüz 1500 lü yılların sonu 1600 lerin başında kurulmuştur.Yani
Kangal'dan daha eski bir tarihe sahiptir.

Daha sonraki süreçte başta Maraş, Elbistan, Malatya, Darende, Yozgat gibi bölgelerden gelen göçlerle köyümüz oluşmuştur.

(Dirlik (Tımar)Toprakları: Vergi geliri, devlet adamlarına ve askerlere hizmet veya maaş karşılığı verilen topraklardı)

KOYUN YAKININDAKI BIR DELIKLITAŞTAN ISMINI ALMIŞTIR,DELIKTAŞ KÖYU YAKLAŞIK 600 SENELIK GEÇMIŞE SAHIP BIR YERDIR TARIHI PAŞA PINARI BU YILLARIN BIR ESERIDIR DAHA KOYUN BIR ÇOK YERINDE ESKI MEZARLAR VARDIR KALITSAL BIR SEY YOKTUR FAKAT ERMENI MEZARLIKLARI OLDUGU SOYLENIR ÖNCELERI 400 HANELI BIR NAHYE OLAN ŞIMDI 65 HANELI BIR KOY KALMISTIR ZAMANINDA 19 KOYUN BAGLI OLDUGU SOYLENIR.. BILGILENDIRME AMAÇLIDIR.

 

Coğrafya
 

Sivas iline 65 km, Kangal ilçesine 19 km uzaklıktadır.
 

İklim
 

Köyün iklimi, karasal iklimi etki alanı içerisindedir.
 

Nüfus
 

Yıllara göre köy nüfus verileri

 
 

2000
580

1997
633

Ekonomi
 

Köyün ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır.
 

Muhtarlık]
 

Yerleşim yerinin köy tüzel kişiliği alması ile birlikte köyün tüzel kişiliğini temsil etmesi için köy muhtarlık seçimleri de yapılmaktadır.
 

Seçildikleri yıllara göre köy muhtarları:
 

 2009-Niyazi Özvatan

 

2004 - Osman Aldıkaçtı
 

1999 - YUSUF ÖCAL
 

1994 - YUSUF ÖCAL
 

1989 - OSMAN YALÇIN
 

Altyapı bilgileri
 

 
 

Köyde ilköğretim okulu vardır. Köyün içme suyu şebekesi vardır ancak kanalizasyon şebekesi yeni yapılmıştır. Ptt şubesi yoktur ancak ptt acentesi vardır. Köye ayrıca ulaşımı sağlayan yol asfalt olup köyde elektrik ve sabit telefon vardır.Köyde saglık ocağı bulunmaktadır

 

Gelenek ve görenekleri

Burada bulunan yazılar 1960 dan beri süre gelen göç dalgasının sonucunda, İstanbul gibi büyük şehirlerde doğup büyüyen ve kültüründen uzak kalan kardeşlerimizin istifade etmesi düşüncesiyle hazırlanmıştır.Malumdur ki özünden ve kültüründen uzak olan insanların asimile olması muhtemeldir.Saygılarımızla. UĞUR TÜRKAY

Deliktaş Köyünde Düğünlerde Sağdıç Odalarında Oynanan Seyirlik Oyunlar

 

Zamanla değişen ve gelişen teknoloji sınırlı da olsa bizleri olumsuz etkilemektedir. Televizyon ve radyonun olmadığı ortamlarda insanlar eğlenmek için kendi kültürlerinin oluşturduğu yöntemlerle başvurmaktaydılar. Bu eğlence araçları kimi zaman masalcılar, kimi zamanda meddah oyunları olmaktaydı. Şu bir gerçek ki artık meddah ve masalcıları görmek ve onların ne iş yaptıklarını bilmek yeni yetişen nesiller için bilinmesi, öğrenilmesi çok zordur.
Yavaş yavaş kaybolmaya yüz tutmuş bu eğlencelerden biri olan Seyirlik Oyunlar olarak adlandırabileceğimiz oyunlar önceden insanların bir araya geldiği her gece oynanmakta iken şimdiler de sadece düğün gecelerinde ve dar bir coğrafyada oynanmaktadır. Bu oyunların zamanla unutulması kaçınılmaz görünmektedir.
Bu değerlerin unutulmasını engellemek bizlerin yapacağı çalışmalar sayesinde olacaktır. Bu amaçla, Sivas-Kangal-Deliktaş Köyü’nde şimdi sadece düğün gecelerinde damatla sağdıcın bulunduğu ve köyün genç erkeklerinin toplandığı Sağdıç odası olarak adlandırılan ortamlarda oynanan oyunları oynanma şekilleriyle ele aldık.

Herkes Benim Gibi Olsun

Ebe seçilen kişi bulunulan odadan dışarı çıkar ve elbiselerinin görüntüsünde değişiklik yapar.(ceketini ters giyme, pantolonunun paçasını sıvama, elbiselerinden bazılarını çıkarma, vb.) değişiklikleri yaptıktan sonra diğer oyuncuların bulunduğu odaya hızla girer ve Herkes benim gibi olsun der. İçerdekiler ebenin yapmış olduklarını yapana kadar ebenin elindeki kayıştan dayak yeme durumunda kalır. Oyun ebe değişene kadar devam eder.
Hacca Gitme
İki kişi ortaya çıkar. Biri diğerini omzuna alır. Odadakilere; Biz hacca gidiyoruz. Bir siparişiniz var mı? diye sorarlar. Odadakiler değişik isteklerde bulunurlar. Arkadaşını omzuna alan; Yaz aklım yaz der ve odadan çıkar biraz sonra içeri girip sipariş verenlere siparişlerini evlerine bıraktıklarını söyleyip parasını isterler. Sipariş veren parayı vermezse arkadaşını omzuna alan; Vur elim vur. der ve parayı vermeyenleri döverler. Oyun sipariş verenlerin hepsinin dolaşılmasıyla sona erer.
Kibrit Atma
Oyun dört kişiyle oynanır. İki kişi baba, iki kişi oğul olur. Oğullar bir kibrit kutusuna alıp sırayla atarlar. Atış yaparken babanın ceketine, gömleğine vb. denir. Kibrit kutusu dik gelirse istenilen elbise alınır. Oyun bir tarafın çıplak kalmasına kadar devam eder.
Vız Vız
Oyun üç kişi ile oynanır. Oyuncunun yan yana durur. Ortadaki kafasına bir şapka takar ve yanındakilerin ayaklarına basar. Ellerini yumruk yapıp ağzına yakın tutup vız. Vız. Vız. diye ses çıkarır. Yanındakilerde bir elleri yanaklarında kendilerini korumaya diğer elleri ortadakinin kafasının arkasında şapkayı almaya çalışırlar. Şapkayı alan ortaya geçer. Ortaya geçene kadar dayak yemek kaçınılmazdır.
Ceviz
Topluluktan bir muhtar ve bir yolcu seçilir. Yolcu muhtara; Uzak yoldan geldim. Köyünüzde dinleneceğim ama cebimde kırk cevizim var. Çalınırsa sizi mahvederim. der. Yolcu dinlenmeye çekilir. Muhtar cevizlere bir bekçi tayin etmeye çekilir. Muhtar cevizlere bir bekçi tayin eder. Yolcu uyandığında cevizlerden bir tanesinin çalınmış olduğunu fark eder ve bekçiyi döver. Bekçi hırsız diye birisini gösterir. Yolcu bekçinin gösterdiği kişiyi de döver. O kişide bir başkasını gösterir. Dayak atma işi gerçek hırsız bulunana kadar devam eder.
Kanguru Döğüşü
Oyun dört kişi ile oynanır. Biri yönetici olur ve ayakta durur. Diğer oyuncular yöneticinin olur ve ayakta durur. Diğer oyuncular yöneticinin etrafında daire şeklinde çömelirler. Yönetici oyunculara fas, fuş, deniz, dalga, vapur isimlerini verir. Yönetici isimleri hızlı hızlı söyler. İsmi söylendiğinde hemen kalkmayan ya da yanlış kalkan olursa yönetici elindeki kayışla yanlış kalkan olursa yönetici elindeki kayışla ceza verir. Oyun yöneticinin sırayla değişmesiyle devam eder.

Tesisat

Bir usta bir çırak seçilir. Usta odadakilerden birini köy muhtarı olarak seçer ve ondan köye telefon tesisatı döşemek için müsaade ister. Muhtar müsaadeyi verdikten sonra odadakilerden istediği kadarını direk olarak seçer ve sırtları birbirine dönük şekilde köşelere yerleştirir. Usta direklere bakar ve elindeki kemerlere Bu direğin şurası eğri, burası bozuk vb. der ve vurarak düzeltir. Aynı işlem tüm direklere uygulanır. Bu işlemler tamamlandıktan sonra usta bir direğin çırak başka bir direğin yanına gider. Usta yanındaki direğin kulağını kıvırdığı anda çırağın yanındaki direkten ses gelmezse önce yapılan işler tekrar edilir. Usta direğin kulağını çevirip çırağın yanında ki direkten ses gelinceye kadar aynı işlemlere devam edilir.

Cenaptaş

Oyun beş kişi ile oynanır. Oyuncular daire biçiminde otururlar.
Oyunculardan biri:
— Cenaptaş
— Buyur Cenaptaş
— Cenaptaştan selam aldım, Cenaptaşa selam söyle
Diyalogunu başlatır. Bu diyalogu sırayla ve hızlı bir şekilde herkes yanındakiyle yapar. Diyoloğu şaşıran olursa ya lakap takılır ya da ceza verilir.

Şak Şak

Oyun üç kişi ile oynanır. Oyuncular yan yana oturur. Ortadaki ellerini dizlerinin üzerinde yanındakiler ayaklarını dizden büküp bacaklarını sudan şeylerden bahsedip yanındakilerin dikkatini dağıtıp ayaklarına vurmaya çalışır. Ayağına vurulmasını engelleyen ortaya geçer. Oyun bu şekilde devam eder.

Taş ile Soyunma

Bu oyun, oyunu bilmeyen birisi olmak şartıyla iki kişiyle oynanır. Oyunu oynatacak olan önceden cebine taş doldurur. Oyunu kimle oynanacak ise ona;Ben üzerimden ne çıkarırsam sende aynısını çıkaracaksın yoksa elbise çıkaracaksınder. Oyunu oynatan saat, cüzdan çorap vb. karşıdakinin ilk başta rahatlıkla çıkarabileceği eşyaları çıkarır. Sonra sıra taşlara gelir. Diğer oyuncu taş çıkaramadığı için iç çamaşırı kalana kadar soyunmak zorunda kalır. Soyunan oyuncuya arkasından habersizce soğuk su dökülür ve böylece oyun biter.

Sağdan Onbaşı

Oyun yedi kişi ile oynanır. Aralarından biri elleri ve dizleri üzerinde masa gibi durur. Bir kişi kafa, bir kişi ayak, diğer dört kişi de ikisi sağ ikisi sol tarafa gelecek şekilde otururlar. Baş kısmındaki oyunu yönetir. Sağdan birinci sağdan onbaşı, ikinci sağdan çavuş, soldan birinci olan soldan onbaşı, ikinci soldan çavuş, ayak kısmındaki de topçu taburu olarak adlandırılır. Oyunu yöneten kimi söylerse o ortadakinin sırtına vurur. İsim söyleme işi hızlı olarak yapılır şaşıran ortaya geçer.

Elbise Pazarlama

Oyunu iki kişi oynatır. Oyuncuların biri baba diğeri oğul olur. Muhtara çok fakir olduklarını müsaade ederse elbise toplamak istediklerini söylerler. Muhtara izin verir. Baba ve oğul ellerinde kayışla zorla elbise toplarlar. Elbise toplama işi bittikten sonra bunları açık artırma ile satarlar. Açık artırma kayışla dayak yemek içindir. En fazla dayağı yemeyi kabul edip dayağı yiyen elbise alır.

Kayış Dönderme

Oyun altı kişi ile oynanır. Oyuncuların daire biçiminde otururlar. Ayakları birbirine bitişik ve elleri dizlerinin altından geçecek şekildedir. Ortalarında bir kişi alırlar. Ortadakinin sırtı dönükken sırtına kayışla vururlar. Ortadaki kimin vurduğu görüp onun elinden kayışı alabilirse kayışı kaptıran ortay geçer.

Terzi

Oyun, oyunu bilmeyen bir kişi olmak şartıyla iki kişiyle oynanır. Oyunu bilen terzi olur ve oyunu bilmeyene elbise dikileceğini söyleyip elindeki urganı oyuncunun ayaklarına dolar ve birden çeker. Böylece ayaktaki sırt üstü yere düşer ve oyun biter.

Bardağa Girme

Oyun beş kişi ile oynanır. Beş kişiden üçü oyunun hilesini bilir. Biri ortaya bir bardak koyup bardağın içine girebileceğini söyler. Bir iki denemeden sonra oyuncu Bunların birinin gözü değdi. Onun için giremedim. Gözlerini gözlerini elleriyle kapatırlar. Oyuncunun ellerini önceden is yaptıkları için kurbanların yüzleri iş olur. Oyun böylece bitmiş olur.

Uyutma

Oyun oyunu bilen iki kişi olmak üzere üç kişi ile oynanır. Oyunu bilenlerden biri seçtikleri kişiyi hemen uyutacağı söyler diğer oyuncu buna itiraz eder ve uyutamayacağını söyler. Böylece numaradan bir bahse girerler. Üçüncü kişi yere yatırılır. İki bardak getirilir. Bardaklardan biri yere yatanın atletinin altına ağzı yukarı gelecek şekilde yerleştirilir. Bardaklar birbirine vurulur. Bir müddet sonra yerdeki ayağa kaldırır ve bakar ki atletinde daire şeklindeki bir delik var.

Çür

Oyuncu sayıları eşit iki grupla oynanır. Hangi grubun başlayacağı belirlendikten sonra başlayan grup yüzüğü aralarında saklarlar. Diğer gruptan seçilen kişi oyuncuların bir kısmını bulmaya çalışır. Yüzüğü bulursa o gruba dayak yer. Eğer yüzük çür dediği kişilerden çıkarsa yiyeceği dayak yer. Eğer yüzük çür dediği kişilerden çıkarsa yiyeceği dayak iki katına çıkar. Yüzük bulunca saklama sırası diğer gruba geçer.

Deve Güreş
i
İki kişi elleri arkalarında sadece kafalarını kullanarak birbirlerini belirlenen alanın dışına çıkarmaya çalışırlar. Dışarı çıkaran kazanır.
Horoz Döğüşü
İki kişi karşılıklı çömelirler ve ayağa kalkmadan birbirlerini yıkmaya çalışırlar. Rakibini yıkıp üstüne çıkan oyunu kazanır.

Yazar Murat TÜRKYILMAZ

Deliktaş Mutfağından Örnekler

Köyümüz mutfağı tarım ürünlerine dayanmaktadır.Temel yiyecek maddesi bu nedenle buğday ve buğdaylı mamullerdir.Yaz aylarından sebzeli yemekler ağırlıklı olmakla beraber yöremizde etli yemek çeşitlerini de bolca görmek mümkündür.



MADIMAK

Yöremizin en ünlü yemeğidir.
Malzemeler
1 kg madımak
200 gr Pastırma
2 çorba kaşığı tereyağı
1 çorba kaşığı salça
1 fincan bulgur
2 soğan
Tuz, karabiber

YAPILIŞI:
Madımakların kök tarafındaki kırmızı kısımlar alınarak seçilir,bir güzel yıkanır. Yıkandıktan sonra madımaklar dövülür.Tencerede yapılan yağda kavrulmuş soğan ve pastırma karışımının üzerine salça çalınır,üzerine madımak eklenir.Bu karışım karıştırıldıktan sonra üzerine 1 kepçe iri bulgur konulur,Suyu ilave edilir daha sonra Tuz ve karabiber ilave edilip tencerenin kapağını kapatarak 25-30 dakika pişirilmeye bırakılır.



AYRAN ÇORBASI

MALZEMELER:
1 Su bardağı yarma (buğday)
1,5 Su bardağı süzme torba yoğurdu
3 Su bardağı su ( Çorbanın yoğunluğuna
göre suyu artırıp azaltabilirsiniz )
2 Çorba kaşığı un
25-30 Gr. kadar tereyağı
1 Tatlı kaşığı nane, tuz

YAPILIŞI:
Yarmaları bir gece önceden bol suyla yıkayın ve bir kapta su içinde sabaha kadar bekletin. Sabah tencereye yada düdüklü yardımıyla haşlayıp suyunu süzün.Yoğurt ve suyu karıştırıp içine unu ekleyin ve bir tel yardımıyla iyice çırpın. Çorba tencerenize yoğurt ve yarmayı koyun, tuzu ilave edip kaynayana kadar sürekli karıştırın. Kaynamaya başladığında 5 dk. öylece kaynatın. Siz bu arada bir sahanda tereyağını eritin ve naneyi ekleyip yakın. Bu yağıda çorbanın üzerine döküp servis edebilirsiniz.



MUMBAR DOLMASI

Malzemeler
4 adet koyun mumbarı(bağırsak),
300 gr. orta yağlı kuzu kıyma,
2 su bardağı bulgur,
2 çorba kaşığı domates salçası,
2 yemek kaşığı pul biber,
yeteri kadar tuz, karabiber ve tarçın,
1 orta boy ince doğranmış soğan,
10 diş ezilmiş sarımsak,
2 su bardağı et suyu.

YAPILIŞI:
Mumbarlar iyice yıkanarak tersi çevrilir. Tersi çevrilen mumbarlar tuzla iyice ovularak temizlenir. Temizlenen mumbarlar bir tencerenin içerisinde, tuzlu suda 3 saat dinlendirilir. Kıyma, bulgur, salça, karabiber, tuz, tarçın, soğan, sarımsak karıştırılarak 10 dakika yoğrulur. Bu harç bir huni yardımı ile mumbara doldurulur ve mumbarlar düdüklü tencereye dizilir. 2 su bardağı et suyu içine 1 kaşık salça ve bir kaşık pul biber, yeteri kadar tuz konularak sos haline getirilir ve mumbarların üzerine dökülür. Kısık ateşte 30 dakika pişirildikten sonra servise hazır hale getirilir.
TURŞU KAVURMASI(PEZİK TURŞUSU,DAL TURŞUSU)


BAL HELVASI

Unun tereyağda kıvamınca kavrulmasından sonra (Un fazla kavrulur, rengi koyulaşırsa helvaya geçmiş derler) az sulu veya sütlü süzme bal katılarak helva hazırlanır. Hatta tepsiye alınan bu helvalar üzerine ayrıca petekli bal (dalak balı) konulup yenilir.


BULGUR - (YUVARLAK KÖFTE)

2 adet sogan rendelenir; tuz, biber, 1 kg. çekilmis kiyma, 1/2 lt. ölçek dolusu ince bulgur, bir çay bardağı su hepsi bir hamur halinde iyice yoğurulur. El içinde bilye büyüklüğünde köftecikler yuvarlatılır. Arzu edilirse köfte az miktarda kızgın yağda pembeleşinceye kadar döndürülür. 1-2 lt. kaynar suya bir kaşık salça atılır. Köfte yarı pişmiş vaziyette iken bir çay bardağı pirinç salınır. Bir çorba kaşığı kızdırılmış sade yağına bir tatlı kaşığı kuru nane karıştırılarak pişer üzerine dökülür. Arzu edilirse limon da sıkılabilir.


ÇİRLİ ET

MALZEME:
Kuru kayısı 600 gr. Su 5 su bardağı
Katı yağ 2 çorba kaşığı Tuz
Kuşbaşı kuzu eti 1 kg.
YAPILIŞI:
Kayısıları ılık suda 1 saat bekleterek yumuşamalarını sağlayın. Yağı bir tencerede eritin. Yağ kızınca etleri, verdikleri suyu çekinceye kadar içinde kavurun. Suyu ve tuzu katıp bir taşım kaynatın. Orta ateşte, suyun çoğunu çekinceye kadar yaklaşık 30 dakika pişirin. Kayısıları, suyunu süzüp et tenceresine aktarın. 5 dakika daha pişirerek tencereyi ateşten alın ve sıcak servis yapın.


HURMA TATLISI

MALZEME:
Margarin Yarım paket Tereyağı 1 çorba kaşığı
Karbonat 1 çay kaşığı Su 1 fincan
Un 3 su bardağı Yarım limonun suyu
Şeker 3 su bardağı Limon suyu 1/4
Su 3,5 su bardağı
YAPILIŞI:
Orta boy bir tencerede 125 gr. margarin ve 1 çorba kaşığı tereyağını eritin. İçine unu ilave edin. Karbonat, limon suyu ve 1 fincan suyu da ekleyin. Daha sonra tüm malzemeleri elinizle veya tahta bir kaşıkla yoğurarak birbirine karıştırın. Malzemeler iyice yumuşayıp, kulak memesi yumuşaklığnda bir hamur haline gelince, içinden kaşıkla ceviz büyüklüğünde parçalar alıp, elinizle yuvarlayın. Yassı köfte biçimi verin. Yağlanmış bir fırın tepsisine hazırladığınız tatlıları yan yana dizin. Orta dereceli fırındas 45 dakika veya tatlılar altın sarısı renk alana dek pişirin. Bu arada şerbet için gereken su ve şekeri bir tencereye alın. Kaynamaya başladıktan birkaç dakika sonra limonu sıkıp, tencereyi ocaktan alın. Şerbeti tatlının üzerine dökün. Bir süre bekletin. Tatlı şerbeti iyice emdikten sonra servis yapın.


KARIN YAHNİSİ

YAPILIŞI:
Haşlanmış işkembe (karın) küçük küçük doğranır dörde bölünmüş kuru soğanlar yağ ile beraber bir tencereye konulup kızartılır. Doğranmış ve haşlanmış işkembeler ayrı yerde haşlanmış nohutlara salça ilave edilip tuzu da konduktan sonra tekrar pişirilir. Aynı şekilde ciğerle de yahni yapılır.


KAVURMA HELLESİ

MALZEME:

Un 500 gr. Biber
Katıyağ 3 çorba kaşığı Tuz

YAPILIŞI:
Yağ iyice kızdırılır. Un, yağ içerisinde açık pembe renk alıncaya kadar döndürülür. 1-2 kaynamakta olan suya kavrulan un, tuz, biber ilavesiyle atılır ve 20-30 dakika kaynatılarak indirilir. Hafif hasta yemeği de olmaktadır. Aynı çorba kıyma atılarak da yapılır. Limon sıkılır ve un çorbası ismini alır.


LAHANA MUSAKKASI

MALZEME:

Beyaz lahana 1 adet Pirinç 1/2 su bardağı
Kuru soğan 3 adet Biber
Kıyma 200 gr. Tuz
Salça 3 çorba kaşığı

YAPILIŞI:
Lahana haşlanmayıp ıspanak gibi kıyılır ve bol soğanlı kıymalı salçalı sokarıç, biraz da pirinç ilave edilerek tuz, biber atılır, pişirilir. Pirinç olmadığı taktirde bulgur da aynı vazifeyi yapar.


PATATES ÇORBASI

MALZEME:

Patates 250 gr. Bulgur veya pirinç 1 su bardağı
Kıyma-kavurma 100 gr. Margarin 1 çorba kaşığı
Soğan (rendelenmiş) 1 baş Nane 1 tatlı kaşığı
Tuz 1 tatlı kaşığı Biber 1 tatlı kaşığı

YAPILIŞI:
250 gr. patates, 1cm. 3 şekilde doğranır. Kıymalı, soğanlı sokarıçla 1-2 litre suya dökülür. Tuz biber ekilir. 1 kase dolusu bulgur veya pirinçle pişirilir. Bu da yine kemikli kavurma veya kuşbaşı etle yapılır. Çorba ateşten indirildikten sonra 1 çorba kaşığı sıvı yağ kızdırılır, 1 tatlı kaşığı kuru nane ilave edilerek üzerine dökülür.


SAC KEBABI
YAPILIŞI:
Kemiksiz (kuşbaşı) koyun eti, yağı ve tuzu ile (et yağlı ise yağa ayrıca lüzum kalmayabilir), altında ateş yanan bir sac üzerine konup, karıştırılmak suretiyle kızartılır. Doğranmış patlıcan ve yeşil biberler de ilave edilip tekrar karıştırılır, sebzeler kızarınca dilimlenmiş domatesler konup ateşte biraz daha çevrilir. Evler de yapılabilir. Pişirmek için kullanılan sac, sac kebabı yapılanları biraz daha ufak (çevicek) tır.


ŞALGAM ÇORBASI

MALZEME:
İri şalgam 5-6 baş Bulgur veya pirinç 1 kase
Tereyağı-margarin 2 çorba kaşığı Kıyma 100 gr.
Kuru soğan 2 adet
YAPILIŞI:
İri şalgamdan 5-6 baş alınır, iri göz rendeden geçirilir. İstenirse tuzla ovularak (kekre) acı suyu giderilir. 1-2 çorba kaşığı saya yağı, 1-2 baş doğranmış soğan sokarıcı yapılır. Arzuya göre kıyma, kuşbaşı et, kemikli kavurma hangisi varsa 1-2 litre kaynayan suya sokarıçla birlikte 1 kase dolusu bulgur veya pirinç, et hepsi bir arada kaynatılır. Bulgur pişmek üzere iken rendelenmiş şalgamlar atılır. O da pişince ateşten indirilir.


TARHANA ÇORBASI

MALZEME:

Tarhana 1,5 su bardağı Kuşbaşı et Yarım kg.
Kara nohut 1 su bardağı Çelem Yarım kg.
Ispanak Yarım kg. Tereyağı 1 çorba kaşığı
Kuru nane 1 çorba kaşığı Et suyu
YAPILIŞI:
Tarhana ve nohut akşamdan ıslatılır. Bol et suyunun içine atılarak pişmeye bırakılır. Diğer tarafta kuşbaşı etler tereyağında iyice kavrulur. Pişmekte olan çorbaya çelem, ıspanak ve kavrulmuş etler ilave edilir. İyice pişirilir. Çorba piştikten sonra üzerine tereyağında yakılan nane dökülerek servis yapılır.

Araştıran :UĞUR TÜRKAY

Köyümüzde Süt ve Sütten Elde Edilen Ürünler

Deliktaş’ta inek, koyun, keçi gibi hayvanların süt ürünlerinden yararlanmak suretiyle peynir, çökelek, ayran, yoğurt, aşyağı vb. elde edilerek gıda maddesi olarak tüketilir. Bunlardan içecek ve yemek yapımında da temel madde olarak yararlanılır.
GALINDIR
İnek buzağıladığında sütü sağılır, kaynatılarak kestirilir. İçine biraz şeker katılır, ateşten indirilir. Tabaklara bölünür. Soğuduktan sonra yenilir.
AĞIZ (AVUZ)
İnek buzağıladığında ilk sağılan sütünden yapılır. Süt, süzekten (süzek ince tülbentten yapılır) süzülür. Bir tencereye ya da kazana konulur. İçine çöre otu atılarak kaşıkla hafif hafif karıştırılır. Koyulaşınca ateşten indirilir. 5-10 dk. arayla kaşıkla birkaç sefer karıştırılır. Soğuyup katılaştığında yenir.
LOR (KESNİK)
Süt kestirilir, içine damızlık atılır. Tuttuktan sonra bez süzeklere konularak suyunun süzülmesi sağlanır.
Lor, kahvaltı sırasında yenilebildiği gibi, börek ve kömbe yapımında iç olarak da kullanılır.
Eğer süt kendiliğinden kesilmiş ise bundan da lor yapılabilir.
YOĞURT
Süt bir tencerede kaynatılır. İçine bir-iki kaşık tatlı ayran ya da yoğurt katılarak mayalanır, tencerenin ağzı örtülür ve üzeri bezlerle sıkıca kapatılır. Birkaç saat sonra kontrol edilir. Üzerindeki “kaymak” alınır. Kaymak ekmeğe sürülerek yenir. Yoğurt ise yağ, çökelek, ayran vb. yapımında kullanılır. Sebze ve ot yoğurtlamalarında, köftelerde, çorbalarda da katkı maddesi olarak kullanılır.
ÇÖKELEK
Ayran ya da yoğurt kara kazanda kaynatılarak kestirilir. Kestirilen çökelti bez süzeklere konularak bir çengele takılır. Sularının süzülmesi sağlanır. Sonra çığ denilen ağaç sopalardan yapılmış aracın arasına dizilir, üzerine ağırlık sağlaması bakımından taş konulur. Böylece suyun iyice süzülmesi sağlanır. Suyu tamamen süzülen çökelekler süzeklerden alınır, üzerine yeterince tuz serpilerek karıştırılır. Özel olarak hazırlanmış derilere basılır. Çökeleğin iki-üç ayda bir bakımı yapılır. Bakım zamanı çökelek deriden bir kaba dökülür, avuç içinde ovalanır. Yoğurt, yağ katılarak yeniden yoğrulur, tekrar deriye basılır. Çökeleğin bu şekilde bakımına “çökelek dökme” veya “deleme” denilir.
Çökeleğin konulduğu derinin bu iş için hazırlanması ise şöyledir: Ağarmış yarpuz yaprakları toplanır. Tencereye ayran konur ve yarpuz bu ayrana yatırılır. Biraz da tuz serpilir. Yünü alınmış deri de bu suya basılır. Deri iki gün bu suda bekletilir. Sonra güneş altında kurutulur. Kuruduktan sonra derinin yüzü bıçakla sıyrılarak temizlenir. Suda ıslatılır, yumuşatılır. Buna çökelek basılır.
PEYNİR YAPIMI
Peynirin yağlı sütten yapılanına “yağlı peynir”, yağı süt makinasında alınmış sütten yapılanına da “imansız peynir” derler.
Süt, ineklerden sağıldıktan sonra tülbent süzekten süzülerek temizlenir. Serçe parmak (çırtik parmak) sütün içine sokularak soğukluğu-sıcaklığı kontrol edilir. Eğer serçe parmağın ucu yanmıyorsa peynir mayası atılır. Şimdi pek kullanılmamasına rağmen önceleri “şıldan” denilen, koyunun kursağından maya yapılır ve süt bununla mayalanırdı. Maya atıldıktan sonra kaşıkla karıştırılır. Sonra kazanın kenarına üç-beş defa vurulur. Kazanın üzeri açılır. Mayalanmış mayi tülbent süzeklere konulur. “Kaşşak” ya da “çığ” adı verilen söğüt ve iğde çubuklarından yanyana dizilerek iple örülmüş aracın arasına konur. Üzerine de suyunun süzülmesi için taş konulur.
7-8 saat sonra, süzeklerden çıkartılan peynirler bıçakla dikdörtgen şeklinde doğranır, tuzlanır ve küplere basılır. Üzerine kaynatıldıktan sonra soğutulmuş su eklenir. Küpün ağzına da bir düz taş konup ağzı kapatılır.
Peynirin süzeklerden süzülen suyu dökülmez. Yufka ekmeğinin hamuruna ekmeğin saçta daha iyi pişmesi için katılır.
ÇALKAMA (ÖZEME)
Yoğurta su katılarak kaşıkla çırpılır ve ayran haline getirilir.
AYRAN (KATIK)
Yayıkta yoğurt yayılarak elde edilir. Sofrada içecek olarak kullanıldığı gibi misafir geldiğinde ayran olarak da ikram edilir.
AŞYAĞI (TEREYAĞI) YAPIMI
Yağlı yoğurt teneke yayıkta veya deri yayık “tuluk” ta ya da son yıllarda çok yaygın olarak kullanılan elektrikle çalışan yayıklarda yayılmak suretiyle elde edilir.
Önce yayığa yoğurt konulur, üzerine soğuk su katılır ve yağ zerreleri ayrılana kadar yayılır. Sonra yayıktaki yayılmış olan yoğurt ayran haline gelir ve ağaçtan yapılmış silindirik biçimli küleklere konur. Tülbentten yapılmış süzekten süzülerek yağı ayrandan ayrılır. Süzekteki yağ tuzsuz olarak kahvaltı sofrasında yenilebileceği gibi, tuzlanarak çinko kovalara ya da ağaç küleklere basılır. Yemek yapımında kullanılır.

ILITMA
Süt ocakta hafif ılıtılır. Bundan yoğurt yapılır. Bu yoğurt kazana konulur, ateşte kestirilir. Bundan çökelek yapılır.
KEŞ
Çökelek ocağa konulur ayranı çöker. Çöken ayran ufak ufak, yuvarlak şekilde sininin üzerine dizilir. Güneşin altına konur.
Güneşin altında iyice kurutulur. Bu kurutulmuş yoğurt kışın yıkanıp başka bir kapta ezilerek ayran yapılır. Buna yarma katılarak çorba da yapılabilir.
GURUT
Gurutun yapılması için bir sitil ayrana ve yeteri kadar tuza ihtiyaç vardır.
Ayran bir tencere içerisinde orta hararetli ateşte kaynatılır. Kaynayan ayran katılaşır. Bu katılaşmaya Arapkir’de “kesilme” denir. Katılaşan yani kesilen ayran bir süzek içerisine alınarak suyunun süzülmesi için bekletilir. Suyu iyice süzüldükten sonra süzekten indirilir. Çökelek yeteri kadar tuz ilave edilip güneşte kurumak üzere bir perde üstüne alınır. Kalıp halinde kesilerek perdeye alınırsa daha iyi olur. Guruttan kışın çorba yapılır.
TELEME SÜTÜ
Yaylada çobanlar koyundan sütü sağarlar. Teleme otunu döğerek sütün içine birkaç damla damlatılır ve üzeri örtülür. 10-15 dk. sonra yoğurt biçimini alır. Yenmeğe hazır hale gelir.
Sütün içine incir sütü de damlatılarak aynı sonuç elde edilebilir. Buna “incir telemesi” veya “incir delemesi” adı verilir.
TOYGA KESTİRMESİ
Akşamdan, döğme suda pişirilir. Sabahleyin bir tas içine hazırlanan biraz una iki yumurta kırılır, üzerine ayran eklenir ve ocakta pişirilir, kaşıkla karıştırılarak kestirilir. Bu kestirilmiş karışım akşamdan hazırlanmış döğmeye eklenir. Bir iki taşım da böyle kaynatılır, ocaktan indirilir.
Ayrıca bir tavada yağ eritilerek içinde anık (nane) yakılır ve bu hazırlanan çorbanın üzerine dökülür. Çorba artık yenmeğe hazırdır.
AYRANLI (KATIKLI) KÖFTE
Düğürcek (ufak bulgur) alınır ve bir tepside ıslanır. Üzerine tuzu da serpilerek hamuru yoğrulur. Bundan ufak ufak köfteler dökülür.
Buna “sıkma köfte” adı verilir. Sıkma köfteler suda haşlanır ve kemise alınarak suyu süzdürülür. Sonra bir bakır teşte konulur, üzerine sarımsaklı ayran ya da yoğurt katılır. Servis yapılırken üzerine kurutulmuş yarpuz ya da yağ eritilerek dökülür. Soğutulduktan sonra yenir.
PANCAR PEZİĞİ İLE AYRANLI KÖFTE
Yarma yoğrulur, bundan nohut büyüklüğünde köfteler dökülür. Suda pişirilir. Sonra kemisten suyu süzdürülür.
Önceden doğranmış pancar peziği (yaprağı) ya da ıspanak haşlanır ve yoğurt, köfte, pancar peziği birbirine katılır. Soğutulur ve servis yapılır.
PİRPİRİMLİ YOĞURTLU KÖFTE
Köftelik ıslanır ve yoğrulur. Bu harçtan ufak köfteler dökülür. Suda haşlanır. Haşlanan köftelerin suyu süzdürülür.
Havanda sarımsak döğülür. Ayrı bir tencerede de yazıdan toplanan pirpirim otu doğranarak haşlanır. Daha sonra teşte yoğurt konulur, köfteler, döğülmüş sarımsak ve haşlanmış pirpirim eklenir, kepçe ile karıştırılır. Soğutularak yenilir. İsteyen üzerine eritilmiş yağ döküp servis yapabilir.
PİRPİRİM CACIĞI
Pirpirim ayıklanır, yıkanır. Daha sonra isteğe göre haşlanır veya haşlanmadan sarımsaklı yoğurda karıştırılarak yenilir.
SÜTLAÇ (SÜTLÜ)
Pirinç temizlenir, yıkanır, tencereye konulur. Üzerine süt eklenir ve pişirilir. Kıvamı kepçeye bulaşacak hâle geldiğinde şeker eklenir, karıştırılır. Bu bir iki taşım kaynar. Sonra ateşten indirilir, tabaklara bölünür, soğutulup yenilir.
SIRIM
Sırım yapmak için hamur yoğrulur. Yufkası ince ince açılır. Yufka saçta pişirilir. İki türlü yapılır:
1- Serme sırım : Yağ eritilir. Bol döğülmüş sarımsak yoğurtla karıştırılır. Bir kaba konulur. Yanına yufka alınır. Bir kat yağ bir kat yoğurt yufkaya sürülerek yufkalar tepsiye 10-12 kat konur. (Yemeği yiyeceklerin sayısına göre ayarlanır.) Serilenler börek dilimi gibi kesilir, servis yapılır.
2- Dürme sırım : Yufka dürüm yapılır. Bıçakla ufak ufak kesilerek bir tepsiye dizilir. Sarımsak yoğurt ve yağ karıştırılır. Kesilmiş tarafı dik olacak şekilde konmuş olan dürümlerin üzerine dökülür.
DELİKTAŞ’da süt ve süt ürünlerinden hazırlanan yiyecek, içecekler bu kadar değildir. Süt ve süt ürünleri yoğurtlamalarda, pirpirim cacığı, salatalıklı cacık, narpuzlu cacık, marullu-sarımsaklı cacık ve çökelekli katmer, söbelek, kömbe, börek yapımında da iç malzemesi olarak kullanılır.
ARAŞTIRAN:UĞUR TÜRKAY

Tandır ve Tandır Ekmeklerimiz

TANDIR

Ağız Çapı: 55 cm, taban çapı: 80 cm, Yüksekliği: 100 cm, olan kesik koniyi andıran bir silindir diyebiliriz, Alt tabakda 20 X 20 ebadında küçük bir delik vardır. Buraya KÜVLE denir. Özel Seramik (Tandır Toprağı) ten yapılır.

 

Kuruduktan sonra ev damına veya, ayvana yer seviyesinde gömülür. Gömülme yeri eşilirken, KÜVLE, deliği için o çapta bir kalas tandır ağzından 1 m. mesafelik yere kadar konur, Tandır gömülürken bu kalasın etrafı çökmeyecek tarzda doldurulur. Bilahare, bu kalas çekilip alınır, Tandır yanarken havayı buradan alır. Odunların iyi tutuşması için tandır eğişi ile karıştırılır. Zaman zaman küvle bir bez veya kadınların elbiselerinin etekleri yardımıyla havalandırılır. Tandır yapımı özel bir sanat gerektirmez. Ancak çamurunun çok iyi hasıl edilmesi gerekir, Çamur tam kıvamında olmazsa ,çabuk bozulur. Önce özel yerlerden toprağı getirilir. İyice elenir. İçerisine keçi kılı katılarak çamur yapılır. Bu çamur bir gün bekletilir. Ertesi gün tekrar yoğrulur. Tandırın alt kenar çemberi yere çizilir. Çamur, 7 -8 cm kalınlığında ve çapı dolanacak kalınlıkta silindir şekline getirilir. Çiztrol edilir. Her çamur silindir diğerinin üzerine konuldukça araları kendi çamuru ile hem içten hem de dıştan doldurulur. Zaman zaman kurumaya bırakılır, tekrar örtülür. Hepsi birden örülmeye kalkılırsa tandır yamuklaşır hatta çöker. En son olarak GÖG denilen ağız kısmı yapılır. 7- 8 cm. dışa taşkın bir hal alır. Zamanla kırılmamasını ve üzerine konulacak malzemeleri taşıması için yapılmıştır. Böylece tandır tamamlanmış olur. Ancak daha tam kurumadan belli bir kıvamda LÖĞÜN yapılır. löğün tandırın içinden yapılır. Bir kişi tandırın içine girer, eline bir taş alır, usulüne göre tandıra sürerek onu tesviye eder. Tandır, bu tesviye anında bir nevi parlaklık da kazanır. Löğün ne Kadar hassas yapılırsa, tandır o kadar iyi ekmek, kete, gılik , oğlik peksimet vb. pişirir. Löğün iyi olmazsa bilhassa kete- peksimet , pek iyi pişmez, Hatta tandıra ilk vurulurken tutmaz.
Löğün işi, bittikten sonra gömülecek yeri eşilir. Buraya ta toprak seviyesinde gömülür. Yakmak için yapılacak iş hesaba katılır, HAMUR TANDIRI ve GÜN TANDIRI diye isimlendirilir. Hamur tandırında kalın ve kuvvetli odun, gün tandırında ise banyo için, su ısıtmak, bir takım yemekleri pişirmek maksadıyla daha az enerji ve kalorisi olan yakacaklar yakılır. TANDIR yanarken üzerine HATIRCEK Denilen artı (+) veya çarpı (X) işareti şeklini alabilen bir demir konur. Kapkacak bunun üzerine yerleştirilir. Tandır yanarken yemekler burada pişer, Tam pişmemiş olanlar da egişlerle tandıra (dibine kalan ateş üzerine) bir sac ayağı yerleştirildikten sonra buraya konur ve burada pişer ki, bu genelde Fasulye, Keşkek, Gendime Pilavı, Gendime Çorbası, Paça diğer et yemekleri, ayrıca Su Böreği, Baklava, Sarığı, burma, Lokma vs. Hamur işleri dışında tandırda güveç de pişirilir.
Ekmeklerimiz tandırda pişirilir. Günlük ekmeği, Lavaş, Değirmi Ekmek, El Ekmeği, Gılik, Loğlik diye isimlendirebiliriz. Bunlardan gılik ve loğlik çabuk bayatladığı için az yapılır. En fazla iki günlük olur. Fakat lavaş ve değirmi ekmekler 10-15 hatta 20 günlük yapılır. Bayatladığı zaman sofra bezinin arasına suçilenerek üst üste konur. Sonra üst üste kapatılır. 20-25 dakika bekledikten sonra taze pişmiş gibi yumuşacık olarak yenir. Bunlar dışında özel olarak sabah kahvaltılarında yenmek üzere, kete ve peksimet yapılır. Tabi bunlarda tandırda pişirilir.


EKMEK YAPIMI

 


Ocak üzerine el kazanı ile ısınması için su konur. Hamur teknesi, un, ekşi hamur (Maya olarak kullanılır), Maşrapa, Tekne Egişi, ince elek, Sofra bezi hazırlanır. Sofra bezinin üzerine hamur teknesi konur. Un ince elekle tekne içerisine elenir. Elenen un teknenin bir tarafına yığılır. Kalın boş kısımda yeterince tuz, ve ekşi hamur iyice eritilir. Sonra elenen un yoğrulmaya başlanır. Yoğurma işleminde ve ekşi hamur iyice eritilir. Sonra elenen un yoğrulmaya başlanır. Yoğurma işlemine hamur tam kıvamına gelene kadar devam edilir. Daha sonra tekne egişi ile dirsekten itibaren hamur olan ellerle teknenin etrafı kazınır. Üzeri kapatılarak ekşimeye (Mayalanmaya) bırakılır. Mayalanmaya yüz tutar tutmaz tandır, kalorisi bol olan odunlarla yakılarak iyice tav aldırılır. Tandır yanmakta iken Dastar (Hamur Topakları Örtüsü) açılır. Hamur Küntlenmeğe başlanır. (Küntlemek: Topak Yapmak). Bütün hamur küntlendikten sonra üzerleri örtülür. Tandırda ki odunlar yandıktan sonra Parduç bezi ile tandırın isleri silinir. O zamana kadar artık küntler kırkır'a (açılacak kıvama)gelmiştir. Tandır başına sofra bezi, hamur tahtası, merdane, rapata ve egiş getirilir. Ayrıca bir tabakla da su konur. Tandırda tutmayan ekmeklerin arkasına elle sürülür. İyi yapışmasını sağlar. Ekmeği açacak kişi bir tepsi ile küntleri yanına alır. Tahta üzerine biraz un serptikten sonra, küntü kor merdane ile açarak yufka haline getirir. Ekmeği pişiren kişi ise, rapata ile (ellerinin üzerinde iyice açıp, incelttiği yufkayı rapatanın üzerine serer.) birlikte
tandıra yapıştırır. Ekmek yapışınca rapatayı geri alır.

Yoğrulan hamur bitene kadar bu işlem devam eder. Oval şeklinde yapılan ekmeğe lavaş, yuvarlak şekilde yapılan ekmeğe ise değirmi ekmek denir. Bunun bir sayısı yoktu. Pişirici, yorulunca ekmeği çok çarpmasın diye değirmi ekmek yapar. Gılik, loğlik ve el ekmeği için özel bir hamur yoktur.
Hamur pişirici hamur topağını eli ile hafif bastırır. Gerek eliyle gerekse rapatayla tandıra vurursa buna GILİK denir. (İçine ceviz veya bir parça tereyağı konur) hamur bir şey katmadan oval bir şekilde tandıra vurursak buna loğlik, topağı iyice yassıltarak vurursa buna da el ekmeği denir. (Loğlik arasına ceviz de konur)

Tandır Köyümüzde bir gelenektir, bir adettir, bir örfümüzdür. Günümüzde birçok adet ve örfümüzde meydana gelen dejenere ve yozlaşmaya elimizden geldiğince imkan tanımayalım.Örf ve adetlerimizi yaşamaya ve yaşatmaya azami özen gösterelim. Çünkü eskisi güzel olmayanın, yenisi hiç güzel olmaz.
UĞUR TÜRKAY

Deliktaş Ağız ve Şivesi

Deliktaş : Türkçe
100 Numara : Tuvalet W.C
Aba : Anne Yada Babaanne
Abrıl  : Nisan Ayı
Ağzına Okunmek  : Taklit Etme
Alaf : Hayvanların Yiyeceği
Alen : Beklemek
Alengirli : Karışık Anlaşılmayan
Anadut : Traktöre Aşağıdan Yükleme Yapılan 3 Dişli Dirgen
Asbap : Çamaşır
Atınmak : Yıkanmak
Avara : Boş Duran Kişi
Badal : Bataklık
Barhaç : Kova
Basmalıh : Gümrenin Tezek Haline Gelmesi İçin Yere Serilmiş Şekli
Bayahdan : Az önce Yeni
Bıçıhlı : Karşılıksız Alış-Verişin Olmadığı Oyun
Bıldır : Bir Önceki Yıl
Bışgı : Testere
Bibi : Hala
Bir Çimtik : Azıcık
Boor : Vücudun Karın Boşluğu
Böcük : Böcek
Buvahıt : Bulunulan Zaman Dilimi
Cılbah : Çıplak
Cılga : Dere Yolu
Culuh : Hindi
Cücük : Civciv
Çalhama : Ayran
Çapıt : Bez Parçası
Çatal : Su Taşımak İçin Kullanılan iki Ucu Asma Omuza Gelen Yeri Tahta Araç
Çengel : Tasma
Çıhı : Bohçaya Benzer eşya Taşıma Gereci
Çimmek : Yıkanmak
Çimtik : Vücudun Bir Bölgesini Sıkma
Çoşdar : Havalı Densiz
De Get : Yürü Git Anlamında Kullanılır
Debelenmek : Zorluktan Kurtulmaya Çalışmak
Depık : Tekme
Darmen : Değirmen
Dıga : Küçük çocuklara Söylenilen Küfür
Dibek : Taştan Havan
Dinelme : Ayakta Durma
Diynek : Deynek
Dodah : Dudak
Döşşek : Döşek
Duluh : Yanak
Dutah : El Yanmaması İçin Tutulan Bez
Ellaan : Abdest Alırken Suyun Yere Dökülmemesi Kullanılan Kap
Elleham : Yerine Göre Gerçektenmi,Varsayım
Eme : Hala
Emme : Yerine Göre Sanırsam,Kin Gütme
Essah : Gerçek
Evedi : Acele
Evluk : Mutfak
Evraaç : Yufkayı Sac Üzerinde Döndürmeyi Sağlayan Tahtadan Yapılan Gereç
Galah : Tezek Yığıntısı
Garyola : Yatak Oadası Takımında Yatak-Ranza
Gasnah : Elek
Gayda : Şarkılarda Makam 
Gaydalı : Havası Yerinde
Gayım : Sağlam
Gejgere : 4 Kollu İçine Hayvan Gübresi Koyup Taşımaya Yarayan Araç
Germeç : Çamaşır Asılan İp
Gıcişmek : Kaşınmak
Gııı : İsmini Bilmediğin Bayana Seslenme Şekli
Gıldırik : Koyun Gübresi
Gılık : Simite Benzek Yöresel Ekmek
Goğ : Yeşile Yakın ,Gökyüzü
Gonah : İki Katlı Ev (Dublex-Villa-Dahada Abartalım Şato )
Goov : Bayanları Çağırma Sözü
Gorki : Kimbilir
Gozle Sen : Birini Tembihleme İkaz Etme
Gucuk : Şubat Ayı
Gulaaasmah : Önemsememek
Gundah : Kundak-Bebeklerin Sarılma Şekli
Guum : Güğüm ,Su Kabı
Guvelek Tutma : Büyükbaş Hayvanların Sineklerden Rahatsız Olup Kaçmasına Verilen Ad
Hark : Suyun Akışına Yön Veren Kanal
Haşıl : Pişirilen Hamurun Şire İle Karıştırılması ile Olan Yemek
Hayma : Otların Yığıntısı
Hedık : Buğdayın Kaynatılarak Bulgurluk Şekline Verilen Ad
Hele : Hele Şuna Bak,Kale Almamak Anlamında
Helık : İnşaatta Kullanılan Küçük Taş
Hemi : Öyle Değilmi ,Gerçektenmi
Herhal : Gerçekten
Herle : Un Yemeği
Hezan : Kalın Büyük Bu günkü İnşaatlarda Kolon Görevi Alan Ağaç
Hıncik : Dağ Evi
Hınkırmek : Sümkürmek,Burun Silmek
Hölluk : Çocukların Belendiği Kumlu Toprak
Hurç : Heybe-Eşeklerin Semeri Üzerine Konulan Çobanın Erzakını Koyduğu Yer
Irapata : Tandıra Çörek Yapıştırmak İçin Kullanılan İçi Ot Dolu Gereç
Irbıh : İbrik
İlaan : Büyükçe Kap,Leğen
İleruun : Geçmiş Gün
Kekılbastı : Tel Toka
Kele  : Hipap Şekli (Kele Anam Sende)
Kerme : Koyun Gübresi
Kosnü : Köstebek
Kostafa : Günümüzdeki Adı Faraş
Koynek : Yün Örmesi Atlet
Malamat : Rezillik Durumu
Manıh : Kedi Yawrusu
Marim : Meğer 
Mertek : Ev Yapımında iki Büyük Ağaç Arasına Konulan Tahta
Mıdara : Sağlam Olmayan
Mısmıl : Düzgün Mundar Olmayan
Niydiyon : Ne yapıyorsun 
Ohla : Oklava
Omaç : Ekmeğe Dumurta ve Tereyağı Karıştırılarak Aypılan Aparatif Yemek (Deliktaş Fesfood)
Örtme : Kışın Yağan Karın ve Soğuğun Eve Girmesini Önlemek İçin Yapılan Ek Giriş
Palan : Semer (Eşeğe Altın Palanda Vursan Eşek Eşektir )
Peşgır : Yüz Havlusu
Petni-Kurün : Hayvanların Yem Yedikleri Kap
Piçekli : Havuç
Pöslük : Yanmış Tezeğin Külünün yığın Şekli
Saricek : Koyunların Arasında Gezenlere Sineklerin Bıraktığı Küçük Kurtçuklar
Sıçan : Fare
Sıırtmiş : Fesat Kişi
Sıracalı : Çocuklara Söylenen Söz Küfür
Sırsıl : İnatçı
Sıyırgı : Kar Sıyırmaya Yarayan Alet
Sofa : Hol
Somun : Fırın Ekmeği
Suluh : Günümüzdeki Adı Küvet (Jaquzi)
Şaplah : Tokat
Şire : Şeker
Tavatır : Olaganüstü
Tene : Dane ,Tekil
Til : Çocuk Oyunlarında Kullandığı Oyun Gereci
Yalloz : Aşifte
Yınik : Hafif
Yumuş : Emir Kipi ,İstek
Zaarki : Zannetme Tahmin Yürütme
Zemheri : Kış

Ziyaret yerleri

Ziyaret yerleri

Delik Kaya

 

Deliktaş beldesinin yaklaşık iki kilometre güney-batısına düşer. Kayanın tahminen yerden yüksekliği yüz, eni on beş metredir. Delik ise bir metre yüksekliğinde 50 cm enindedir.
Yöre halkına göre, bir gün burada koyun otlatan bir kıza bir koçun vurması sonucunda kız ve koç kayaya çarpmış ve hem kızın hem de koçun şekilleri kayanın üzerinde oluşmuştur.
Yine mübarek olarak kabul edilen önemli gün ve gecelerde bir keçinin bu taşın önünden yalnız geçen herkesin peşine düştüğü inancı yaygındır. Ayrıca Perşembe akşamları kayadan açılan bir kapıdan genç bir kızın çıkarak köye dua ve niyazda bulunduğu anlatılmaktadır. [57]
Delik Kaya’ya Kangal merkez ve köylerinden gelindiği gibi, Sivas’ın diğer ilçelerinden, Tokat ve Malatya gibi çeşitli komşu illerden de gelenlerin olduğu belirtilmektedir.
Şnsanların Delikkaya’ya geliş nedenlerini şu şekilde sıralamak mümkündür.
a- Çocuğu olmayan kadın Delikkaya’ya getirilir. Herhangi bir at ve eşek yuları kadının başına takılır. Yulardan tutularak kayanın etrafı üç-yedi veya on bir defa dolandırılır. Yuları elinde tutup çocuğu olmayan kadını dolandıran kadın “bir atım var satarım, arkasına kurik katarım” diyerek çocuksuz kadını kayaya satar. Daha sonra çocuk olursa; erkek ise Kaya, kız ise Satı ismi konularak teşekkür mahiyetinde bir kurban kesilir.
b- Çocuğu olup ta yaşamayan kadınların da Delikkaya’yı ziyaret ettikleri görülmektedir. Çocuğu yaşamayan kadın Delikkaya’ya giderek delikten arka arkaya geçer, sonra bir çivi ile elbisesinin eteğini kayanın dibine çakar. Kadın kalkıp yürüyünce elbiseden bir parça koparak orada kalır. Bu kadın, çocuğu oluncaya kadar bu elbiseyi bir daha giymez.
c- Yeni doğup albasan çocuklar ile loğusa kadınlar Delikkaya’ya götürülür. Delikten yedi kere geçirildikten sonra kayanın dibinde horoz, tavuk veya hindi kanı akıtılır.
d- Herhangi bir dilek ve isteği bulunanlar bu kayaya giderler. Büyük dileğin yan tarafında bulunan küçük deliğe demir para atıp deliğin çevresine taş tutturularak isteklerini belirtirler.

Deliktaş Köyünde Halk İnançları ve Ziyaret Yerleri

Yaşadığımız çevreye baktığımızda hem dini hem de ilmi açıdan doğruluğu kabul edilmeyen veya tartışılan birçok inanç olduğunu görmekteyiz. Bunların bir kısmı bizi düşündürmekte, bir kısmı da güldürmektedir.

Bu inançların kökenini araştırdığımızda, bazılarının eski doğru inançlarına bazılarının da halkın hayat tecrübesine dayandığını görmekteyiz. Türkler, İslamiyet'i kabul etmekle eski inançlarını tamamen bırakmamışlar, az da olsa düşünce yapısı içinde bir yerlerde devam ettirmişlerdir. Toplumumuzda görülen uğurlu-uğursuz zamanlar, bereket, büyü, hayvanlar, eşyalar vb. ile ilgili inançların kaynağı işte bu eski inançlar olmaktadır.

Bu çalışmamızda, Sivas-Kangal-Deliktaş Köyünde tespit ettiğimiz halk inançlarına ve halkın ilgi gösterdiği ziyaret yerlerine yer vereceğiz.


GÖK CİSİMLERİ İLE İLGİLİ OLANLAR

*Güneş tutulunca dua edilip kurban kesilir. Açılmazsa teneke çalınır.

*Yıldız kayarken bakanın aklı da yıldızın arkasından gider.

*Yıldız kayarken bakanın gözleri kayar.

*Yıldız kayınca ya bir insan ölmüştür veya yakın zamanda ölür.

*Yıldız kayarken dilek tutarsan gerçek olur.

*Güneş tutulunca o yıl kötü işler olur.

*Yıldız kayınca o sene çok insan ölür.


ATMOSFER OLAYLARI İLE İLGİLİ OLANLAR

*Üvez çok olursa yağmur yağar.

*Gök kızarması sabah olursa akşama hoş, akşam olursa sabaha kış olur.

*Şimşek çakınca salâvat verilmeli.

*Ayın kenarı halelenince, ay harmanlanmış kış olacak demektir.

*Gök kızarınca yağmur çok yağar.

*Yağmur çok yağdığında durması için anasının ilk çocuğu dışarı demir atar.

*Ay kızarırsa, o ay içinde çok yağmur yağar.


MEVSİM, AY VE GÜNLERLE İLGİLİ OLANLAR

*Perşembe ve Cuma günü uğurludur.

*Şubat ayının son dört günü, mart ayının ilk üç günü, bu ayların girip çıkacağı zaman yedi gün kış olursa rençperin anasını ağlatır.

*Nisan 5 iyi olursa havalar iyi, kötü olursa kötü gider.

*Nisan veya mayıs ayında ilk gök gürlemesi duyunca sırtını duvara veya yere sürersen, sırt ağrısı olmaz.

*Geç dillenen çocuğu Cuma günü camiye götürüp caminin anahtarını çocuğun ağzına verirsen çocuk dillenir.

*Un çuvalı salı günü açılırsa sallanır ve çoğalır.

*Salı günü kilime ve el işine başlanmaz, çünkü geç biter.

*Gücükte (şubat) hava iyi olursa iti solutur, yoksa kar devenin kuyruğuna çıkar.

*Salı günü işe başlarsan elin kolun tutmaz olur.

*Dünya Pazar günü kuruldu. Bunun için işe pazartesi başlanır.

*Abrıl (Nisan) beş kış olur. Sakın abrılın beşinden, ayırır camızı eşinden.

*Abrıl 5 olmayınca hayvanlar dışarı çıkarılmaz


BİTKİ, HAYVAN VE BEREKETLE İLGİLİ OLANALAR

*Sis olunca bereket olur.

*Buğdayın bir kısmı okutulup diğer buğdaylara katılırsa bereketli olur.

*Örümcek öldürmek günahtır.

*Kısa bacaklı örümcek görürsen misafirin gelir.

*Yedi yıl kıtlık, yedi yıl bolluk olur.

*Bir evde örümcek, yılan olursa o evde bereket olur.

*Al karısının elinin değdiği yiyecekler bereketli olur.

*Karamık çok olursa kış ağır geçer.


EŞYA İLE İLGİLİ OLANALAR

*Ölü yıkamak için su ısıtılan kazan, ölü yıkandıktan sonra ters çevrilir.

*Aynaya çok bakanın bahtı bağlanır.

*Gece yatarken elbiseyi besmelesiz çıkarırsan gece sabaha kadar o elbiseyi cinler giyer.

*Aynaya bakınca salâvat verilmeli yoksa günah olur.

*Ayna kırmak günahtır.

Bu inançlardan sonra şimdi de kurşun dökme olarak bilinen uygulamanın neden ve nasıl yapıldığına bakalım.

Kurşun kırk basanlara, göz değenlere, bahtı açılmayan bekârlara, işleri yolunda gitmeyenlere, hastalara dökülür.

Sebebi; nazar değdiğinde inanılan kişilerin rahatsız olduklarında, kırk bastığına inanılan loğusaların sıkıntılı anlarında veya işleri yolunda gitmeyenlerin zor anlarında kurşun dökülür; hem kendilerinin hem de işlerinin kurşun gibi sağlam olacağına inanılır. Aynı zamanda bahtı bağlı olan bekârlara kurşun döküldüğünde nasiplerinin kurşun gibi hızla açılacağı söylenir.

Kurşun bir tava içerisinde eritilir, kime dökülecekse o kişinin başının üzerinde tutulan soğuk suya dökülür. Eğer nazarının gitmesi için kurşun dökülüyorsa, suya dökülen kurşunda kimin nazarı değdiyse (kadın, erkek,çocuk,yaşlı..) onun şekli çıkar.

Kurşunu döktüren kişi kurşunun döküldüğü suyu banyo yapacağı suya ilave eder ve bu su ile yıkanır. Böylelikle hangi niyetle kurşun döküldü ise bu sıkıntının gideceğine ve şifa bulacağına inanılır.

Deliktaş Köyünde birçok ziyaret yeri vardır. Bunların birçoğunu kim olduğu, niçin gidildiği ve ne gibi uygulamaların yapıldığı zamanla unutulmuştur. Burada üç ziyaret yeri hakkında bilgi vereceğiz.


TATARMIŞ DEDE
: Köylüler tarafından Tatar Evliyası olarak da bilinen Tatarmış Dedenin tam olarak kim olduğu, nerden geldiği bilinmemektedir. Tatarmış Dedenin üç kardeş olduğu, bunların Tekke Köyündeki Mehmet Dede, Felfan Dede ve Tatarmış Dede olduğu söylenmektedir.

Köyün içinde köy camisine yakın olan Tatarmış Dedenin kabri küçük bir oda şeklindedir. Eskisi kadar olmasa da, kabir hala ziyaret edilmekte ve dertlere çare aranmaktadır. Eskiden Perşembe ve Cuma akşamları kabrin üzerine yeşil örtü serilip, mezarın iki başına mum yakılırmış. Mezarın bakımını yapanlar, akşam bıraktıkları suyun sabaha kullanılmış olduğu yani Tatarmış Dedenin abdest aldığı anlatırlarmış.

Tatarmış Dedeye felçli olanlar, ağrı tutanlar, sarılık olanlar, sinir hastaları getirilir. Mezarın yanına yatak serilerek hasta 1,5-2 saat yatırılır, horoz kesilir ve türbe sahibine ikram yapılır. Bu şekilde birçok kişinin şifa bulduğu anlatılmaktadır. Buraya yatıp kalkan hastalara Kimse geldi mi? diye sorulunca; onlar da, ak sakallı, sarıklı, cübbeli bir adam geldi, geçmiş olsun yavrum, inşallah iyi olur dedikten sonra elini sürüp gittiğini söylermiş.


FELFAN DEDE
: Deliktaş'ın Kangal tarafında aynı isimle anılan dağın zirvesinde olan Felfan Dedenin mezarı yıkılmış virane durumdadır. Felfan Dedenin de hakkında tam olarak bilgi yoktur. İsteği, dileği olanlar buraya gelerek kurban kesip dilekte bulunurlar.

Mezarın etrafında yaklaşık 100-150 kadar taş yığını bulunmaktadır. Bunların Felfan Dedenin askeri olduğuna inanılmaktadır ve Felfan Dedenin de burada şehit olduğu söylenmektedir.


TEK MEZAR(
Ziyaret): Deliktaş'ın Ulaş tarafında olan bu mezarda kimin yattığı bilinmemektedir. Burası ile ilgili olarak şu olay anlatılmaktadır: Mehmet Altıntaş adlı kişi, Aladağ adı verilen mera tarafından karamık çalısı kesiyormuş. Kestiği çalıyı eşeğe yüklemeye çalışmış, yükleyememiş. O sırada ak sakallı bir ihtiyar gelmiş, nidiyon baba demiş. Altıntaş çalıyı yükleyemiyorum demiş. O adam çalıyı yüklemiş ve di get, hiç korkma demiş. Çalı yüklendikten sonra Mehmet Altıntaş arkasına bakıyor hiç kimse yok; orada bir delik ve üç beş taş var, adamı o deliğe girerken görmüş. Köye gelene kadar yükü devrilmemiş. Bunun üzerine oraya mezar yaptırmış.

Bu mezarda yatan kişinin ermiş olduğuna inanılmakta ve ziyaret edilmektedir.

* TÜRKYILMAZ, Murat, Deliktaş Köyünde Halk İnançları Ve Ziyaret Yerleri, Erciyes, Nisan 2003, Kayseri

Yazar Murat TÜRKYILMAZ

Kullanılan Hacatların Resimleri

Köyümüzde eskiden beri kullandığımız; teknolojinin henüz ilerlemediği dönemlerde her işimizi kolaylaştıran bir takım aletler vardır. Dırmıh, yaba, dirgen tarımda olmazsa olmazlardandır mesela. Sizler için onların resimlerini bir araya getirdik. Eminim çok güzel anılarınız vardır...

ekmek sacı

sohu

un elağ

sarat

büyüklü küçüklü buğda halbırları

büyüklü küçüklü buğda halbırları

Tırpan

urubla

Loo

ganı tekeri

küp

at arabası tekeri

küp

bel

dirgen

sıyırgı

yaba

üçü bir arada

gaz lambası

idare lambası

saban

pulluh

 

Köyümüzden ve Sivas'tan Fıkralar

KÖYÜMÜZDEN VE SİVAS’TAN FIKRALAR
Öncelikle şunu belirtelim ki amacımız büyüklerimize saygısızlık edip küçük düşürmek değil,onların mizah anlayışını ve onlardan aldığımız değerleri yeni nesillere aktarmaktır.Yine de tepki olursa ilgili fıkra siteden kaldırılacaktır.
UĞUR TÜRKAY


Peygamber Makamı

Bilindiği üzere Tayyar hoca müezzin kadrosuyla görev yapmıştır.O dönemde genç bir imam gelir.Tabiyatıyla acemi ve tilaveti zayıf olduğu için hep Tayyar Hoca ya namaz kıldırır.Bu durumdan Aslan dayı,Hacehmet dayı ve Darmenci Mıstafa dayı rahatsız olur.Müftülüğe şikayet ederler ve müftü Tayyar Hocayı uyarır.Ertesi Cuma vaazında Tayyar Hoca minberde muhataplarına şöyle seslenir.
- Değerli cemaat burası Peygamber makamıdır. “Öyle geci ayağı emlemeye,pırasa satmaya,un pağhurtmaya bazemez”der 


Tirentez

Rahmetli Ahmet amca(Ahmet Çankaya) Ankara da çalışmaktadır.Kendisinin bir atı vardır fakat iyice yaşlanmış güçden düşmüştür.Satacaktır ama at yem yiyip su içmez.Ata bir müşteri çıkar.Ahmet amca da müşteriye derki:
-Benim at eyidir,hastır emme birez tirentezdir.Eyle hele hüle yemi yemez

Ali Dayı
( Ali Özvatan)
Ali Dayıya mal edilen bazı rekorlar vardır.Lakin bunların bir çoğu kendinsin değil çevresindekilerin abartmasıyla yayılmış ve duyulmuştur.İşte birkaç örnek
- İstanbul’a geldiğinde çizmelerini çekerek boğazı geçmiş
- Dama torpah atarken yanlışlıkla bulgur daşını dama atmış (yaklaşık 100 kg dir)
- Lalek puarında Guvali dayıyı tek eliyle yıkmış
- İstanbul boğazını çizmeyle geçtiği gibi 


Muska

Rahmetli Duran dayının (Turan Çatlaş) eşi Ziynep bacı hastelenir.Akrabası Emin dayıya hocadan bir muska getir diye yalvarıp yaharır.O da tamam der ama gitmeye üşenir,hocanın nazını çekmek istemez.Alır eline bir kağıt,Elif Cüzüne baharahbişeyler yazar.Daha sonra muska gibi üçgen şeklinde katlar,Ziynep bacıya getirir,üzerine de deri kılıf dikmesini söyler.Ertesi gün baharki Zeynep bacı iyileşmiş hocaya dua ediyo.Dayanamaz “yav yenge onu ben yazdım” dese de Ziynep bacı “süs kele Emin ağa” der inanmaz. 


Halil Ağa

Çütlüklü Halil Ağa köyümüze gelir.Herkes gibi Nutfu dayı da hoş geldin eder.Halil Ağa Nutfu dayıya dönerek ‘Hoş gelirim gelmem sana ne der’ Nutfu dayı kendini bozmaz ‘Gusura bahma Halil Ağa garannıhda boha bastım’ der 

Para Gibi

Rahmetli Ahmet Amca( Ehmet) Ankara’da çalışırken bir miktar parası kaybolur.Alanı kırmak istemediği için kendisi aramayı bırakır ama oğlu İsmail abi aramaya devam eder.Sinirlenen Ahmet amca “La İsmaal ne gibi arıyon” der.İsmail abide cevaben “Para gibi” der. 

Şapka

Davutların Niyazi abi babasına Sivas’tan şapka almak için bir dükkana girer ve birini beğenip alır.Eski garajlarda babası Mıstafa dayı dener ama küçük gelir şapka.Niyazi abi tekrar dükkana gider.Şapkayı bırakıp bir numara büyüğünü alıp tam çıkacaktır ki dükkan sahibi durdurur.
-La gardaş niydiyon?Geçiyi bırahıp goçu gotürüyon.O 1 kağıt,öbürü 1,5 kağıt der. 

Minare

Malumunuz köyümüz daha çok Malatya ve Maraş’tan yapılan göçlerle oluşmuştur.Köyümüzün büyük sülalelerinden Karzoğlaklar’ın da Maraş’tan geldiğini öğrenen Rahmeli Fehmi abi(Binannaz bacının oğlu) Ankara da çalışırken Kemal Karakoç ile Maraştan gelen bir kişi hakkında geçtiğini iddia ettiği şöyle bir diyaloğu anlatır.
Maraşlı Kemal abiye “ La emmoğlu biz cami minare bilmek bu ney la”
Kemal abi “ He la emmioğlu bizde görmemek için evimizi çuhur tarlaya yaptıh”

Takım Elbise

Memmet dayı Almanya’dan yeni gelmiş ve millet başına toplanmıştır.Nutfu dayı gilinen kirve olmuşlardır daha önceden.Tabi Nutfu dayı bir hediye bekler.Memmet dayı:
-Nutfu kirve sana,senin gibi bir gavura deneyip bir takım elbise getirdim der.
Millet kıs kıs güler ama Nutfu dayı sevinçten Memmet dayı nın ne demek istediğini anlamaz.
(Not:Daha sonra öğrendiğime göre Memmet dayı hediye takım elbise için Nutfu dayıya iki gün çayır biçtirip,1 tanede geçisini almış)    


Ben Daalim Bedir baa

Günlerden birgün Memmet dayı (Karakoç),Ali Çavuşların Ali dayı ve başka bir köylümüz daha Jandarma Karakolu yakınlarında sohbet ederken karakol önünde bir bağrışma duyarlar. Oraya vardıklarında eli kelepçeli bir adam ha bire görevli askere küfür etmekte, rahat durmamaktadır.
Memmet dayı sinirlenir.Adamı tutarlar ve araya alıp bir güzel pataklarlar ama adam bu seferde onlara ağır küfürler etmeye başlar.Memmet dayı eline bir pense alır başlar adamın bıyıklarını çekmeye..adam hem bağırır hemde küfür eder.Sonra adamı askerler alır Kangal adliyesine götürürler.Memmed dayı ve diğerlerine de şahit olarak götürürler.
Asıl olay bundan sonra açığa çıkar.Memmed dayı burada adamın 7 kişiyi öldürmüş Acıyurtlu Bedir olduğunu öğrenir.Herkes onlara “siz neden böyle yaptınız,adam çıkınca sizi mutlaka öldürür” der.Memmed dayı olayı anlatırken “Yoh yav bişiy olmaz diyom emme içim cız cız edip duruyor” demişti.
Daha sonra adamın bir süre içerde yatıp çıktığı ve ilk fırsatta Memmed dayı ve diğerlerinin işini bitireceğini söylediği duyulur.Korkular daha da artar.Adam Memmed dayıya o kadar kinlenmiştir ki yanlışlıkla sırf isim benzerliği ve Deliktaşlı diye Memiş dayıyı feci şekilde döğer.Memiş dayı “O Memmed ban dalidim Badır baa” dese de dinlemez.
Bedir birgün Memmed dayının Kulmaç’ta ekin biçtiğini öğrenir.İmamı köyünden biri gelip Memmed dayıya söyler.2 amca zadesiyle birlikte ekin biçen Memmed dayı duyar duymaz yanlarındaki bir taya atladığı gibi köyün yolunu tutar.Belli bir mesafe sonra geriye bakar ki Bedir gelmiş ve emmi uşahlarını dövüyor.O korkuyla köye zor atar kendini.
Bedir’in öldüğünü duyuncaya kadar Memmed dayı köyden dışarı çıkamaz.Bedir ise köyündeki hasımlarıyla silahla vuruşurken hasmının gelinin sopayla koluna vurması sonucu kolu kırılır.Adamın kendine yediremediği için hastanede kahrından çatlayıp öldüğü söylenir  


Doğum günü!!!!

Oğul anasına sorar''ana benim doğum günüm nezaman''der anasının oğula cevabı ''ne bilim oğlum büyük kapılar (lakabıyla söylenen başka aile) üç germeç çamaşır asmışlardı o günü doğdun''diye cevap verir...
Sivasın köyü
Sivaslının biri istanbulda berbere gitmiş. Berber sormuş nerelisin diye sivaslı övünerek sivaslıyım gardaş demiş berberde adamıa oyun yapacak ya demiş abi siz şöyle mertsiniz şöyle delikanlısınız artık traşıda susuz köpüksüz olursunuz sivaslı tabi demiş ne suyu berber almış jileti vurmuş adamın sakalına sivaslının canı çok yanmış birşey de diyememiş bir iki jiletten sonra demiş gardaş ben aslında sivasın köyündenim


Kangal'ın Kışı!

Kangalda askerliğini yapıp memleketine giden birisine sormuşlar;
-Orada kış ne kadar devam eder ?
-On üç ay diye cevap verince;
-Bir yanlışlığın olmasın ,yıl zaten on iki ay değil mi? Gülerek cevap vermiş;
-Bir ayda gelecek yıldan ödünç alır.

Benim itten ne farkım va
r
Borozan Yusuf Belediye Başkanlığı'nı kafasına koyduğu Havuz Beldesine sık sık gider. Yine günlerden bir gün köyüne gitmiş, eş dost ziyaretleri yapmış. Serde tüccarlık olunca birileri oradan köpek istemiş. O da gidiş geliş masraflarını çıkarayım diyerek 2 adet kangal köpeğini koltuklamış yola reven olmuş. O dönemde de fazla vasıta yok. Yürüyerek Kangal yoluna çıkmış ve araba beklemeye başlamış. Bir kamyon gelmiş durmuş önünde. Borozan Yusuf; "Beni Sivas'a kaça götürürsün diye sormuş. Şoförde sana 10 lira, köpeklere 5 lira isterim demiş. Borozan'da "Benim itten ne farkım var, benden de 5 lira al demiş.


neyim necaam

geçmiş zamanlarda kız ile ana bir arada yaşarken akşam olunca anasına seslenir ''ana kalk alecelere gezmeye gidek''der anasının cevabı da ''get anam get onlar benim neyim necaam külaam cicaam ben onların sıcak akmeğini(ekmek) mi gördüm sıcak tandırını mı gördüm benim onlarda ne işim var'' der...

Uyanık Köylü
Gürünlü bir köylünün öküzü hastalanmış adam Allaha dua etmiş ALLAH ım demiş eğer öküzüm iyileşirse senin rızan için 1 ay oruç tutacağım demiş ve ALLAH duasını kabul etmiş öküz iyileşmiş adam tam bir ay oruç tutmuş orucun bittiği gün sabah bakmışki öküzü ölmüş.Adam demişki ALLAH ım sen beni aptalmı sandın orucu ramazana sayarım öküzüde kurbana sayarım demiş.
İnşallah Ölmemiştir
Gürünün deveçayır köyünde birinin anası ölmüş oğlu hem ağlıyor hemde tabudu taşıyormuş.Onu teselli eden komşusu ağlama kurban ağlama inşallah ölmemiştir sen kalbini ferah tut.(Bunu söyleyen köylüde tabudu taşıyormuş)

zaarki

sivasli bir spiker maç sunuyormuş. demişki: top golendi golendi ellahamki gol olacak demiş. orada bulunan Ankaralı nın birisi sormuş ellahamki ne demek diye oda yanıt vermiş: zaarki diye

BURADA SIPA MI KIRKILIYOR???

                                   BURADA SIPA MI KIRKILIYOR?

Namı değer Kürt Ali (Hüseyin,Adil ve Mustafa ÇINAR'ın babaları) tarla ,tapan,iş, güç derken uzunca bir süre şehre gelemez.Bir fırsatını bularak bir gün şehre gelir.Hem biraz alış-veriş, hem de eş dost ziyareti yaparak geri köye dönecektir.Uzunca bir zamandır şehre gelemediğinden dolayı birbirine karışmış olan saç ve sakalını kestirmek amacıyla Sivas'ın Kazancılar civarındaki bir berbere girer.Selam verip tam oturacakken berber Kürt Ali'ye "bir şey mi istedin"der.Kürt Ali "saçımı sakalımı kestirecektim" der.Berber "çık gir şurdan burda eşşek kırkmıyoruz" der.Kürt Ali yerinden kalkar ve çıkarken "dışarıya burada sıpa kırkılır, eşşekler girmesin yazsaydın bizde girmezdik" der.Ummadığı lafı yiyen berber Kürt Ali'nin üstüne yürür.Tam bu anda berber koltuğunda traş olan zat lafa karışır;"eşşek herif aldın mı lafını, sen daha fazlasını hak ettin" der.Berber koltuğunda oturan zamanın Zara Kaymakamıdır.Kürt Ali'yi geri çağırır, onun gönlünü alır.Kendi traşını yarıda bırakarak, Kürt Ali'yi traş ettirir ve ücretini de kendisi öder.

(Metin YILDIRIM)                                                                                                      

Kangal köpeği

Kangal Karabaş'ın Morfolojik Irk

Özellikleri.

Kangal köpeğinin vücut yapısı aslanı andırır.Kuyruğu kıvrımlı, yukarı doğru kalkık ve halka biçimindedir. Kök kısmı kalın, uç kısmı çok ince olmayan bu kuyruk gövde renginden biraz daha koyudur. Kuyruğun halka şeklinde ve , kök ve üst kısmının siyah kırçıllı, en uç kısmının ise beyaz ya da siyah olması iyi özellik sayılır.

Yüzün burun kısmından alına doğru az veya çok karalığı, Karabaş ırkının belirleyici özelliğidir. Kangallarda kafa iri, alın kısmı geniş ve yüksek, çene kalın ve güçlü, dişler çok iridir. Çene ve burun orta uzunlukta, burun küt, kulaklar üçgen şeklinde, büyükçe, kafaya yapışacak şekilde aşağı sarkık ve siyah dalgalı görünümdedir. Gözler oval, genelde siyah ve kahve rengi olup etrafı siyahtır. Boyun hafifçe eğik, adaleli, kısa ve başa yakın genişliktedir. Gövde kirli beyaz , bazen gri bazen de açık kahverengi kırçıllıdır. Göğüs oldukça geniş ve adaleli olup rakibine ilk saldırıda kullandığı silahıdır. Kalça oldukça küçük olup, boyun yüksekliğindedir. Bel ince, karın içeri çekiktir. Ön bacaklar oldukça kalın ve adaleli olup kavgada kullandığı önemli silahlardan biridir. Arka bacaklar, ön bacaklar kadar kalın olmamakla birlikte, daha uzun olup, düşmanını biran önce yakalamada büyük avantaj sağlar. Ayaklar iri, yere basan kısmı uzunca, parmaklar bombeli ve siyahtır. Ayakların tümü veya dizden yukarısı gövdesinin rengindedir. Ön ayak parmakları dört adet olup kalın ve küt tırnaklıdır. Tabandaki tırnaksız olan beşinci yassı parmak topuk görevi yapar. Bazılarında, ayak pençesinin üzerinde de bir tırnak bulunabilir. Bu tırnak arka ayaklarda çift olabilmektedir. Bedeni kısa ve sık tüylerle kaplı olup bozdan çelik rengine kadar farklılık gösterir. Göğüste beyaz bir madalyon bulunabilir. Yüzündeki Kangal beni ya da benleri ile üst damağındaki siyah leke Kangal'ın soy saflığının garantisidir.

Beden ölçüleri şu şekildedir:

Ağırlık Kalça Yüksekliği

Erkek 45 - 70Kg 70 - 85cm

Dişi 40 - 60Kg 60 - 75cm

Tarihçesi

11. yy.da Anadolu’ya göç eden Türkler, muhtemelen yanlarında üç tür hayvan getirmişlerdi; At, koyun ve köpek. At, binek, yük ve çeki hayvanı olarak; koyun, hem yolculuk esnasında hazır gıdaları olarak vazife görüyordu, hem de tek malları idi; köpek ise insan, hayvan ve eşyalara bekçilik hizmeti için kullanılıyordu.

Ocak-2006 tarihinde, İran, Afganistan ve Türkmenistan’a yapılan, Kangal (Karabaş) Köpeğinin orijinini tespite yönelik gezide, yapı olarak Kangal (Karabaş) Köpeğine benzeyen çok sayıda köpek görme ve fotoğraflama imkanı olmuştur. Fars ve Arapların yaşadığı İran’ın güney bölgelerinde yapı olarak Kangal (Karabaş) Köpeğine benzer köpekler bulunmazken, Azeri Türklerinin yaşadığı ve Orta Asya’dan Anadolu’ya göç eden Türklerin göç yolu üstünde bulunan İran’ın kuzey bölgelerinde, yani Hazar Denizi’nin güneyinde bulunan Güney Azerbaycan’da yapı olarak Kangal (Karabaş) Köpeğine benzeyen çok sayıda köpek yaşamaktadır (Yılmaz 2006).

Söz konusu bölgede yapılan araştırma, inceleme ve soruşturma sonucu, Kangal (Karabaş) Köpeğine benzeyen bu köpeklerin benzerlerinin, Özbekistan, Kazakistan, Tacikistan, Kırgızistan‘da da bulunduğu, bu ülkelerde bulunmuş kişilerden öğrenilmiştir. Nüfusunun %80’ini Kazak Türklerinin oluşturduğu, batı Moğolistan’daki Bayan Ölgiy Vilayeti’nde de, Kangal (Karabaş) Köpeği görünümlü köpeklerin, koyun yetiştiricilerin elinde çok miktarda olduğu ifade edilmektedir.

Anadolu’dan Orta Asya’ya herhangi bir Türk göçü olduğuna dair bir kayıt bulunmamaktadır. Tersine, bu göç yaklaşık 1.000 yıl önce Orta Asya’dan Anadolu’ya olmuştur. O halde Anadolu’daki Kangal (Karabaş) ve Akbaş Çoban Köpeklerinin Orta Asya’dan gelmiş olduklarını düşünmek yanlış olmaz.

Kangal (Karabaş) Köpeğinin Anadolu’daki esas yayılma alanı, Akkaraman Koyunu yetiştiriciliğinin yaygın olduğu bölgelerdir. Fakat günümüzde Türkiye'de yetiştirilmediği yer kalmamıştır. Post rengi boz ve bozun açık krem renginden, kızıl kahve rengine kadar değişik tonlarıdır. Nadiren çizgili post rengi de görülebilir.

Saf Kangal (Karabaş) Köpeğinde ana ırk vasıfları şunlardır:

1-Aslana benzeyen vücut ve özellikle kafa yapısı,

2-Ağız, burun, kulak ve göz çevresinde siyah maskeyle beraber boz post rengi,

3-Kafatasına yapışık kulaklar,

4-Yukarı ve öne doğru kıvrık kuyruk.

 

Kangal (Karabaş) Köpeğinin saf olmadığına işaret etmeyen ve bulunmasında sakınca görülmeyen diğer özellikler ise şunlardır:

1-Ön göğüste beyaz madalyon,

2-Kuyruk ucunda beyaz leke,

3-Yüzde ve bazen kuyrukta, birkaç uzun, sert kıllı siyah ben,

4-Ayaklarda, dizden aşağı kesimlerde beyazlık,

5-Damakta siyah leke,

6-Arka ayaklarda "Pençe" veya "Kurtçul Tırnak" denen 1, 2, veya 3 adet ilave tırnak,

7-Ayaklarda, parmak aralarında perde.

Bu yedi özellikten birinin, bir kaçının veya hepsinin birden olmaması, o köpeğin saf olmadığı anlamına gelmez. Olması, olmamasından daha iyidir ve makbuldür.

Kangal (Karabaş); cesareti, sadakati, duygusallığı ön plana çıkan bir ırktır. Kangal (Karabaş) Köpeği, kendi sürülerini ve insanlarını korumada korkusuz ve yeteneklidir. Sürüsündeki hayvanlar, çocuklar, ev hayvanları ya da diğer insanlara karşı naziktir. Sert iklim şartlarına dayanabilir. Böylesine iri bir ırka göre uzun ömürlüdür. İnsanları sever; ancak sürüyle de bağ kurar ve onu korur. Bağımsızdır, fakat aynı zamanda zeki ve eğitilebilirdir. Eğitimle kontrol edilebilse de, koruma alanına herhangi bir tecavüz olduğunda, iri köpeklere ve diğer yırtıcı hayvanlara karşı saldırgandır.

Daha fazla bilgi için aşağıdaki belgeseli izleyebilirsiniz

Tarihi

Kökeni

Kangal köpeği'nin kökeni hakkında “rivayet” sayılabilecek bazı görüşler vardır. Ancak, 11 Temmuz 2003'te düzenlenen I. Uluslararası Kangal Köpeği Sempozyumu'nun sonuç bildirisinde, “büyük Türk göçleri sırasında Türkistan'dan Anadolu'ya getirilen bir köpek ırkı olduğu” kabul edilmiştir.

Kangal ilçesine de adını verdiği düşünülen, Orta Asya'dan göç eden “Kanglı (Kangar)” Türk boyunun, göç ederken bu köpek ırkını da getirdiği düşünülmektedir. Orhan Yılmaz, "Kangal Köpeği / Tarihi-Tanıtımı-Yetiştirilmesi-Islahı" adlı kitabında “Kanglı” Türk boyunun Orta Asya'dan göç ederken yanlarında üç şeyi getirdiklerinden bahseder; bunların at, it ve koyun olduğunu söyler. Kangalların, bu boyun göç sırasında getirdiği bir ırk olduğunu kaydeder.

İlk rivayete göre, Hint Mihracesi tarafından Osmanlı padişahına bir köpek hediye edilir. Bu padişah muhtemelen Yavuz Sultan Selim'dir. Hediye edilen köpek Kangal'ın Deliktaş köyü yakınlarında kaybolur. Köpek, tüm aramalara rağmen bulunamaz. Kangal köpeğinin, bu kaybolan köpekten türediği şeklindeki rivayete göre, Kangal köpeği'nin kökeni Hindistan'dır.

Diğer bir rivayet ise, Kangal köpeği'nin kökeninin Anadolu olduğunu söyler. Eski Anadolu uygarlıklarının vahşi hayvanlardan korunmak için, “aslan gibi güçlü” ve iri yarı olan bu köpekleri kullandıkları söylenmektedir.

Evliya Çelebi de, Seyahatnâme'sinde Kangal Köpekleri'nden bahseder. O da, bu köpeklerin “aslan kadar güçlü” ve cüsseli olduğunu yazmaktadır. Doğan Kartay, hem "Türk Çoban Köpeği Kangal" kitabında hem de I. Uluslararası Kangal Köpeği Sempozyumu'nda sunduğu bildiride, Kangalların, Osmanlı döneminde Yeniçeriler tarafından hem askeri işlerde hem de savaşlarda kullanıldığından bahsetmektedir. Kartay'ın bildirisinde, Romalılarda “aslan” sözcüğünün karşılığı olan “Samson” kelimesinin, Türkçe'ye “Samsun” olarak yerleştiği ve Kangalların aslana benzetildiği için Kangalları kullanan birliğe “Samsoncular” denildiğini söylemektedir.

Özellikleri ve kullanım alanları

Yavru Kangal köpekleri

Kangal köpekleri genellikle çoban köpeği olarak nitelendirilirler ancak bekçi köpeği tanımına daha çok uyarlar. Zira diğer çoban köpeği türleri sürüyü korumaktan ziyade yönlendirme ve yönetmekte ustadırlar. Kangal köpeğinin en belirgin özelliği ise sahibine duyduğu aşırı sadakat ve buna bağlı olarak sahibine ait olduğunu düşündüğü şeyleri korumaya yönelik kuvvetli içgüdüsüdür. Bu nedenle çok iyi bir dövüşçüdür. Kurt, çakal gibi yabani hayvanlara karşı çok etkin bir muhafız olmakla beraber aile fertlerine ve özellikle de çocuklara karşı hiçbir tehdit oluşturmazlar. Dünyada kurt boğabilen tek köpek ırkıdır.

Kangal köpekleri, örnek olarak Namibya'da, Alman çoban köpeklerinden daha üstün koruyucu yeteneklere sahip oldukları için, yaygın bir şekilde yerli çiftçiler tarafından kulanılırlar.

Hiç çekinmeden bir ayıya saldıracak kadar cesur, bir pumayı, domuzu öldürecek kadar güçlüdür. Afrika'da manda sürülerini çitalardan, sırtlanlardan ve hatta aslanlardan korumak için kullanılmaktadır. İri ve güçlü bir köpek ırkı olmakla birlikte, Kangal'dan hem çok daha iri, hem de gerek vücutça gerek çene gücü açısından çok daha güçlü başka köpek ırkları da mevcuttur

Belgesel - Kangal Boz Kirin Gözleri Bölüm 1

Belgesel - Kangal Boz Kirin Gözleri Bölüm 1

Belgesel - Kangal Boz Kirin Gözleri Bölüm 2

Belgesel - Kangal Boz Kirin Gözleri Bölüm 2

Belgesel - Kangal Boz Kırın Gözleri Bölüm 3

Belgesel - Kangal Boz Kırın Gözleri Bölüm 3

Belgesel - Kangal Boz Kırın Gözleri Bölüm 4

Belgesel - Kangal Boz Kırın Gözleri Bölüm 4

Belgesel - Kangal Boz Kirin Gözleri Bölüm 5

Belgesel - Kangal Boz Kirin Gözleri Bölüm5

Namaz Hocası ve Kuran Öğretimi Görüntülü Ders

ABDEST-GUSUL VE TEYEMMÜM

ABDEST-GUSUL VE TEYEMMÜM

Kur'an'ı Okuyan Bir Ateistin Soruları ve Verilen Cevaplar


Kur'an'ı Okuyan Ateist Thomas’ın Kur'an Hakkındaki İlk İzlenimleri

Thomas’la yaklaşık dört ay süren haftalık görüşmelerimize yaz boyunca ara vermiştik. Eylül ayının sonunda kaldığımız yerden devam ettik. Thomas, yazın Avrupa’ya tatile gitmişti. Tatilde, kendisine hediye ettiğim Kur’an mealini vakit buldukça okumaya çalışmış. İlk 250 sayfayı okuyabilmiş. Bu görüşmemize, Thomas’ın Kur’an hakkındaki ilk izlenimlerini dinleyerek başladık:

– Öncelikle, Kur’an’ın nasıl bir kitap olduğunu anlamaya çalışıyorum. Şu sorunun cevabını arıyorum: Kur’an gerçekten Allah’ın kelamı mı? Yani, “Allah” diye bir yaratıcı, gerçekten varsa Kur’an gibi bir kitabı göndermiş olabilir mi? Anlayacağın, Allah’ın varlığını varsayımsal olarak kabul edip Kur’an’ın ilahî bir kitap olup olmadığını anlamaya çalışıyorum.

– Aslında bu soruna cevap bulduğunda, Allah’ın varlığıyla ilgili olan soruna da cevap bulmuş olursun. Çünkü Kur’an’ın beşerî bir eser olmadığını anladığında, bunun ilahî bir eser olduğunu tasdik edeceksin. O zaman, Kur’an’ın haber verdiklerinin hak olduğunu da kabul edeceksin. Kur’an’ın en büyük davası, Allah’ın var ve bir olduğudur. Bu anlamda, Kur’an’a semavî kitap olarak iman etmen, diğer iman esaslarını da kabul etmen anlamına gelir.

– Haklısın. Bunun farkındayım. Bu nedenle Kur’an’ı dikkatle okuyup ilahî bir eser mi, yoksa bir beşer tarafından mı yazılmış, anlamaya çalışıyorum. Şimdiye kadarki okumalarımdan Kur’an hakkında edindiğim izlenimleri şöyle özetleyebilirim: Birincisi, Kur’an gayet açık ve basit bir üslupla yazılmış. Özellikle İncil(ler)le kıyaslayınca gayet anlaşılır bir kitap. Sanırım, tek yazarın kaleminden çıkmasından kaynaklanıyor. Bildiğin gibi, İncil farklı birkaç yazar tarafından yazılmış. Bu nedenle, akıcı değil. Bir bütünlük arz etmiyor. Kur’an’ı bu açıdan hayli farklı gördüm. Şunu itiraf edeyim ki akıcı ve anlaşılır olması benim için iyi oldu. İncil gibi olsaydı, muhtemelen biraz okuyup bırakacaktım. Sonunu getiremeyecektim.

– Kur’an’ın basit ve anlaşılır olması, mesajının anlaşılması açısından önemli. Herkese hitap etme iddiasını taşıyan semavî bir mesajın açık ve anlaşılır olması gerekir. Nitekim Allah, bize ayetlerinin herkesin anlayacağı şekilde hakikatleri ifade ettiğini söylüyor: “And olsun ki sana çok açık ayetler, parlak mucizeler indirdik. Öyle ki iman sahasından uzaklaşmış fasıklardan başkası onları inkâr etmez.” (Bakara Suresi, 2:99) “Allah, düşünesiniz diye, ayetlerini size böylece açıklıyor.” (Bakara Suresi, 2:219) “… insanlara, hatırda tutmaları için ayetlerini iyice açıklıyor.” (Bakara Suresi, 2:221)

– İkincisi, Kur’an’ın teolojik mesajının gayet net olduğu dikkatimi çekti. Sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz hikmet gibi vasıfları olan tek bir Allah var. Allah’ın melekleri var. Her şey kaydediliyor. Sonra kıyamet kopacak. Herkes yeniden diriltilecek ve yargılanacak. Kötüler cehenneme, iyiler de cennete gidecek. Bir de şeytan var işin içinde.

– Şeytanın neler yapabileceğine ilişkin Kur’an’ın anlattıklarının farkı dikkatini çekti mi?

– Evet. Hıristiyanlıktan hayli farklı. Hıristiyanlar şeytanın insana baskıyla bir şeyler yaptırabileceğine inanıyor. Bir Hıristiyan kötü bir şey yapınca şöyle der: “Şeytan bana yaptırdı.” Şeytanın, insana istemediği şeyleri yaptırabileceğine inanırlar. Kur’an ise şeytanın, insana vesvese vermek dışında, hiçbir şey yapmaya kudretinin olmadığını söylüyor. Bu durumda, kötülüğü işleyen insanın kendisidir.

– Bu ince farkı fark etmene sevindim. Basit bir fark, ancak çok önemli sonuçları var. Orta Çağ’da, kilise, “İçine şeytan girmiştir” diyerek milyonlarca insanın giyotine göndermişti. Bu anlayış, Hıristiyanlıkta, şeytana biçilen rolün farklılığından kaynaklanmıştı.

– Kur’an’ın Hıristiyanlık konusunda çok net bilgiler içerdiğini gördüm. Hz. İsa’dan bahsederken Allah’ın değil, “Meryem’in oğlu” diyor. Hıristiyanların, teslis inancının yanlış olduğunu açıkça ifade ediyor. Yeri gelmişken bu konuda bir hatıramı paylaşmak istiyorum. Geçenlerde, İncil’le ilgili haftalık dersler veren bir kiliseye gittim. Hz. İsa’ya hem baba, yani yaratıcı hem de oğul diyorlardı. Nasıl bir kişi hem baba hem de oğul olur, diye sordum. “Bu imanî bir meseledir. Akıl ile izahını yapamayız. İncil’de anlatıldığı gibi inanırız” dediler. İncil’de, Hz. İsa’nın “baba” diye kendisinden başka birine dua ettiğini gösteren iki ayeti onlarla paylaştım. Bana çok kötü baktılar. Hiç hoş karşılamadılar söylediklerimi. Farklı görüşe açık olmadıklarını anladım. Bir nevi koyun gibiler. Kendilerini teselli etmek için ders alıyorlar. Kilisenin anlattığını sorgulamadan kabul ediyorlar. İki defa toplantılarına katıldım. Bir daha da devam edemedim.

– Koyun benzetmen ilginç. Kur’an da benzer bir tabirle, inkâr edenlerin koyun gibi atalarının inançlarını takip ettiklerini ve kendilerine gelen yeni mesaja kulak vermediklerini söylüyor: “O inkârcıların hâli, çobanlarının bağırıp çağırmasından başka bir şey anlamayan hayvanlara benzer. Onlar sağırdırlar, hakkı işitmezler; dilsizdirler, hakkı söylemezler; kördürler, hakikati görmezler. Peygamberin tebliğ ettiklerini düşünüp anlamazlar.” (Bakara Suresi, 2:171) O derse ben de katılıp Kur’an’daki tevhidi anlatsaydım, beni recmederlerdi herhâlde!

– Bence de hâlin yaman olurdu. Rasyonel biri olarak, İslam’ın Hıristiyanlığa göre daha makul bir din olduğunu kabul ediyorum. Saçma bir şeyi insana dayatmıyor. İnananları, düşünmeye davet ediyor; oysaki Hıristiyanlık, aklınızı atın, diyor. Kur’an’ın tam tersini yapıyor. Benim gibi insanlar için kabul edilir bir şey değil.

– Doğrusunu söylemek gerekirse ben senden daha çok Hıristiyanların durumuna şaşırıyorum. Akıl, ilim ve burhanın hâkim olduğu bir asırda, iki milyarı aşkın insanın, aklen kabulü imkânsız olan teslise inanmalarını anlayamıyorum. Şimdiye kadar, insanları uyutarak teslis inancını devam ettirmişler. Bundan sonra işleri çok daha zor. Kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması, insanların teslisteki saçmalığı anlamasını hızlandıracak sanırım.

– Kur’an’ı okurken başka bir nokta dikkatimi çekti: Mükâfat dağıtılırken dışlayıcı olmaması. Allah’a inanıp güzel amel işleyen herkesin mükâfat göreceğini söylüyor. Oysa Hıristiyan ve Yahudiler sadece kendilerinin cennete gideceğini iddia ediyorlar. Bu konuda Kur’an’ın daha kapsayıcı olduğunu anladım.

– Doğru söylüyorsun. Kur’an, tek Allah’a iman edip güzel amel edenlerin mükâfat göreceğini şöyle açıklıyor: “İman edenler ile Yahudilerden, Hıristiyanlardan ve Sâbiîlerden (diğer din mensuplarından) kim Allah’a ve ahiret gününe gerçekten iman ederek güzel işler yaparsa, onların Rableri katında mükâfatları vardır. Onlar için hiçbir korku yoktur; onlar mahzun da olmayacaklardır.” (Bakara Suresi, 2:62)

 Dr. Furkan Aydıner 

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.


Allah'la Konuşma...!


Allah'la Konuşma...!

Ve de ki: Allah’a hamdolsun. O size ayetlerini gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız. Rabbin yapıp işlediklerinizden habersiz değildir.”

(Neml Suresi, 27:93)

Evet, Kur’an’da Kâinat Sânii’nin pek ciddi ve hakiki ve ulvi ve hak olarak konuşması ve konuşturması görünüyor; taklidi ima edecek hiçbir emare bulunmuyor. O söyler ve söylettirir.”

(Bediüzzaman)

 

Thomas’la birkaç haftadır, Kur’an’da problemli görünen bazı konu ve kavramları konuşuyorduk. Thomas, bu hafta daha temel bir konuyu müzakere etmek istediğini söyledi. Thomas geçenlerde bir Hıristiyan arkadaşından duyduğu bir şeyi misal vererek, “Eğer bir ilah varsa bile, peygamber vasıtasıyla insanlarla konuşması gerekmez” diyerek söze başladı:

– Sen Kur’an’ın semavî olduğuna inanıyorsun. Yani bu bilgi, vahiyle Muhammed’e verildi, diyorsun. Ben semavî bilginin olduğuna inanmıyorum. Günümüzde bile bazı Hıristiyanlar vahiy aldıklarını söylüyorlar. İnternet üzerinden görüştüğüm bir Hıristiyan dostumdan geçen gün benzer bir iddia duydum. Şöyle demişti bana: “Bundan 15 sene önce bir gün İsa’nın ruhu bana geldi ve bedenime girdi. Yaklaşık iki saat boyunca acayip bir halet yaşadım. Kesin bildim ki o anda İsa benimleydi. Bana dedi ki: ‘Senin gittiğin yol haktır. Benim kurtarıcı olduğuma inanırsan cennete gidersin.’ Hıristiyanlığın hakikat olduğunu bizzat teyit etti.” Ben bu adama böyle bir vahiy geldiğine inanmıyorum. Doğrusu hiç kimseye vahiy gelmiş olduğuna inanmıyorum.

– Ben de o adamın söylediklerinin vahiy olduğuna inanmıyorum. İslam’a göre, vahiy sadece peygamberlere gelir. Diğer insanlara ilham gelebilir. Başkasına gelen ilhama dayalı bir bilgi, ayet ve hadisle sabit olan semavî bilginin yerine geçemez. İslam’ın esasları vahiyle belirlenmiştir. Gerçi, Hıristiyan din adamları yaygın şekilde kendilerine semavî mesaj geldiğini söylüyorlar. Üstelik bunu, herkese gönderilen ilahî bir mesaj gibi başkalarıyla paylaşıyorlar.

– Vahiy kaynaklı bilgi olduğuna inanmıyorum.

– Niye olmasın ki! Eğer sonsuz hikmet sahibi bir Yaratıcı varsa dünyayı laf olsun diye değil, bir kısım hikmetler için yaratmıştır; elbette insanlara yaratılışın hikmetini aktarmak isteyecektir. Eğer Yaratıcı’nın ilmi ve kudreti sonsuzsa tabii ki insanlarla irtibata geçip mesajını onlara aktaracaktır. Vahiy kaynaklı bilgi, Yaratıcı’nın insanlar içinden kendine en uygun elçiyi seçip ona mesajını bildirmesidir.

– Sen Yaratıcı’yı kabul etmekle vahye dayalı bilgiyi kabul etmemiz gerektiğini düşünüyorsun. Bu noktada üç ayrı soru sormamız lazım: 1) Yaratıcı varsa insanlarla irtibata geçip mesajını ulaştırabilir mi? 2) Yaratıcı mesajını doğrudan doğruya mı yoksa bir aracıyla mı ulaştırır? 3) Yaratıcı gerçekten Muhammed’i kendine elçi yapmış mıdır? Birinci soruya ben de olumlu cevap veriyorum. Eğer sonsuz kudret sahibi bir Yaratıcı varsa elbette insanlarla irtibat kurabilir. İkinci soruya cevabım seninkinden farklı. Yaratıcı olsaydı ayrımcılık yapıp birilerini peygamber yapmazdı. Buna ihtiyacı da olmazdı. Herkese doğrudan doğruya ulaşır, mesajını iletirdi. Ya konuşarak yahut varlığını gösteren icraatlarda bulunarak kendini bize tanıtırdı. İlk iki sorunun cevabı hâliyle üçüncü soruya da cevap oluyor. Muhammed dâhil, hiçbir insana semavî bir mesajın indirildiğine inanmıyorum.

– Birinci sorunun cevabında hemfikiriz. Asıl ayrıldığımız nokta, ikinci sorunun cevabında saklı. Öncelikle şunu belirteyim, ben de Yaratıcı’nın herkese doğrudan doğruya mesajını ulaştırması gerektiği fikrine katılıyorum. Hem kudreti, hem rahmeti hem de hikmeti bunu gerekli kılıyor. Benim Rabbim bunu her an yapıyor. Kâinatta her an yarattığı ve yenilediği bütün eserleriyle bize mesaj veriyor. Kim olduğunu ve hangi sıfatların sahibi olduğunu anlatıyor.

– Nedense Yaratıcı’nın konuşmasını bugüne kadar hiç duymadım. Galiba sadece seninle konuşuyor.

– Kur’an, senin soruna şu ayetiyle harika bir cevap veriyor: “Bilmeyenler, ‘Allah bizimle konuşsa veya bize bir mucize gelse ya!’ derler. Bunlardan öncekiler de tıpkı böyle, bunların dedikleri gibi demişti. Onların kalpleri (anlayışları) birbirine benziyor. Biz ayetleri, kesin olarak inanacak bir toplum için açıkladık.” (Bakara Suresi, 2:118) Kulağını seküler bilim ve dinsiz felsefenin safsatalarıyla tıkadığın için kâinattan her an yükselen semavî sesleri duyman mümkün olmaz. Öncelikle kulağındaki tıkaçları çıkarmalısın. Rabbim bütün varlıkları birer kelime yapıp bizimle konuşuyor; aynı zamanda, bütün kâinatı her an yenilenen birer ayet yapıp bize okutuyor. Kulağın tıkalıysa gözünü açıp dikkatle baktığında her bir şeydeki semavî ayetleri okuyabilirsin. Ancak seküler bilim ve dinsiz felsefe, gözüne kalın perdeler indirmiş. Rabbini bildiren ayetleri görmene engel oluyor. Bu nedenle göremiyorsun.

– Anlattıkların pek mantıklı gelmedi bana. Heyecanlandın, hislerinle konuşuyorsun. Akıl terazisinde söylediğin sözleri tartsan pek makul olmadıklarını anlarsın. Öncelikle konuşmaktan neyi kastettiğini izah etmen lazım. İkimiz konuşuyoruz şu anda. Ben seni duyuyorum. Cevap veriyorum. İddia ettiğin gibi bir Yaratıcı’nın konuştuğunu duymuyorum. Sen şu anda duyuyor musun Yaratıcı’nın konuştuklarını?

– Evet, Rabbim her an konuşuyor. Ben O’na kulak verdiğim her an O’nun konuşmasını duyabilir ve mesajını alabilirim.

– Sen benim Hıristiyan dostumu da geçtin. O hayatında bir defa Yaratıcı’dan mesaj aldığını söylüyor. Sen ise her an mesaj aldığını söylüyorsun.

– Benim durumum hayli farklı. Ben Rabbimden, diğer insanlara iletilmek üzere farklı bir mesaj aldığımı iddia etmiyorum. Rabbimin hepimizle her an olan konuşmasını duyduğumu söylüyorum. Yeri gelmişken belirteyim, Rabbimin üç farklı şekilde konuşması vardır. Birincisi, herkese yönelik, doğrudan doğruya yaptığı konuşmadır. İkincisi, herkesin şahsına özel olarak kalbi vasıtasıyla yaptığı konuşmadır. Üçüncüsü, elçi olarak seçtiği kişilerle, bütün insanlar ve cinlere iletilmek üzere, yaptığı konuşmadır.1Rabbimle ilham veya vahiy yoluyla konuştuğumu iddia etmiyorum. Herkesle her an yapılan umumî konuşmadan söz ediyorum.

– Herkese ben dahil değilim galiba. Hayatımda Yaratıcı’nın konuştuğunu hiç duymadım. Senin anlattıklarına Fransız kalıyorum. Yaratıcı’nın konuşmasından ne kastettiğini açıklar mısın?

– Memnuniyetle. İkimizin konuşmasından başlayalım. Benim konuşmam, hava zerrelerine belirli bir titreşim vererek sana bir mesaj ulaştırmamdır. Sen de gelen titreşimleri, hafızanda kayıtlı olanlarla kıyaslayıp bir mana yüklüyorsun. Örneğin, “çiçek” dediğimde, hava zerreleri titreşerek senin kulağına bir ses dalgası getiriyor. Çok mükemmel bir sisteme sahip olan kulağın bu sesi beynine iletiyor. Beynin de hafızandan aldığın yardımla, bu sesin ne manaya geldiğini bildiriyor. Kısacası, seninle konuşmam, sana hava zerrelerinin titreşimiyle bir mesaj vermem demektir. Önemli olan, mesaj alışverişidir. Mesajın hangi araçla gittiği çok da önemli değildir. Örneğin, soğuk bir kış gününde dışarıda oynayan evladının titrediğini görünce yanına gidip niye titriyorsun evladım, diye sormazsın. Çünkü o titremesiyle sana üşüdüğünü söylüyor. Buna “lisan-ı hâl” denilir; yani diliyle değil, hâliyle bir şeyler anlatmak. Aynen öyle de kâinatta gördüğümüz bütün varlıklar hâl diliyle her an bize Rabbimizi anlatıyor. Gördüğümüz çok güzel bir kuş, üzerindeki nakışlı ve süslü elbisesiyle Rabbimizin Cemil olduğunu söylüyor. İnsanların yaptığı en son model uçaklardan binlerce derece daha harika olan vücut yapılarıyla Rabbimizin Alîm, Hakîm ve Kadîr olduğunu bildiriyor. Rızkının mükemmel bir şekilde verilmesiyle Rabbimizin Rezzak olduğunu gösteriyor. Hakeza, bir kuş aslında Rabbimizi bin bir ismiyle bize anlatıyor.

– Vay be! Kuşlar neler söylüyormuş da bizim haberimiz yokmuş. Ben de sadece kuşların “cik cik” dediklerini sanıyordum. Ne yapmak lazım senin gibi kuşların Yaratıcı’yla ilgili konuşmalarını duymak için?

– Rabbimiz bu konuşmaları duymak için bize yardım ediyor. Bize yaşattırdığı bazı hadiselerle ders veriyor. Müsaade edersen geçen hafta başımdan geçen bir olayı paylaşarak soruna cevap vereyim.

– Buyur, dinliyorum.

– Birkaç gün önce Calvin adında bir ateistten e-mail aldım. Müslüman bir aileyle 6 ay komşuluk yaptığını ve onları çok faziletli insanlar olarak tanıdığını yazıyordu. İslam’ı öğrenmek istediğini söylüyordu. Hafta sonu bir pastanede buluşmak üzere randevulaştık. Calvin, görüşeceğimiz yerin ismini ve adresini gönderdi. İnternet üzerinden haritaya bakıp pastanenin yerini iyice öğrenmeye çalıştım. Buna rağmen bir saat aradıktan sonra pastaneyi bulabildim. Gittiğimde Calvin çoktan ayrılmıştı. Niye pastaneyi bulamadım, diye kendi kendime çok hayıflandım. Elimde adres vardı, haritaya da bakmıştım. Hem de sekiz senedir bu şehirde yaşıyordum.

Bu düşünceler içinde moralim bozulmuşken birden her şeyin, başıma gelen bu hadisenin de Rabbimden geldiğini hatırladım. Evet, zahirde benim beceriksizliğim vardı; fakat Rabbim bana daha mükemmel bir beceri verebilirdi; hatta insanın son zamanlarda geliştirdiği teknoloji harikası olan GPS cihazına benzer bir şeyi kafama koyup dünyada istediğim yeri hiç hata yapmadan bulacak bir şekilde de yaratabilirdi. Çünkü kudreti nihayetsiz olan Rabbime hiçbir şey ağır gelmez. O bir şeyin olmasını istediğinde sadece “Ol” demesi yeterlidir.

O hâlde neden beni birçok açıdan zayıf ve aciz yaratmıştı? Her şeyi çok mükemmel öğrenen, yapan ve hayatında başarısızlık, hata ve kusur nedir bilmeyen bir insan olarak yaratsaydı, daha iyi olmaz mıydı? Bu soruları düşünürken anladım ki Rabbim bana verdiği kusurla Kendini tanıtıyor. O gece yaşattığı başarısızlıkla dâhi Kendi varlığını bildiriyordu. Calvin’i bulamamıştım, ama Rabbimi bildiren parlak bir ayeti bulmuştum.

– Bence Calvin’i bulamaman Yaratıcı’nın varlığına değil, yokluğuna delildir. Çünkü sen oraya Allah’ı anlatmaya gidiyordun. Eğer iddia ettiğin gibi Allah varsa sana yardım edecekti. Sana doğru yolu ilham edip gideceğin yeri bulduracaktı.

– İlginç bir nokta. Doğrusu birçok insan başına gelen musibet ve belalarla inkâra gidiyor. Yani Rableri keyiflerine göre hareket etmeyince şüphe ve inkâra sapıyorlar. Oysa Rabbimin icraatları benim keyfime değil, O’nun hikmetine bağlıdır. Bana düşen, imtihanda olduğumun şuurunda olup Rabbimin her türlü icraatını rıza ve ibretle karşılamamdır. Örneğin, Rabbim isteseydi o gece bana yolumu buldurabilirdi. Demek ki hikmeti birçok gerekçeyle böyle bir şeye müsaade etmemişti. Benim niyet, samimiyet ve metanetimi test etmek istemişti. Çünkü Calvin gibi benim de imtihanım devam ediyor. Rabbim o hadiseyi benim için bir imtihan sorusuna çevirmişti. Önemli olan, bu soruya, Kur’an ve sünnet ışığında doğru cevap vermemdi. Hem de o hadiseyle, bana kusurumu hissettirip kusursuz olan Zat’ını biraz daha iyi anlamamı istemişti.

Kısacası, Allah’a iman edince her türlü işim yolunda gidecek, hiçbir müşkülüm olmayacak, diye bir beklentiye girmiyorum. Aksine, Kur’an iman edenlerin, şiddetli bir imtihandan geçirileceğini şu ayetle bildiriyor: “Yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenler, sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Bakara Suresi, 2:214) Dolayısıyla, başıma gelen her bir musibet, Rabbimin bir imtihanı ve idmanıdır. Üzerime düşeni hakkıyla yaptığımda, o sıkıntı, kabiliyetlerimin inkişafına vesile olduğu için bir nevi rahmete dönüşüyor. Tıpkı, beden kabiliyetlerini geliştirmek için uğraşan bir sporcunun idmanda çektiği sıkıntı gibi. Gördüğün olaylara nasıl baktığın çok önemli. Aynı hadiseye yaşayan iki kişi tamamen farklı neticeler elde edebilir. Yaşadığım olay benim Rabbime olan imanımı artırırken senin gibi düşünenlerin de imanını zayıflatırdı.

– Yolunu bulamayınca nasıl Rabbini buldun, anlayamadım. Ne demek istediğini açıklar mısın?

– Memnuniyetle. Niye yolumu bulamadım, diye canım sıkılırken binlerce kilometre ötelere göç eden göçmen kuşlar ve balıklar aklıma geldi. Kuşlardakinden daha fazla olduğuna inandığım aklım, hafızam ve harita bilgime rağmen birkaç kilometre ötedeki yeri bulmakta zorluk çekmiştim. Nasıl oluyor ki “kuş beyinli” göçmen kuşlar binlerce kilometre ötede, varacakları yeri bulabiliyorlar? Ben ise birkaç kilometre ötedeki yeri bulamıyordum? İşte, o sırada, kesin olarak (hakkalyakin derecesinde) anladım ki göçmen kuşlar Rabbimin yardımıyla yollarını biliyor ve gidecekleri yeri buluyorlar. Yani akıl, hafıza ve harita yardımıyla bile birkaç kilometre ötedeki yeri bulmada zorluk çekmekle anladım ki binlerce kilometre ötede gidecekleri yeri bulan kuşlar ancak sonsuz ilim sahibi Rablerinin yardımıyla bunu başarıyorlar. Onlara yollarını gösteren bir Rableri olmasaydı asla yollarını bulamayacaklardı.

– Haklısın. Göçmen kuşların, kelebeklerin ve balıkların binlerce kilometre ötede, gideceği yeri bulması ilginç bir hadise. Her zaman yaptığın gibi, olağan dışı gördüğün bir şeyi Yaratıcı’ya veriyorsun. Oysa bilim bu hadisenin nasıl olduğunu açıklıyor.

– Bilimin harikulâde bir hadisenin “sebep-sonuç” halkasını açıklaması, onları sıradanlaştırmıyor; tıpkı bir bilgisayarın nasıl çalıştığını ve nasıl yapıldığını anlamakla, sıradan bir âlet olduğunu iddia edemeyeceğimiz gibi. Garip olan, seküler bilim bile göçmen kuşların harikulâde bir şekilde yollarını, nasıl bulduklarını anlamış değil. Birkaç ay önce bir belgeselde seküler bilim adamlarının göçmen kuşlarla ilgili sözüm ona bilimsel teorilerini dinlemiştim:

Üç farklı teori geliştirmişlerdi. Her birisi ötekinden kötüydü. Bazı bilim adamlarına göre, göçmen kuşlar yıldızlara bakarak yollarını buluyorlar. Akıllı insanlar bile binlerce kilometre ötedeki bir şehri, yıldızlara bakarak bulamaz. Haritayı okumakta zorluk çekip yolunu şaşıran akıllı insanlar, yıldızları bir harita gibi okuyup nasıl yollarını bulsunlar ki? Kuşların yıldızları harita gibi kullandığını iddia edenler aslında şunu söylüyorlar: “Kuşlar, yıldızların her gece değişen konumlarını biliyorlar. Beyinlerinde gökyüzü haritasının tüm bilgisi var. Gökyüzüne bakarak yön tespiti yapıyorlar. Örneğin x şehrinden 10 bin kilometre uzakta olan y şehrine gideceklerse y şehrinin konumunu biliyorlar. Yola çıktıklarında yıldızlara bakıp hangi yöne gideceklerine karar veriyorlar. Her gittikleri yerde yıldızlara bakıp doğru yönde olup olmadıklarını anlamaya çalışıyorlar. Bulutlu gecelerde, ya altıncı hisleriyle ya da beyinlerinde var olan gökyüzü semasının simülasyonuyla yönlerini tayin ediyorlar.”

Bu teorinin mantıksızlığını gören bir diğer grup ise kuşların bize görünmeyen manyetik alanı bir harita gibi kullanıp yollarını bulduklarını iddia ediyor. Bu daha da büyük safsata, bizim geçen asırda keşfettiğimiz manyetik alanı, kuşlar nasıl oluyor da yüz binlerce asırdır biliyorlar. Yer kürenin manyetik haritasını bilen akıllı insanlar bile bununla on binlerce ötedeki bir yeri bulabilirler mi? Hiç kuşkusuz Allah kuşlara manyetik alanı bir harita yapıp nasıl kullanacaklarını ilham ediyor olabilir. Bilimsel çalışmayla bunu keşfetmek, bu işin bayağı bir şey olduğunu göstermez. Tıpkı her zaman gideceği yeri şaşırmadan bulan bir insanın, hiç bilmediğimiz bir âleti kullanmayı öğrenmesi gibi. Böyle bir durumda, işin sırrı çözüldü, diyemeyiz. Bu insan nasıl olmuş da böyle bir cihazı keşfetmiş, diye sorarız.

Bu iki safsataya da inanmayan diğer bir grup bilim adamı ise şöyle bir teori geliştirmişler: “Kuşların beyinlerinde, küçük bir GPS cihazı var. Bununla yollarını buluyorlar.” Gayet kolay bir izah. Her kuşun beynine bir GPS cihazı koydunuz mu, mesele çözülüyor. Çünkü GPS ile yollarını kolayca bulabilirler; ama akıllı insan böyle kolaycı bir izahla tatmin olmaz. Birincisi, kuşlarda GPS gibi bir cihazın olduğunu keşfeden var mı? İkincisi, bizim son zamanlarda keşfettiğimiz böyle bir cihazı kuşlar nasıl oluyor da binlerce asır önce keşfetmiş? Yoksa biz mi “kuş beyinliyiz”? Öyleyse aptal insanlara değil, zeki insanlara “kuş beyinli” dememiz gerekmez mi? Aptal insanlara da “insan beyinli” demeliyiz. Kısacası insanların “kuş beyinli” diye hakir gördüğü bu küçük varlıklar, nasıl oluyorsa yollarını hiç şaşırmadan, her sene gidecekleri yeri buluyorlar. Bazı kuşlar, bir önceki sene kaldığı yuvayı (evi) bulup oraya yerleşiyor. Varsayalım ki senin Kanada’da bir evin var. Yıldızların hareketine veya manyetik alanı takip etsen evini bulabilir misin?

– Hayır, çok zor; bulamam. Çünkü kuşlar evrimle böyle bir yetenek kazanmış biz kazanmamışız.

– Evrim, deyip işin içinden sıyrılıyorsun. Biz, madem evrim halkasının son zinciriyiz, bizde daha mükemmeli olmalıydı!

– Sen çok içerlemişsin, göçmen kuşlar kadar olamadım, diye. Seni biraz teselli edeyim. İnan bana o göçmen kuşlara pastanenin adresini verseydin onlar hiç bulamazdı. Sen hiç olmazsa bir saatten sonra bulmuşsun. Kuşlar senin ayağının tozu bile olamaz.

– Çok iyi bir psikologsun. Beni ezilmişlik psikolojisinden kurtardın. Duygularım teskin oldu, ancak aklım söylediklerinin sırrını çözemedi. Şunu mu diyorsun: 10 kilometre ötedeki yeri bulmak, 10 bin kilometre ötedeki yeri bulmaktan daha zordur. Kuşlar 10 bin kilometre ötedeki yuvalarını buluyorlar. Şayet yuvaları 10 kilometre ötede olsaydı bulamazlardı.

– Her neyse, asıl konumuza dönelim. Bence insanın asıl gayesi hakikati bulmak olmalı. Bunun için aklını rasyonel prensipler ışığında kullanmalıdır. Müzakere yaptığım bir Hıristiyan dostuma bu konuyu aktarınca bana şöyle demişti: “Senin Yaratıcın hakikat. Sen benim tanrımın hakikat tanrısına tabi olmasını istiyorsun. Benim tanrım hiçbir şeyle sınırlanamaz. O’nun yaptıkları için rasyonellik aranmaz.” Sonradan düşününce aslında doğru söylediğini anladım. Ben hakikat tanrısını arıyorum. Benim tanıdığım en yüksek otorite, hakikattir.

– Şaşıracaksın belki, Müslümanlar da mutlak hak ve hakikat olan Rabbe iman ediyor. Bundandır ki en sık, Cenab-ı Hak ismini kullanılıyoruz. Yani varlığı hakikî olan ve kendisi mutlak hakikat olan bir Allah’a inanıyoruz. Masiva dediğimiz, O’nun dışındaki her şey bir nevi gölgedir. Gölge, nasıl aslî olan başka bir şeyin vücuduna dayanıyorsa her şey de tıpkı gölge gibi varlığını, asıl olan Allah’a dayandırıyor. Yani, her şey Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellisiyle var oluyor. Her şeyin varlığı her an Cenab-ı Hakkın varlığına bağlıdır. Hak olan Rabbim aynı zamanda hakikatin de ölçütüdür. Doğrusu, bir şeyin doğru mu yanlış mı olduğunu O’nunla bilebiliriz.

– O hâlde sen aklınla doğruları belirlemiyorsun. Bence yanlış yapıyorsun. Aklın dışında başkalarının sana naklettiği bir şeyi doğru kabul edip kendi doğrularını onun üzerine bina ediyorsun. Ben ise rasyonel biri olarak aklımı kullanıyorum ve hakikate ulaşmaya çalışıyorum. Sana göre daha avantajlıyım.

– Bence hiç de avantajlı değilsin. Çünkü her tarafı zifiri karanlığın kapladığı kâinat sarayında aklın sana bir el feneri kadar ışık verebilir. Ayağının ucunu aydınlatabilir. Birkaç metre ötesini göremezsin. Oysa güneş gibi her tarafı aydınlatan Kur’an ışığının altına girdiğinde, geçmiş ve gelecek bütün zamanlar aydınlanır. Çok daha rahat ve endişesiz bir hayat yaşarsın.

– Çok iddialı konuşuyorsun. Bu konuyu müzakere edecek vaktimiz kalmadı. Haftaya devam edelim istersen.

– Ne zaman istersen.

* * *

Bu haftaki görüşmemizde Thomas hayli şaşırmıştı. Çünkü bir yaratıcı varsa bile, insanlarla konuşmayacağını iddia etmişti başlangıçta. Ancak, cevaben Allah’ın hem peygamberler hem de her şeyle bizimle konuştuğunu duyunca hayret etti. İlahî sese kulak vermek yerine, varlığını inkâr etti. Kendisine izah ettiğimizde, itiraz edecek bir şey bulamadı. Bu hafta da anladım ki, insanın ilahî konuşmaları duyması için beden kulağı değil, kalp kulağını açması gerekir. Mevlana’nın anlattığı gibi, dağlar Davud’a (a.s.) eşlik ettiği gibi, bütün mahlûkat insana zikrinde eşlik eder:

“Davud’un yüzü Allah nuruyla parladı. Dağlar onunla beraber feryada geldiler, dağ Davud’a yoldaş oldu. Her iki çalgıcı da bir padişahın aşkıyla sarhoş oldu. ‘Dağlar Davud’un sesine ses verin, onunla beraber ırlayın’ diye emir geldi. Dağla Davud, ikisi de bir perdeden seslendi.

Allah dedi ki: ‘Ey Davud sen yerinden yurdundan ayrıldın, benim için hemdemlerinden cüda düştün. Ey garip olmuş tek ve muinsiz kalmış olan Davud! İştiyak ateşi gönlünden şule vermekte; çalgıcılar, hanendeler, arkadaşlar istersin. O kadim Allah dağları senin huzuruna getirir.

Dağlar sana çalgı çalarlar, şarkı okurlar, zurnacılık ederler. Hepsi de huzurunda yel gibi ses çıkarır, sesine ses verirler. Dudağı dişi yokken dağın ses vermesi, feryat etmesi caiz oluyor ya; bil ki velinin de ağızsız dudaksız sözleri, feryatları var. O her şeyden arınmış mescidin cüzülerinden her an nağmeler çıkar.’

O nağmelerle her an velinin can kulağına ulaşır. Yanında oturanlar duymazlar, işitmezler de o duyar işitir. Ne mutlu o cana ki gayba inanmıştır. Veli kendi kendine yüzlerce söz söyler, dinler de yanında oturan kokusunu bile alamaz! Lâmekân âleminden gönlüne yüzlerce sual yüzlerce cevap gelir. Menziline kadar erişir. Bunları sen duyarsın da başkaları kulaklarını ağızlarına kadar yaklaştırsalar yine duymazlar.”2

 

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

 

Dipnotlar:

1 Ayrıntılı bilgi için Bediüzzaman’ın Mektubat isimli eserinin On Dokuzuncu Mektup, İkinci Esas kısmına bakabilirsiniz.
2 Mevlana, Mesnevi, Cilt: 3, s. 236

Ateistlerin Ebediyen Cehennemde Kalması Adalet mi?


Ateistlerin Ebediyen Cehennemde Kalması Adalet mi?

 “Allah iman edenlerin yardımcısıdır, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin dostları ise tağutlar olup onları aydınlıktan karanlıklara götürürler. İşte onlar cehennemlik kimselerdir ki orada ebedi kalacaklardır.”

(Bakara Suresi, 2:257)

 “Mevcudatın (varlıkların) hakkını kâfirden almak üzere, mevcudatın Sultanı olan Kahhar-ı Zülcelal’in, kâfirleri ebedi cehenneme atması ayn-ı hak (hakkın yerini bulması) ve adalettir. Çünkü nihayetsiz cinayet nihayetsiz azabı ister.”

(Bediüzzaman)

 

Thomas’la bu hafta da cehennem konusunu konuşacaktık. Gerçi, Thomas ateşle azabın makul olabileceğini kabul etmişti. Ancak, bu azabın inkâr edenler için ebedi olmasını sorgulamaya devam etmişti. Thomas adeta bir avukat gibi kendini savunup ateist olarak ölme durumunda bu azaptan sıyırmak istiyordu. Thomas’ın bir sorusuyla başladık sohbetimize:

 

– Kur’an’da çok öfkeli bir Yaratıcı portresi var. Sürekli cehennemle tehdit ediyor. Adeta herkesi ebedi cehenneme koymaktan büyük zevk alacak.

– Öncelikle şunu söyleyeyim. Allah kendini her surenin başında Rahman ve Rahim olarak tanıtıyor. Rahmetinin gazabını geçtiğini beyan ediyor. Anlaşılan, sen işine gelen ayetlere bakmışsın sadece. Sürekli cehennem tehdidine gelince, bu da Allah’ın rahmetinin gereğidir. Çünkü bizim günah işleyip ateşe düşmemizi istemiyor. Sen daha önce cezaların mantığını çok güzel izah etmiştin. Hatırladığım kadarıyla, “Cezaların birinci amacı insanlar için caydırıcı olmasıdır” demiştin. Asıl maksat, insanları zarar verecek fiillerden sakındırmaktır. Aynı zamanda cezaların, işlenen suçun verdiği zararla da orantılı olması gerekir.

Bu anlamda Cehennem gibi dehşetli bir ceza ile insanın tehdit edilmesi, hem insanı nefis ve şeytana aldanmaktan sakındırmak, hem de işlenen cürümden doğacak zararın çok büyük olduğunu bildirmek içindir.1Kur’an, kâinat kadar ehemmiyetli olan potansiyelini, geçici arzular uğruna batırmamak için insanı şiddetle ihtar ediyor. Ayet, “Dikkat et, nefis ve şeytana uyup sana verilen kıymetli sermayeni batırma” diyor. İlginçtir ki bu kadar şiddetli uyarılara rağmen birçok insan, iman ettiği hâlde nefis ve şeytana uyup günaha ve isyana giriyor. Demek ki Allah hadsiz rahmetiyle, bizi çok büyük zarara girmekten muhafaza etmek için cehennem gibi bir azapla ihtar ediyor.

– Ben tam aksini düşünüyorum. Kur’an’ın anlattığına göre sanki Yaratıcı, insanların çoğunu cehenneme koymak için yaratmış. Onları bir süre dünyada yaşattıktan sonra ebediyen cehennemde yakacak.

– Yanlış anlamışsın. Allah, insanları cehenneme koymaktan zevk alsaydı hiç dünyaya göndermeden, doğrudan doğruya cehenneme koyardı. Hiç kimse de O’na itiraz edemezdi. Yahut bu dünyaya gönderdiğinde, günah ve isyana girdiğimiz an bizi alır cehennemine koyardı. Oysa Halîm olan Rabbimiz, bize mühlet veriyor. Hatamızdan döneriz, diye süre tanıyor. İmtihanı geçmemiz hem içimizde hem de dışımızda gösterdiği hadsiz ayetleriyle, her an yardım ediyor. Gönderdiği peygamberleri, kitapları, evliya ve asfiyalarıyla cennete giden yolu gösteriyor. Bununla da kalmıyor, işlediğimiz her bir iyiliği en az 10 olarak kaydediyor. Hatta, bazen 100, bazen 1000, bazen 30.000 sevap veriyor.2Oysa iyilikleri var olmasında katkımız yok denecek kadar az iken, kötülüklerin meydana gelmesinden tamamen biz sorumluyuz. Buna rağmen, işlediğimiz bir kötülüğü bir yazıyor veya hiç yazmıyor. Demek ki, Rabbimiz bizim bu sınavı geçmemiz için her türlü kolaylığı gösteriyor.

– Biraz önce nefis ve şeytandan bahsettin. Bu kavramların İslamî literatürdeki anlamlarını açıklar mısın?

– Nefis, insandaki hayvanî arzuların kaynağıdır. Yemek, içmek, uyumak gibi birçok arzuların kaynağı nefistir. Nefsin tam karşılığı İngilizce’de var mı bilmiyorum. Psikoloji’de Freud’un geliştirdiği “id” kavramı nefisle hayli paralellik gösteriyor. Ancak, nefis daha farklı. Freud “id”i insanın bastırılmış cinsel arzuları olarak tarif ediyor. Oysa nefis sadece cinsel arzuyla sınırlı değil, her türlü hayvanî lezzete olan iştahın da kaynağıdır. İslam, “nefis” hakikatini dikkate alıp, insanları nefsi azdıracak şeylerden alıkoyarak, akıl ve kalpleriyle karar vermelerini sağlıyor. Batı medeniyeti ise, akla dayanan bir medeniyet olmasına rağmen, nefsi azdıracak şeyleri, hürriyet perdesi altında yaygınlaştırarak, insanları nefislerinin esiri yapmıştır. Azgınlaşan nefislerin etkisiyle birçok insan her gün akıllarının rağmına dünya ve ahiret hayatlarını mahvediyorlar.

Şeytan ise bizi kötülüğe, günaha teşvik eden “içimizdeki sesin” kaynağıdır. Kur’an’a göre şeytan insanın apaçık düşmanıdır. Hiç uyumayan, her an bir fırsatını bulup ebedi hayatımızı mahvetmeye çalışan en büyük düşman odur.3Ancak görünmediği için varlığını pek hissetmiyoruz. Şeytan, insanı, avuntularla kandırıp Allah’ın yolundan ayırmaya çalışıyor.

– Şeytan insanı doğrudan doğruya kontrol edebilir mi?

– Hayır; ama insanın aklına ve hayaline verdiği şüphelerle, onu Allah’ın yolundan ayırmaya çalışıyor. Şeytanın bizi kötülüğe teşvik etmekten öte hiçbir etkisi yok. Bizim kolumuzdan tutup bizi kötü yerlere götüremez. Fakat kulağımıza fısıldayıp bizi kandırabilir ve istediği yere gitmemizi teşvik edebilir.

– Madem Yaratıcı cennete girmemizi istiyor, niye insanları yoldan çıkaran şeytanı yaratmış? Şeytanın insanları aldatmasına izin vermiş?

– Buna literatürde “kötülük problemi” denir. Batı’da birçok insan, şeytanların ve kötülüklerin yaratılmasının hikmetini anlamadıkları için dinden çıkmışlar. Oysa İslam kötülük problemini kökten çözmüştür. Allah’ın yarattığı her şey, şeytan dâhil olmak üzere, bütün neticeleri dikkate alındığında hayırdır, güzelliktir.4 Örneğin, bıçağı icat eden kişiye, şer işlemiştir, diyemeyiz. Bıçak kullanarak her sene yüzlerce insanı katleden caniler var. Dolayısıyla, bıçağın kötü bir şey olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü bıçağın bütün fayda ve zararlarını dikkate aldığımızda, icadının büyük bir nimet olduğunu takdir ederiz. Bıçağın icadı şer olmadığı hâlde, cüzî iradesiyle onu kullanıp insan katleden biri, şer işlemiş olur.

– Şeytanın yaratılmasında hiçbir hayır gözükmüyor. İslamî anlayışa göre birçok insan şeytana tabi olduğu için ebedi cehenneme gidiyor.

– Şeytanın yaratılışında bazı küçük şerler olmakla beraber, çok büyük hayırlar vardır. Bir çekirdek gibi insan fıtratına yerleştirilen hadsiz kabiliyetler, şeytanla yapılan mücadele sonucunda inkişaf ediyor. Tıpkı bir çekirdeğin toprak altında girdiği reaksiyon sonucunda, muhteşem bir ağaca dönüşmesi gibi. Eğer şeytanlar insana musallat olmasaydı insanların kabiliyetleri gelişmezdi. Melekler gibi makamları sabit kalırdı.

“Bir çekirdekten koca bir ağaca kadar ne kadar mertebeler var; mahiyet-i insaniyedeki istidadda (kabiliyetlerde) dahi ondan daha ziyade meratib (mertebeler) var. Belki zerreden (atomdan) şemse (güneşe) kadar dereceleri var. Bu istidadatın inkişafatı (kabiliyetlerin gelişmesi), elbette bir hareket ister, bir muamele iktiza eder (gerektirir). Ve o muameledeki terakki (gelişme) zembereğinin hareketi, mücahede (cihat) ile olur. O mücahede ise şeytanların ve muzır (zararlı) şeylerin vücuduyla olur... Çendan (gerçi) şeytan yüzünden ekser insanlar (insanların çoğu) dalâlete giderler. Fakat ehemmiyet ve kıymet, ekseriyetle (çoğunlukla) keyfiyete (niteliğe) bakar, kemiyete (niceliğe) az bakar veya bakmaz. Nasıl ki bin ve on çekirdeği bulunan bir zat, o çekirdekleri toprak altında bir muamele-i kimyeviyeye (kimyasal işleve) mazhar etse (tabi kılsa); ondan on tanesi ağaç olmuş, bini bozulmuş. O, on ağaç olmuş çekirdeklerin o adama verdiği menfaat, elbette bin bozulmuş çekirdeğin verdiği zararı hiçe indirir.”5 Aynen öyle de şeytanla mücadele eden insanların yüzde 99’u kaybetse yüzde 1’i kazansa bile zararlı oldu, denilmez. Belki de Hz. Muhammed (a.s.m.) gibi tek bir kâmil insanın çıkması bile kayıpları hiçe indirmek için yeterlidir.

– Madem Yaratıcı cennete gitmemizi çok istiyor. Merhametiyle herkesi cennete koyabilir. Dünya yaşantısına göre cennetteki seviyesini farklı kılar.

– Herkesin hoşuna giden bir teklif. Hıristiyanlıktaki anlayışa benziyor. Ama Allah’ın adaleti buna müsaade etmez. İlahî adalet, daha önce saydığım suçları işleyen günahkâr ve isyankâr insanları cezalandırmazsa mazlumlara haksızlık yapmış olur. Bu aynı zamanda Allah’ın emrine uyup, kulluğun gereklerini yerine getirenlere de haksızlık olur. Kur’an, şeytan sizi Allah’ın rahmetiyle kandırmasın diyor: “O halde sizi dünya aldatmasın ve çok hilekâr şeytan da sizi Allah ile aldatmasın, Allah’ın affına güvendirmesin!” (Lokman Suresi, 31:33)

– Haydi dediğini kabul edelim. Cehennem gibi azap münasip, diyelim. Sınırlı bir hayatta, insan ne kadar cani dahi olsa sınırlı bir cinayet işleyebilir. Sınırsız bir cehennem azaba adalete aykırı değil mi? Hitler dahi olsa sınırsız ceza vermek uygun düşer mi?

– İnkâr eden insan, sonsuz olan Allah’ın zat ve sıfatlarına, neredeyse sonsuz olan varlıklara hakaret ediyorsa hatta sonsuz olan nimetlere ve kabiliyetlere de nankörlük yapıyorsa sonsuz cehennem azabını hak ediyor denilebilir.6 Bütün bu saydıklarımın hakkı, tek tek inkâr edenden alınsa sonsuz bir azap çekmesi gerekir. Denilebilir ki kâfir olarak ölenler, ebedi yaşasalardı yine inkârlarında devam edeceklerdi. Allah, ezeli ilmiyle kimin ne olacağını biliyor ve cüzî iradesiyle iman nimetini hak edenlere hidayetini ihsan ediyor. Bir insan hidayete ermeden ölmüşse demek ki ebediyen yaşasaydı yine de iman etmeyecekti.

– Bence son söylediğin zorlama bir yorum. Rahmeti bütün insanların rahmetinden büyük olan Yaratıcı nasıl ebediyen cehennem azabı verir?

– İnkâr eden biri, hediye olan nimetlere liyakatini kaybettiği gibi işlediği suçlarla cezayı da hak etmiştir. Allah, böyle birini iki şekilde cezalandırabilir. Birincisi, hakiki idam cezasına çarpar. Yani kişinin bedenini ve ruhunu yok eder. İkincisi, müebbet hapis cezası verir. Beşerî ceza sisteminde idam cezası en yüksek cezadır. İdamla yargılanan mahkûmlar, cezaları müebbede çevrilince bayram ediyorlar. Rabbim, rahmet sahibi olduğu için en büyük ceza olan idamı vermek yerine, müebbet hapis cezası verecek.

– Bana sorulsa idamı tercih ederim. Ebediyen cehennemde yanmayı hiç kimse tercih etmez.

– Doğru söylüyorsun. Nitekim Kur’an, ahirette hayvanların toprak olduğunu gören inkârcıların: “...Keşke toprak olaydım!” (Nebe Suresi, 78:40) diyeceğini bize haber veriyor. Yani aklıyla dehşetli azabı anlayanlar azaptan kurtulmak için yok olmayı tercih edecekler. İnsanda akıl gibi vicdan diye başka bir duygu var ki ona sorulsa “Cehennem dahi olsa ebediyet isterim” diyecektir.7 Hem de ebedi cehennemi, yokluğa tercih etmek için başka bir gerekçe daha var.

– Neymiş o?

– Cehennemdeki şiddetli azap ebedi olmayacak. Kâfir, ebediyen cehennemde kalacak, ancak verilecek şiddetli azap ebedi olmayacaktır. Azabın şiddeti azalacak ve kâfir bir nevi azaba alışacak diyebiliriz. Kur’an hakikatlerinin hakiki bir uzmanı olan Said Nursî şöyle diyor: “Kâfir, kendi ameliyle bu duruma (ebedi cehennem azabına) kesb-i istihkak etmişse (hak kazanmışsa) de amelinin cezasını çektikten sonra ateşle bir nevi ülfet peyda eder (bedeni alışır) ve evvelki şiddetlerden azade olur (kurtulur). O kâfirlerin dünyada yaptıkları a’mal-i hayriyelerine (güzel amellerine) mükâfaten, şu merhamet-i ilahiyeye mazhar olduklarına dair işarat-ı hadisiye (işaret eden hadisler) vardır.”8Bu dünyada bile Rabbimiz sıkıntılara bir derece alışmayı ihsan ediyor. Örneğin, trafik kazasıyla aniden sakat kalan bir insan, başlangıçta çok acı çekmesine rağmen bir süre sonra yeni durumuna alışıyor ve acıları kayboluyor. Müebbet hapis cezası almış mahkûmlar da ölünceye kadar hapiste kalmakla birlikte, bir süre sonra hapishane şartlarına alışıyorlar. Demek ki Rabbimiz rahmetiyle bu dünyada insanı sürekli azaptan kurtardığı gibi cehennemde bile suçunun cezasını bir derece çektikten sonra kâfirin vücudunu ateşe alıştırıyor. Bu şekilde azabını azaltıyor.

– Nursî’nin yorumu ilginç.9Bana göre Kur’an’ın cehennemle ilgili hükümlerine ters düşüyor.

– Birincisi, bütün hayatını Kur’an hakikatlerini anlama ve anlatmaya adamış bir insanın bu konudaki hükmü elbette daha muteberdir. Hayatında bir tıp kitabını okuyan birinden ziyade, tıp eğitimini tamamlamış, yıllarca doktorluk yapmış birinin teşhisinin doğru olması daha muhtemeldir. İkincisi, Kur’an’da dehşetli cehennem azabının daimi olduğunu söyleyen açık bir hüküm yoktur. Üçüncüsü, Kur’an, açık hüküm olmayan konularda Hz. Muhammed’in (a.s.m.) hükümlerini esas almamızı emrediyor. Nursî, kendi fikriyle böyle bir cehennem yorumu yapmıyor. Hadislerin işaretine dayanıyor.

– Cehennem fikrinin insanlığın barışına zarar verdiğini düşünüyorum. İnsanlığın topyekûn huzuru için cehennem fikrinin bütün hafızalardan silinmesi gerektiğini düşünüyorum.

– Ben tam aksini düşünüyorum. Senin mantığınla hareket edersek, dünyadaki bütün cezaevlerini de ortadan kaldırmamız gerekir. Oysa yeryüzünde hiçbir saltanat yok ki, kanunlarına aykırı hareket edenlere ceza vermesin. Aksi halde herkesin hakkı zayi olur. Huzur kaybolur, yerini zulme ve kargaşaya bırakır. Kanaatimce, ateist biri olarak cehenneme inanmıyorsan bile insanların bu inancı taşımasına taraftar olmalısın. Böylesi senin dünya menfaatin için daha iyidir. Cehennem korkusuyla, inançlı insanlar sana zarar vermekten, hakkını çiğnemekten sakınır. Doğrusu, toplum barışı için her köşe başına polis dikmek yerine, kalplere cehennem korkusu yerleştirmek daha iyidir. Lokman (a.s.) oğluna tavsiyede bulunurken şunu söylüyor: “Yavrucuğum! Haberin olsun ki yaptığın bir hardal tanesi ağırlığınca olsa da bir kaya içinde veya göklerde yahut yerin dibinde gizlense Allah onu getirir, mizanına kor. Çünkü Allah en ince şeyleri bilir, her şeyden haberdardır.” (Lokman Suresi, 31:16.) Kur’an’dan bu dersi alan bir insan, yaptığı her şeye dikkat eder. Her şeyden hesaba çekileceğinin şuuruyla hareket eder. Her yaptığının gizli kameralarla kaydedildiğini ve “Hesap Günü”nde hepsinden hesaba çekileceğini düşünür.

– Ben derdimi tam anlatamadım. Bir örnekle izah edeyim. Diyelim ki seni bir grup, dindar Hıristiyan’la aynı odaya koyduk. Kısa bir tanışmadan sonra açık sözlülükle her biriniz inandığınız hakikatleri anlatmaya başladınız. Hıristiyan grup, senin cehennemlik olduğunu söyledi. Sen, İsa’ya peygamber olarak iman ettiğini söylemene rağmen onlar bunu kâfi görmediler. “İsa’ya üçlemenin (teslisi) parçası olarak iman ettiğinde kurtulacaksın” dediler. Oysa Kur’an teslis inancını şirk kabul ediyor. Bu nedenle sen Hıristiyan grubun nazarında makbul bir imana sahip olamazsın. Yani ebedi cehenneme adaysın. Aynı şekilde, sen de teslise inandıkları için onları cehenneme mahkûm edeceksin. Gerçi, başkalarının inancına saygılı olduğun için doğrudan doğruya cehennemlik olduklarını söylemeyeceksin. Ancak Hıristiyan grup, senden Kur’an’ın gerçeklerini öğrenince kendilerinin cehennemlik olduğunu anlayacaklar. Şimdi soruyorum, bu husumet duygularıyla, birbirini cehennemlik olarak gören insanlar nasıl dostluk kurabilir?

– Çok büyük bir yanılgı içindesin. Kur’an, “İnkâr edenler öldükten sonra cehenneme gidecektir” derken bana zebanilik görevini vermiyor. “Git, onları yakala, bir an önce cehenneme yolla” demiyor. Aksine, “Gaybı ancak Allah bilir” demekle, hiç kimsenin geleceği hakkında hüküm vermememi emrediyor. Firavun dahi olsa son âna kadar imana gelebilir. Benim vazifem, sözlerim ve yaşantımla, cehenneme yuvarlanmak üzere olanları kurtarmaya çalışmaktır. Kendimi, zebani gibi görmüyorum. İtfaiye görevlisi gibi hissediyorum. İnsanları ebedi cehennem yangınından kurtarmak için her türlü yardımı yapmakla kendimi yükümlü biliyorum. Bediüzzaman’ın dediği gibi: “Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler!”

– Kendini vazifeli bilmen sorun çıkarabilir. Yangında gördüğün kişi yardımını kabul etmezse zor kullanabilirsin.

– Kur’an, bu konuda çok açık prensipler koymuştur. Benim vazifemi tebliğle sınırlamıştır. Emrimde dünyanın bütün orduları bulunsa bile tek bir insanı, imana girmesi için zorlayamam. Zaten böyle bir iman makbul değildir. Hem Allah isteseydi sonsuz kudretiyle herkesi imana getirirdi. Dolayısıyla benim vazifem, yalnızca söz ve yaşantımla tebliğ etmektir. İmanın güzelliklerini temsil etmektir. Karşımdaki insanın özgür iradesiyle verdiği karara Rabbim bile kudretiyle müdahale etmiyorsa benim haddimi aşıp müdahalede bulunmam doğru olmaz.

– Senin ılımlı biri olduğunu biliyorum. Bütün Müslümanların senin gibi olduğunu söyleyemeyiz. Şaşıracaksın, bir kısım arkadaşlarım seninle görüşmemi bile sakıncalı görüyor. Şakavari takılıyorlar: “Kendini güvende hissediyor musun? Nereyi bombalayacaksın?” diyorlar.

– Arkadaşlarını suçlamıyorum. İslam’ı medyadan takip edenlerin böyle düşünmesi gayet normal. Onların bu düşüncesi, İslam hakkındaki cehaletlerinden kaynaklanıyor. Yüzde 1 bile olmayan çok küçük bir azınlığın hatasıyla bütün Müslümanları mahkûm ediyorlar.

– Bence tamamen haksız sayılmazlar. Seninle, İslam namına teröristlik yapanlar arasında birçok ortak payda var. Bir liste yapılsa, yüzlerce ortak yönünüz çıkar; ama bir noktada ayrılıyorsunuz. Sen başka inançlara saygılı birisin. Dışarıdan sizleri gözlemleyen biri bu küçük farkı fark etmez.

– Çok basit bir yaklaşım. Seninle hapishanedeki caniler arasında da binlerce ortak özellik var. Aranızda küçük bir fark var. Sen başkasının hakkına saygı gösteriyorsun, onlar göstermiyor. Şimdi, sana da cani diyebilir miyiz? Bütün insanlar arasında, genetik kodlarına bakınca yüzde 99,9 benzerlik var. Bütün insanlar birbirinin aynısı diyebilir miyiz? Elbette, hayır. Binde birlik fark, herkesin farklı olması için yetiyor.

– Sen ılımlı olsan bile sana tahammül etmeyen birçok Hıristiyan olduğunu söyleyebilirim. Ne kadar ılımlı olursan ol, onlarla barış içinde yaşaman çok zor.

– Bu benim değil, onların problemi. Ben hiç kimseye kin ve husumet beslemiyorum. Her bir insanı, Allah’ın muhteşem eseri olarak seviyorum. Her birine, taşıdıkları potansiyelden dolayı, neredeyse kâinat kadar kıymet veriyorum. Onların hayatlarına son vermek yerine, kısa hayatlarını ebedi kılmak için çalışmam gerektiğine inanıyorum.

– Sana bir dost tavsiyesinde bulunayım. Aylardır yaptığımız görüşmeler bana kesin kanaat verdi ki sen barışçıl bir insansın. Senden bana ve benim gibi düşünenlere hiçbir zarar gelmeyeceğinden eminim. Ama birçok Amerikalı dostum benim gibi düşünmüyor. Onlar bütün Müslümanların şiddet taraftarı olduğunu sanıyorlar. Geçenlerde bir dost meclisinde bu konu açıldı. Hemen herkes İslam’ın şiddet telkin eden bir din olduğunu söyledi. İnanmayacaksın belki, ben orada senin gibileri savundum. Aramızdaki dostluğu onlara misal verdim. Bence siz Müslümanlar öncelikle İslam’ın şiddeti telkin etmediği noktasında insanları bilgilendirmelisiniz. Aksi hâlde, hakikati arayan insanlar İslam’ı muhtemel bir seçenek olarak bile nazara almayacaklar.

– Yaptıkların için sana teşekkür ederim. Haklısın, bütün Müslümanlara büyük bir görev düşüyor. Öncelikle İslam’ın kötü imajını düzeltmemiz gerekir. Yoksa insanlar İslam’a yanaşmayacaklar. Doğrusu senin gibi insanlara da bu konuda önemli bir iş düşüyor. Senin sözlerini daha çok inandırıcı bulurlar. Eminim hakikati arayan biri olarak yeri geldiğinde, insanlara Müslümanlar hakkında bildiğin hakikatleri anlatmaktan geri kalmazsın.

* * *

Thomas’ın birkaç haftadır cehenneme karşı olan itirazının hiçbir manası yok aslında. Çünkü sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz adalet sahibi Allah’ın bu konudaki hükmünü hiç kimse değiştiremez. Mevlana’nın dediği gibi, kalem yazdı, mürekkebi bile kurudu. Asıl olan ilahî adaletin yazılı kanunlarından haberdar olup ona uygun bir hayat geçirmektir:

“‘Kalem yazdı, mürekkebi bile kurudu’ sözü de insanı, en önemli işe teşvik etmek içindir. Şu halde kalem, herkesin işine layık olanı mükâfat ve mücazatı yazmıştır. Eğri gidersen kalem de sana eğri yazar. Doğru gidersen kalem de kutluluğunu arttırır. Zulmedersen kötüsün, gerisin geriye gittin. Kalem bunu yazdı ve mürekkep kurudu. Adalette bulunursan saadete erersin, kalem bunu yazdı, mürekkebi bile kurudu. Elinle hırsızlık edersen cezanı çekersin. Kalem yazdı, mürekkebi bile kurudu. Şarap içersen sarhoş olursun. Kalem yazdı, mürekkebi bile kurudu. Reva görür müsün ki, Rabbim işten kalsın, bir şey yapamasın. ‘İş, benim elimden çıktı, bir şey yapamam artık. Benim yanıma bu kadar gelme, bu kadar sızlanma’ desin.

‘Kalem kurudu’ sözünün manası, ‘Benim yanımda adaletle sitem bir değildir. Ben hayırla şerrin arasına bir fark koydum. Kötüyle daha kötüyü de ayırdım’ demektir. Bir zerre bile sende edep hayayı arttırsa, dostunda bir zerre daha edepli olsan bil ki bu, Allah’ın lütfudur, ihsanıdır. O bir zerre senin kadrini arttırır. O bir zerre, harice dağ gibi ayak basar. ... ‘Kalem yazdı, mürekkebi kurudu’ sözünün manası, ‘Cefa ile vefa birdir’ demek değildir. ‘Cefaya karşılık cefa... Kalem yazdı, mürekkebi bile kurudu. O vefaya karşılık da vefa... Kalem yazdı, mürekkebi bile kurudu’ demektir. Af vardır, fakat ümit parlaklığı nerede ki kul, tanrıdan çekinmeyle yüzü ak olsun?”10

 Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

Dipnotlar:

1 Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, On Üçüncü Lem’a, On Birinci İşaret.
2 Bediüzzaman, Kur’an’ın her bir harfine verilen sevabı şöyle izah ediyor: “Kırk vecihle mucize ve her dakikada hiç olmazsa yüz milyonun dillerinde gezen, nur serpen ve her bir harfinde asgari olarak on sevap ve on hasene ve bazen on bin ve bazen de (Leyle-i Kadir sırrıyla) bir harfine otuz bin hasene ve meyve-i cennet ve nur-u berzah veren Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’dır.” (Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, Yirmi Altıncı Lem’a, Beşinci Rica)
3 En büyük düşman olan şeytanın mahiyetini, yaratılış hikmetini ve sıklıkla kullandığı tuzakları öğrenmek isteyenler, Bediüzzaman’ın Lem’alar isimli eserinin On Üçüncü Lem’a’sına başvurabilirler. İçimizdeki sinsi düşmana karşı etkin bir savaş stratejisinin anlatıldığı bu risalede, hemen herkesi, her gün kandıran bu görünmez düşmana karşı savaş ve savunma taktikleri de tartışılıyor.
4 Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, On İkinci Mektup.
5 Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, On Üçüncü Lem’a, İkinci İşaret.
6 Bediüzzaman, İşaratü’l-İ’caz adlı eserinde Thomas’ın sorusuna şöyle cevap veriyor: “O kâfirin cezası gayr-ı mütenahi (sonsuz) olduğu teslim edildiği takdirde, kısa bir zamanda irtikâp edilen (işlenen) o masiyet-i küfriyenin (inkâr günahlarının), gayr-ı mütenahi (sonsuz) bir cinayet olduğu altı cihetle sabittir: Birincisi: Küfür üzerine ölen bir kâfir, ebedi bir ömürle yaşayacak olursa o gayr-ı mütenahi (sonsuz) ömrünü behemehal (sürekli) küfürle geçireceği şüphesizdir. Çünkü kâfirin cevher-i ruhu (ruhunun cevheri) bozulmuştur. Bu itibarla, o bozulmuş olan kalbin gayr-ı mütenahi (sonsuz) bir cinayete istidadı vardır. Binaenaleyh, ebedi cezası, adalete muhalif (aykırı) değildir. İkincisi: O kâfirin masiyeti (günahı), mütenahi (sonlu) bir zamanda ise de gayr-ı mütenahi olan umum kâinatın, vahdaniyete olan şehadetlerine gayr-ı mütenahi bir cinayettir. Üçüncüsü: Küfür, gayr-ı mütenahi nimetlere küfran (nankörlük) olduğundan, gayr-ı mütenahi bir cinayettir. Dördüncüsü: Küfür, gayr-ı mütenahi olan zat ve sıfat-ı İlahiyeye (Allah’ın zat ve sıfatlarına karşı) cinayettir. Beşincisi: İnsanın vicdanı, zahiren (görünürde) mütenahi (sınırlı) ise de batınen ebede bakıyor ve ebedi istiyor. Bu itibarla, gayr-ı mütenahi hükmünde olan o vicdan, küfürle mülevves (bulaşmış) olarak mahvolur, gider. Altıncısı: Zıt, zıddına muanid (zıt) ise de çok hususlarda mümasil (benzer) olur. Binaenaleyh iman, lezaiz-i ebediyeyi (ebedi lezzetleri) ismar ettiği (netice verme) gibi, küfür de alam-ı elimeyi (acı elemleri) ve ebediyeyi ahirette intaç etmesi (netice vermesi), şe’nindendir. Bu altı cihetten çıkan netice ve gayr-ı mütenahi olan bir ceza, gayr-ı mütenahi bir cinayete karşı ayn-ı adalettir (tam adalettir).”
7 “Bir zaman, küçüklüğümde, hayalimden sordum: ‘Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonra ademe ve hiçliğe düşmesini mi istersin? Yoksa baki fakat adi ve meşakkatli bir vücudu mu istersin?’ dedim. Baktım, ikincisini arzulayıp birincisinden ‘Ah!’ çekti. ‘Cehennem de olsa beka isterim’ dedi. İşte, madem mahiyet-i insaniyenin bir hizmetkârı olan kuvve-i hayaliyeyi (hayal duygusunu) bu dünya lezzetleri tatmin etmiyor; elbette gayet cami mahiyet-i insaniye (kapsamlı insan fıtratı), ebediyetle fıtraten alâkadardır.” (Bediüzzaman Said Nursî, Asa-yı Musa, Sekizinci Meselenin Bir Hülasası)
8 Bediüzzaman Said Nursî, İşaratü’l-İ’caz, (Bakara Suresi 7. ayetin tefsiri).
9 Doğrusunu söylemek gerekirse Nursî’nin yorumu bana da ilginç gelmişti. Thomas’ın ebedi azaba şiddetli itirazı yaklaşık üç hafta boyunca sohbetimize konu olmuştu. Hakikati arama yolculuğunda büyük bir kaya gibi önümüzü tıkamıştı. Thomas’ın itirazına cevap bulmak için her zaman olduğu gibi Kur’an hakikatlerinin bu asırdaki hakiki üstadı olan Bediüzzaman’a başvurmuştum. Nur külliyatında cehennemle ilgili bütün bahisleri bulup bir defa daha dikkatlice okumuştum. Cehennem azabına alışkanlık peyda etmekle ilgili yoruma rast geldiğimde, elmas bulmuş gibi sevinmiştim. Bediüzzaman bir müşkülümüzü daha halletmişti.
10 Mevlana, Mesnevi, Cilt: 5, s. 165-167.

 

Hayatını Kur’anı Çürütmeye Adayan Abu Leheb’in Ölümüyle Kur’anı Teyit Etmesi


Hayatını Kur’anı Çürütmeye Adayan Abu Leheb’in Ölümüyle Kur’anı Teyit Etmesi

 “Ebu Leheb’in elleri kurusun. Zaten kurudu. Ona ne malı fayda verdi ne de kazandığı. O, bir alevli ateşe girecektir. Boynunda bükülmüş hurma liflerinden bir ip olduğu hâlde sırtında odun taşıyarak karısı da (o ateşe girecektir).”

(Tebbet Suresi, 111:1-5)

 “İşte pek çok itirazat (itirazlar) ve tenkidata (tenkitlere) maruz ve en küçük bir hatasından dolayı davasını kaybedecek bir zatın lisanından böyle tereddütsüz, kemal-i ciddiyet (büyük bir ciddiyet) ve emniyetle (korkusuzca) ve kuvvetli bir vüsuku (doğruluğuna inanarak söylediğini) ihsas eden (hissettiren) bir tarzda, böyle ihbarat-ı gaybiye (gaybî haberler) katiyen gösterir ki, o zât, Üstad-ı Ezelî’sinden ders alıyor, sonra söylüyor.”

(Bediüzzaman)

 

Thomas’a Kur’an’ın beş gaybî mucizesini anlatacaktım. Geçen hafta sadece ikisini aktarabilmiştim. Bu hafta diğerlerini paylaşacaktım. Ancak paylaşacağım ayetin kıymetini tam takdir etmesi için bir soru sorarak başladık sohbetimize:

– Seninle yaklaşık bir yıldır Allah’ın varlığını müzakere ediyoruz. Sen çok dikkatli bir şekilde anlattıklarımı irdeliyorsun. Makul bulmadığın şeyleri şiddetle eleştiriyorsun. Delil olarak sunduğum şeyleri çürütmeye çalışıyorsun. Varsayalım ki sen Hz. Peygamber (a.s.m.) zamanında yaşıyorsun. Doğrudan doğruya Hz. Peygamber (a.s.m.) ile muhatap oluyorsun ve Hz. Muhammed’in (a.s.m.) bilerek veya bilmeden insanları kandırdığına inanıyorsun. Ne yapardın?

– Muhammed’in söz ve davranışlarını inceler, çelişki bulmaya çalışırdım.

– Güzel! Biliyoruz ki Hz. Muhammed (a.s.m.) bir kişinin Müslüman olması için dil ile kelime-i şehadet şartını yeterli görmüştür. Müslüman olmadığı hâlde Müslüman olduğunu söyleyen, yani münafık olan kişiyi bile deşifre etmemiştir. Kimseye de böyle bir yetki vermemiştir. “Şeriat, zahire göre hükmeder” o zamandan beri esaslı bir prensip olmuştur, İslam hukukunda... Hatta bir seferinde, savaş esnasında yere düştükten sonra kelime-i şehadet getiren kişiyi öldüren Halid b. Velid’i hesaba çeken Peygamber’imiz (a.s.m.) Hz. Halid’in, “Korktu da bundan dolayı kelime-i şehadet getirdi” demesi üzerine, “Kalbini yarıp baktın mı?” diyerek yaptığının yanlış olduğunu söylemiştir.1

Şimdi, biraz önceki kurgusal senaryomuza devam edelim. İslam’ın iman konusundaki hükmünü bilen biri olarak Hz. Muhammed’in (a.s.m.) senin hakkında bir öngörüde bulduğunu düşünelim. Sana hiç iflah olamayacağını ve imansız olarak ölüp cehenneme gideceğini söylediğini farz edelim. Bu öngörüyü duyunca ne yapardın?

– Hı... Kolay bir soru. Sadece laf olsun diye kelime-i şehadeti getirirdim. Müslüman olduğumu söylerdim. Böylece Kur’an’ın öngörüsünün yanlış olduğunu ispat ederdim.

– Bu cevabı aklında tut. Şimdi sana Kur’an’ın benzer bir öngörüsünden bahsedeceğim. Hz. Muhammed’in (a.s.m.) Ebu Leheb isimli bir amcası vardı. Gerçi neseben ona çok yakındı; ama fikren aralarında hiçbir yakınlık yoktu. Hz. Peygamber’in (a.s.m.) davasına en şiddetle karşı çıkanların başını çekiyordu. Müşriklerle işbirliği içinde Hz. Muhammed’i ve davasını yok etmek için var gücüyle çalışıyordu. Hanımı da kocasının yolunu takip ediyor ve Hz. Peygamber’in (a.s.m.) yoluna dikenli otlar ve ağaçlar serpiyordu. Bu kıyasıya mücadele devam ederken Tebbet Suresi nazil oldu. Hem Ebu Leheb hem de karısının cehennemlik olacağını haber verdi: “Ebu Leheb’in elleri kurusun. Zaten kurudu. Ona ne malı fayda verdi ne de kazandığı. O, bir alevli ateşe girecektir. Boynunda bükülmüş hurma liflerinden bir ip olduğu hâlde sırtında odun taşıyarak karısı da (o ateşe girecektir).” (Tebbet Suresi, 111:1-5)

Allah, bu surede çok açık bir şekilde Ebu Leheb ve karısının imana gelmeyeceklerini ve bunun neticesinde cehenneme gireceklerini söylüyor.2 Ebu Leheb bu surenin inmesinden yaklaşık 10 sene sonra iman etmeksizin öldü. Bütün hayatını Kur’an’ı çürütmek için harcayan Ebu Leheb, garip bir şekilde, imansız ölümüyle Kur’an’ın ilahî kelam olduğunu teyit etmiş oldu. Bütün âleme, Kur’an’ın bu gaybî haberinin doğru olduğunu gösterdi. Kur’an’ın nurunu söndürmek uğruna bütün ömrünü harcarken imansız ölümüyle o nurun daha da parlamasına vesile oldu.

Doğrusu, Ebu Leheb’in hikâyesini okuduğumda hep hayret ederim. Kur’an’ı yok etmek için her yolu deneyen biri, nasıl oldu da kendisi hakkında inen sureyi çürütecek bir yolu tercih etmedi? On yıl boyunca hiç mi böyle davranmak aklından geçmedi? Birçok azılı Kur’an düşmanının sonradan imana gelmesi gibi, Ebu Leheb de imana gelebilirdi. En azından ortaya çıkıp lafzen Müslüman olduğunu söyleyebilirdi. Böyle yapsaydı diğer müşrikler Tebbet Suresi’nin yanlışlandığını ve dolayısıyla onun Allah kelamı olamayacağını görürlerdi. Ebu Leheb Kur’an’ı çürütmüş olurdu. Çünkü geçmiş ve geleceği bilen Allah’tan gelen hiçbir ayet yanlış olamazdı. Ebu Leheb, sadece diliyle kelime-i şehadeti getirip bu yanlışlığı gösterebilirdi. Tek bir cümleyle düşmanını mağlup edebilirdi. Ancak garip bir şekilde, Ebu Leheb bu yolu seçmedi. Demek ki Kur’an’ın bu öngörüsü Allah’tan gelmişti. Allah, gaybı bildiğini, bu öngörüyle bize göstermişti.

– Sen öngörünün doğru çıktığını varsayıyorsun. Ebu Leheb’i cehennemde görmüş gibi konuşuyorsun. Oysa cehenneme gidip gitmediğini ispat edemeyiz. O hâlde, bu öngörünün ne yanlışlığı ne de doğruluğu ispatlanır. Bu nedenle de bizim için bir kıymeti yoktur.

– Hem İslam’ın hükümlerini hem de Ebu Leheb’in hayatını bilen hiç kimse senin yaptığın itirazı makul görmez. Çünkü ne Kur’an’da ne hadiste ismen bir müminden bahsedilip cehennemde yanacağı haber verilmemiştir. Aksine, iman ettikten sonra günah işleyen birinin, her zaman samimi tövbe ve istiğfar ile cehennemden kurtulabileceği söylenmiştir. Hem de Tebbet Suresi iman etmemekte direnen biri için inmişti. İnkârdaki inadının devam edeceğini ve sonunda bu inkârından dolayı cehenneme gideceğini haber vermişti. Nitekim dediği gibi de oldu.

– Bence bu sıradan bir öngörü. Muhammed, Ebu Leheb’in fikrinde sabit olduğunu ve hiçbir zaman ikna olamayacağını anlamış ve böyle bir öngörüde bulunmuştu. Seninle bir yıldan beri müzakere yapıyoruz. Ben de şu öngörüde bulunabilirim: Furkan hiçbir zaman ateist olmayacak. Büyük ihtimalle öngörüm doğru çıkacak. Buna dayanarak benim peygamber olduğum söylenebilir mi?

– Hayret! Birkaç dakika önce söylediğini unutmuşa benziyorsun. Hafızanın bu kadar zayıf olduğuna inanmıyorum. Kendinle açıkça çelişiyorsun. Biraz önce kurgusal olarak sorduğum aynı sorulara verdiğin cevaplarla, şimdiki cevapların birbirine uymuyor. Senin öngörüne gelince bence de doğru çıkacak. Ancak doğru çıkması senin peygamberliğine değil, Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliğine delil olur. Çünkü sen ve senin gibi binlerce kişinin sorduğu sorulara, aşılamaya çalıştığı şüphelere, bilimsellik kisvesiyle yaptığı telkinlere rağmen Hz. Muhammed’e (a.s.m.) tabi olmaya devam ediyorum ve edeceğim. Bu da onun davasının sağlamlığına, burhanlarının kuvvetli olduğuna delil olur.

– Bence bir sonraki öngörüye geçelim.

– Bir sonrakine geçeceğim. Ancak yine çeşitli gerekçeler bulup hepsini reddedebilirsin. Sonuçta her şey senin özgür iradenle neyi tercih ettiğine bağlı. Bir gerekçeyle inkâr etmeyi tercih etmişsen şu anda mucize göstersem bile bir bahane bulup inkârına devam edebilirsin. Nitekim Hz. Muhammed (a.s.m.) inkâr edenlere mucizeler göstermesine rağmen birçok kişi inkârda devam etmişti. Hatta “şakk-ı kamer” diye bilinen mucizede, bir parmağının işaretiyle ayı ikiye böldüğünde, münkirler mucizeyi inkâr etmemişler; “Muhammed’in sihri semaya da etki etti” deyip inkârlarına devam etmişler. Kur’an inkârda inat eden birine hiçbir delil ve mucizenin fayda vermeyeceğini şu ayetiyle haber veriyor: “...Her türlü mucizeyi görseler de onlara inanmazlar. Hatta tartışmak üzere sana geldiklerinde inkâr edenler, ‘Bu (Kur’an) evvelkilerin masallarından başka bir şey değil’ derler.” (Enam Suresi, 6:25)

 

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

 

Dipnotlar:

1 Ebu Davud, Cihad 95; İbn Mace, Fiten 1.
2 Hz. Ebu Bekir’den rivayet edildiğine göre, Tebbet Suresi’nin nazil olmasından sonra Ebu Leheb’in karısı Ümmü Cemil, Hz. Peygamber’i (a.s.m.) öldürmek için bir taş alıp Mescid-i Haram’a gider. Ebu Bekir ile Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam, orada oturmaktadırlar. Ümmü Cemil, Ebu Bekr-i Sıddık’ı görüp sorar: “Ya Eba Bekir! Senin arkadaşın nerede? Ben işitmişim ki beni hicvetmiş. Onu görürsem, bu taşı ağzına vuracağım.” Yanında iken Hazret-i Peygamber Aleyhissalatü Vesselamı görmemiş. (Bu rivayet şu kaynaklarda geçiyor: Kadı Iyaz, eş-Şifa, 1:349; Hafacî, Şerhu’ş-Şifa, 3: 233; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 1:353; İbni Hibban, Sahih, 8:152; el-Hâkim, el-Müstedrek, 2:361) Elbette, hıfz-ı İlâhîde (Allah’ın korumasında) olan bir Sultan-ı Levlâk’ı, böyle bir Cehennem oduncusu, onun huzuruna girip göremez. Ağzına mı düşmüş?” (Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, On Dokuzuncu Mektup)
 

Hiçbirşeye İhtiyacı Olmayan Allah İnsanları Niye Yaratmış?


Hiçbirşeye İhtiyacı Olmayan Allah İnsanları Niye Yaratmış?

 

Senin inandığın Allah, hiçbir şeye muhtaç değil. Demek ki kâinatı ve insanı da yaratmak mecburiyeti veya ihtiyacı yoktu. O hâlde niye yarattı her şeyi?

– Bir hadis-i kudside Allah şöyle diyor: “Ben gizli bir hazineydim. Bilinmek, tanınmak istedim, bundan dolayı da Beni tanımaları, gizli güzellik ve mükemmelliğimi bilmeleri için varlıkları yarattım.” Demek ki yaratılışın asıl gayesi, Allah’ın kendini bize tanıtması ve bildirmesidir. Nasıl ki mükemmel maharetleri olan bir sanatkâr, mecbur olmadığı hâlde, sanat eserleri yaparak sanatını görmekten ve başkalarına göstermekten zevk alıyor; Cenab-ı Hak da her şeyi yoktan varlık alemine çıkararak, kendi sanatını hem bizatihi, hem de şuurlu varlıkların nazarıyla müşahede eder.1

– Yaratıcı’yı insana benzetmek yanlış değil mi? Sen her zaman Yaratıcı’nın her şeyden ve herkesten farklı olduğunu söylüyorsun.

– Haklısın, Yaratıcı hiçbir şeye benzemez. Her şey O’nun isimlerine ayna olur veya O’nun isimlerinin gölgesidir. Aynadaki misal ile asıl arasında şeklen benzerlik olması, onların gerçekte birbirinin aynısı olduğu manasına gelmez. Gölgen sana benzemekle beraber, senden sonsuz derece farklı bir varlıktır. Gölgenin varlığı, gölgesi olduğu şeyin varlığına bağlı olduğu gibi kâinatın varlığı da gölgesi olduğu İlahî isimlere bağlıdır. Bu anlamda, insan da Allah’ın isimlerine çok kapsamlı bir ayinedarlık eder. Allah, bize verdiği gölge niteliğindeki fiillerle, kendini bize tanıtıyor. Böylece Allah’ı bir derece anlayabiliyoruz.

– Bence söylediğin şeyler Yaratıcı’nın insan gibi olduğunu düşünmektir. Yaratıcı hiçbir şekilde insanlarla benzer sıfatlara sahip olmamalı.

– İslam’a göre Allah’ın iki türlü sıfatı var. Zatî ve sübutî. Birincisi, sadece Allah’a mahsustur. İkincisi insanda da zayıf bir gölge şeklinde bulunur. Allah’ın altı zatî sıfatı vardır: Vücud (var olmak), kıdem (ezeli olmak), beka (ebedi olmak), vahdaniyet (tek olmak), muhalefetün li’l-havadis (sonradan olanlara benzememek) ve kıyam binefsihi (varlığı kendinden olmak). Bu sıfatlar sadece Allah’a mahsus oldukları için gerçek manada mahiyetlerini idrak etmek bizim kapasitemizin ötesindedir. Bu sıfatların hiçbir benzeri olmadığı için herhangi bir şeyi referans vererek kavrama imkânımız yok.

Allah’ın sübutî sıfatları ise sekiz tanedir: Hayat, ilim, sem’ (her şeyi işitmek), basar (her şeyi görmek), irade (dilediğini yapabilmek), kudret (güç ve kuvvet sahibi olmak), kelam (konuşmak) ve tekvin (yaratmak). İslam’a göre Allah’ın sübutî sıfatları insanda da görülür. Daha da önemlisi, insan bu sıfatlar sayesinde Rabbini daha iyi anlama imkânına sahip olur. Allah Malik’tir, diyoruz; yani her şeyin sahibidir. Biz de geçici ve kısmî dahi olsa bir şeylere sahiplik iddia ediyoruz. “Benim evim, benim arabam” diyoruz. Bu sahiplik düşüncesiyle, Allah’ın malikiyetini anlıyoruz. Çünkü küçük bir eve kısmen sahip olmakla bütün âlemlerin sahibi olmanın ne demek olduğunu daha iyi anlıyoruz. Dolayısıyla bizim fiillerimizle, Allah’ın fiilleri arasında gölge-asıl arasındaki fark kadar fark vardır. Ancak bize verilen meziyetlerle Rabbimizi tanıyabiliriz.

– İnsan aciz, kusurlu, ölümcül bir varlık iken nasıl biraz önce saydığın sıfatlara sahip olabilir? Hem de bu sıfatlarla bir İlah’ın aynası nasıl olur?

– İnsan Allah’a değil, Allah’ın isimlerine üç şekilde ayinedir.2 Birincisi, nasıl ki karanlık, lambanın ışığını fark ettirir, insan da sonsuz acizliği ve sonsuz fakirliğiyle, sonsuz kudret ve rahmet sahibini gösterir. Tıpkı yeni doğan bir bebeğin aciz ve muhtaç oluşunu bilip kendisinden daha kuvvetli birine sığınması gibi. Bebek ne yapıyor? Ağlayarak yardım talep ediyor. İnsan da gerçek manada aciz ve fakir olduğunu anladığı oranda, Ganî, Kerîm ve Kadîr olan Rabbine iltica eder. İnsan, aciz olmasına ve fakirliğine rağmen bitkiler, hayvanlar, dağlar ve denizler, hatta güneş ve ay ona hizmetkârdır. Bu nasıl olabilir? Demek ki perde arkasında sonsuz kudret, sonsuz ilim ve sonsuz rahmet sahibi bir Zat var, bunları gerçekleştiriyor.

İkinci tür ayinedarlık ise insana verilen çok sınırlı ilim, kudret, görmek, işitmek, sahip olmak gibi sıfatlar. İşte bu numuneler, Allah’ın sübutî sıfatlarını insanın üzerinde yansıtmasıdır. İnsana bu sıfatları bildirmesidir. Örneğin, kendine bir mesken inşa eden bir insan diyebilir ki “Nasıl bu evi yaptım, yapmasını biliyorum, görüyorum ve onun malikiyim, aynı zamanda onu idare ediyorum; öyle de şu koca kâinat sarayının bir ustası var, o usta onu bilir, görür, yapar, idare eder.”3

Üçüncü ayinedarlık ise İlahî isimlerin nakışlarının insan üstünde yansımasıdır. İnsan, kendisine verilen maddî ve manevî cihazlar, cevherler, hisler ve heveslerle Allah’ın birçok ismine ayine olur. Denilebilir ki Allah’ın isimlerinin en güzel nakışları insanda tecelli eder.

– Anladım. Yaratılışın sebebiyle ilgili soruya geri dönelim istersen. Anlattıklarına göre, Yaratıcı kendini tanıttırmak için her şeyi yaratmış. Şuurlu varlıkları da eserlerini görüp takdir etsin diye var etmiş. Melekler bu işi görebilirdi. Niye insan diye ayrı bir varlık yaratmış?

– Kur’an, ilk insan olan Hz. Âdem’in yaratılış kıssasıyla bu soruna cevap veriyor: “Düşün ki Rabbin meleklere: ‘Muhakkak Ben, yeryüzünde bir halife tayin edeceğim’ dediği vakit, ‘Biz, seni tesbih ve takdis edip dururken orada fesat çıkaracak ve kanlar akıtacak bir yaratık mı yaratacaksın?’ dediler. ‘Herhâlde Ben sizin bilmeyeceğiniz şeyleri bilirim!’ buyurdu ve Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra o isimlerin delalet ettiği şeyleri meleklere gösterip ‘Haydi davanızda doğru iseniz Bana şunları isimleriyle haber verin!’ buyurdu. Melekler, ‘Seni bütün eksikliklerden tenzih ederiz Ya Rab! Bizim için Sen’in bize bildirdiğinden başka bilgi mümkün değildir. O her şeyi bilen hüküm sahibi sadece Sensin, Sen!’ dediler. ‘Ey Âdem, bunlara onları isimleriyle haber ver!’ buyurdu. Bu emir üzerine Âdem, onlara isimleriyle bunları haber verince buyurdu ki: ‘Size demedim mi Ben herhâlde göklerin ve yerin sırrını bilirim! Ve sizin açıkladığınız ve gizlediğiniz şeyleri de biliyorum!’ Ve o vakit meleklere ‘Âdem için secde edin!’ dedik, derhâl secde ettiler. Ancak İblis dayattı, kibrine yediremedi, zaten o kâfirlerden idi.” (Bakara Suresi, 2:30-34)

– Anladığım kadarıyla Âdem’i meleklerden üstün kılan isimleri bilmesiydi. İsimleri bilmekten kasıt nedir?

– İslam’a göre kâinattaki her şey Allah’ın isimlerinin yansımasıdır. Bazı İslam âlimlerine göre Hz. Âdem’e (a.s.) varlıkların bilgisi ve onların kaynağı olan İlahî isimler öğretildi. Dolayısıyla, Hz. Âdem’in (a.s.) meleklere üstünlüğü esmanın bilgisinden kaynaklanıyordu. Aynı şekilde, her âdemoğlu kâinatı ve Kur’an’ı inceleyerek edindiği esma bilgisine göre yükselir; hatta melekleri dahi geçecek bir konuma gelebilir.4

– Aynı bilgi neden meleklere verilmedi?

– Meleklerin kapasiteleri bütün isimleri kaldıramadığından. Ayet, insanın meleklerden çok daha üstün bir kapasiteyle yaratıldığına işaret ediyor. Meleklere Hz. Âdem’e secde etmelerinin emredilmesi bu sırdandır.

– Sözünü ettiğin kapasite farkını açıklayabilir misin?

– En önemli fark insanda cüzî irade, nefis ve benlik (ene) duygusunun bulunmasıdır. Meleklerde bunlar yok. Bu donanımlar sayesinde insan meleklerin ötesinde Rabbini anlayabilir ve O’na kapsamlı bir kulluk yapabilir.

– Melekler şuurlu varlıklar olduklarına göre onlar da anlayabiliyorlar. İnsanın Yaratıcı’yı daha iyi anladığını nasıl söyleyebiliriz?

– Hayatında hiç inşaat yapmamış bir insanla, hayatı inşaatlarda geçen bir inşaat ustasını düşün. Bunların ikisi de muhteşem bir saray görsünler. Hangisi sarayın ustasının maharetlerini daha iyi anlayıp takdir eder?

– Elbette, usta anlar.

– İşte, aynen bu misalde olduğu gibi melekler, Allah’ın icraatlarına gözlemcilik yaparlar; ama insanlar kendi yaptıkları küçük eserlerle, Allah’ın azametli eserlerini kıyaslar ve O’nun ne kadar âli vasıflara sahip olduğunu anlarlar, O’nun sıfatlarını daha iyi idrak ederler.

– O hâlde Yaratıcı meleklerden bile daha kapasiteli olan insanları niye cehenneme atıyor? Herkesi ebediyen cennete koysa olmaz mı?

– Cennet öyle sandığın gibi ucuz değil, cehennem de lüzumsuz değildir.

– İslam, mensuplarına cennet anahtarı dağıtıyor, muhaliflerini de cehennemle tehdit ediyor. Öyle değil mi?

– Senin dediğini Orta Çağ’da Hıristiyanlık yapıyordu. İslam işi bu kadar basite indirgemiyor. Kur’an, insanın bu dünyaya imtihan için gönderildiğini ifade ediyor: “O, hanginizin daha güzel davranacağı hususunda sizi imtihan etmek için gökleri ve yeri altı günde yarattı.” (Hud Suresi, 11:7) “Biz yeryüzünde olan şeyleri ona bir süs yaptık ki insanları imtihan edelim: Hangisi daha güzel bir amel yapacak?” (Kehf Suresi, 18:7)

– İnsanın imtihanı nasıl oluyor? Bir olan Yaratıcı’ya inanmak yetiyor mu imtihanı geçmek için?

– İnsanın imtihanı kendisine verilen nefis, ene ve ruhanî duyguları nasıl kullandığına bağlıdır. İnsan, cüzî iradesini kötüye kullanıp isyana ve günaha girebildiği gibi Rabbinin emirlerini dinleyip sırat-ı müstakim, diye tabir ettiğimiz Kur’anî yolu da takip edebilir. Allah’a iman etmek imtihanın farkına varmaktır. Bunun sadece başlangıç olduğunu Kur’an şöyle açıklıyor: “İnsanlar, ‘İnandık!’ demeleriyle bırakılıp da imtihan edilmeyeceklerini mi sandılar?” (Ankebut Suresi, 29:2)

– Demek ki sadece inanç yetmiyor. İslam, inandığı gibi amel etmeyi de imtihanı geçmek için zorunlu koşul olarak görüyor, öyle mi?

– Doğru anlamışsın. Kur’an’da imandan sonra üzerine en çok vurgu yapılan iki kavram “takva” ve “amel-i salih”tir. Takva, Allah’ın yasakladıkları şeylerden sakınmak; yani yapma, dediklerini yapmamaktır. Amel-i salih ise Allah’ın emrettiklerini yapmaktır. Kur’an, takva ve amel-i salih üzerine kurulu olmayan bir hayatı, uçurumun kenarına kurulmuş bir binaya benzetir: “Binasını takva (Allah’a karşı gelmekten sakınmak) ve O’nun rızasını kazanmak temeli üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa binasını çökmeye yüz tutmuş bir yerin kenarına kurup onunla birlikte kendisi de cehennem ateşine yuvarlanan kimse mi?” (Tevbe Suresi, 9:109) Allah, iman edip güzel amel işleyenlerin mükâfat göreceğini söylüyor: “Buna karşılık, gerçek imana erişen, dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koyan ve Rablerine alçak gönüllülükle boyun eğen kimseler; cennetlik olanlar, orada yerleşip sonsuza kadar yaşayacak olanlar, işte böyleleridir.” (Hud Suresi, 11:23)

Kur’an’da kendini her sure başında Rahman ve Rahim olarak tanıtan bir Yaratıcı nasıl olur ki az bir delil karşılığında inanmayanları ebediyen cehenneme atar? Rasyonel bir insan mevcut delillere baktığında Yaratıcı’nın varlığına ulaşamaz.

– Rabbimizin varlığını gösteren hadsiz deliller vardır. Doğrusu gözünü açan biri için gün ortasında bulutsuz bir havada güneşin varlığını inkâr etmek ne kadar zorsa Allah’ın varlığını inkâr etmek daha da zordur. Hadsiz parçacıklarda yansıyan parıldamalar nasıl güneşi gösteriyorsa kâinattaki her şey de Rabbimizin varlığının emsalsiz parıltılarını, taklit edilmez imzasını gösterir. Hatta Rabbimizi bildiren deliller görünen eşya ile de sınırlı değil. Başımıza gelen bin bir halet dahi Rabbimizi bildiren ayetlerdir. Kur’an bu tür delillerin artarak devam edeceğini söylüyor: “İleride Biz onlara hem ufuklarda (kendilerinin bulunduğu Harem sınırları dışında), hem kendi nefislerinde delillerimizi öyle göstereceğiz ki sonunda onun gerçek olduğu kendilerine açıkça belli olacak. Rabbinin her şeye şahit olması kâfi değil mi?” (Fusilet Suresi, 41:3)

– Ben delil falan göremiyorum.

– Hata senin değil; taktığın gözlükte problem var. Seküler bilim ve dinsiz felsefe sana her şeyi kapkara gösteren gözlükler taktırmış. Bu nedenle hiçbir şey göremiyorsun. Kur’an tezgâhında yapılmış iman gözlüklerini taktığında her şey senin için delil olacaktır. Rabbini bildiren sonsuz ayetler karşısında hayrete düşecek ve secdeye kapanacaksın. Sana verilen çok kıymetli hediyeler için teşekkür edeceksin. Rabbinin her türlü kusur ve noksandan münezzeh olduğunu bütün âleme ilan edeceksin. Doğrusu, iman edenlerin günde beş defa Rablerinin huzuruna gitmesi bu sırdandır. Gerçi, beş vakit namaz mecburidir. İnsan imtihan gereği olarak mecbur edilmeseydi bile Rabbinin ayetlerini müşahede eden her mümin, hayret, hayranlık ve şükranını namazla İlahî dergâha takdim ederdi.

– Bence eğer bir Yaratıcı varsa ve bizim inanmamızı istiyorsa Kendini bize gösterirdi. Bir öğretmen kendini öğrencilerden saklayarak imtihan yapar mı hiç?

– Kullandığın örnek tam oturmuyor. Bir öğretmen tahtanın bir yanına soruları öte yanına cevaplarını yazsa sonra da imtihan yapsa hiç mantıklı olur mu?

– Hayır olmaz.

– Öyle olduğu gibi Allah bizi Kendi varlığına iman etmekle imtihan etse hem de kendini bize gösterse makul olmaz. Allah’ın Kendini bize göstermesi imtihan sırrına aykırı olur.

– Bence, Yaratıcı varsa Kendini bize gösterirdi, sonra da bize bir kısım emir ve yasaklar gönderirdi. Bizi onlara uyup uymamakla imtihan ederdi. Bu durumda insanların yüzde 99’u iman ederdi.

– Niye yüzde 99’u iman ederdi? Çünkü insanlar kendilerini iman etmek mecburiyetinde hissederdi. Oysa Allah insanların mecburiyet altında karar vermelerini istemiyor. Herkese cüzî irade vermiş. Hiçbir baskı altında kalmaksızın kendi iradeleriyle karar vermelerini istemiş. “Allah dileseydi, elbette onları (inkâr edenleri) hidayet üzere toplardı.” (En’am Suresi, 6:35)

– Kur’an’dan öğrendiğim kadarıyla imtihanın en önemli sorusu, olmazsa olmaz olanı, Allah’ın varlığıyla ilgili. Örneğin, iman eden birinin, kötü amelleri varsa bir süre cehennemde kalacak, sonra cennete girecek; ama imanı olmayan, benim gibi ateist biri, istediği kadar güzel ameli olsun, ebediyen cehennemi boylayacak. “Allah var mı?” sorusuna “Evet” diyen cennete gidecek, “Hayır” diyen ise ebediyen cehenneme. İman neden bu kadar önemli, anlayamıyorum.

– Öncelikle şunu söyleyeyim, imanlı olan biri, iyi amel ile imanını kuvvetli kılmazsa ölüm esnasında imanını şeytana kaptırabilir. Dolayısıyla, amelsiz iman, sahibine pek fayda vermez. İman, dediğim; “Allah var mı?” sorusunu “Evet” diye cevap vermekten ibaret değil. İman imtihanı, iki şıklı basit bir soru değil. Aksine, iman bir çekirdek gibi olan insandaki müthiş potansiyeli ortaya çıkarıp insanı kâinat kadar kıymetli kılan müthiş bir nur ve kuvvettir.

– Ne demek istiyorsun? Hiçbir şey anlamadım.

– Müsaade edersen, açıklayayım. İman, insanın Rabbiyle kurduğu irtibattır.5Rabbini bulup O’nun kuvvet ve kudretine dayanmaktır. İnsan, görünürde et ve kemikten oluşmuştur. Aciz bir hayvan iken iman nuruyla Allah’ın harikulade bir sanat eseri olmuştur. Kullanılmış eşyaları satan Goodwill’de bir tablo görsen 3-5 dolar değer biçersin. Ne vakit, tablonun üstünde Picasso’nun imzasını görsen yani tablonun Picasso ile irtibatını anlasan aynı tablo senin için milyon dolar değerinde olur. Aynen bu örnekteki gibi imanla her bir insanın Allah’ın eşsiz sanat eseri olduğu anlaşılır. Bu irtibatın anlaşılması, her şeye çok yüksek bir kıymet kazandırır. İnsan bütün varlıkların ötesinde bir makama yükselir ve Rabbinin cennete namzet has bir misafiri olur. İnkâr ise insanın Rabbiyle bağını kopardığı için onu ebedi idama mahkûm, aciz bir hayvan derecesine düşürür. İnsanın değerini elmastan kömür seviyesine düşürür. Kur’an’da Hz. Âdem (a.s.) ile ilgili ayet, insanın yaratılış gayesinin Allah’ın isimlerini okumak ve okutmak olduğunu gösteriyor. İman nuruyla insan, hem her şeydeki isimleri okur hem de kendi üstündeki isimleri başkasına okutur. Yani yaratılış gayesini yerine getirir.

– Sen imanlı insanları çok daha üstün mü görüyorsun?

– Ben, imanla, bütün insanları üstün görüyorum. Her bir insan “eşrefü’l-mahlûkattır”. Her bir insan bütün varlıkların üstünde bir şerefe sahiptir. Teni, ırkı veya dininin farklı olması önemli değil. Kur’an, her insanın en güzel şekilde yaratıldığını söylüyor. Ancak mümin imanla daha da yüksek bir makama yükseliyor. İman sayesinde, insan bütün varlıklara şerefli bir sultan olur. Melekleri dahi geçen makamlara yükselir. İnsan, imanla bir bebek gibi aciz ve fakir olduğunu anlar ve Rabbinin rahmetine, kudretine dayanır, böylece her türlü arzu ve ihtiyaçlarını giderir. Rabbinin ebedi saadet saraylarında krallar gibi bir hayat yaşar.

Oysa Rabbini inkâr eden, kendi sönük kuvvet ve kudretine dayanır. Kısa bir süre için muradına erse de ebedi sıkıntı ve azaba duçar olur. Bediüzzaman, imanın ne olduğunu şu veciz ifadeyle özetliyor: “İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakiki imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre, hadisatın (hadiselerin) tazyikatından (baskılarından) kurtulabilir… İman tevhidi, tevhit teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dareyni (iki cihan saadeti) iktiza eder (gerektirir).”6

Yani imanla insan, sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz rahmet sahibi olan Rabbini bulur. Kendi hayatı dâhil, atomlardan yıldızlara kadar her şeyin, Rabbinin eseri olduğunu ve O’nun kontrolünde bulunduğunu anlar. Üzerine düşeni yaptıktan sonra Rabbinin kudret, rahmet ve hikmetine teslim olur. “Görelim Mevla’m neyler, neylerse güzel eyler” der. Kendisi için her ne takdir edilirse edilsin sabır ve şükürle karşılık verir. Hem bu dünyada hem de ahirette gerçek mutluluğa ulaşır.

– Sen Allah’ın varlığına yüzde 100 mü inanıyorsun yoksa yüzde 99 mu?

– Yüzde 100. Varlığından zerre kadar şüphem yok.

– Nasıl olabilir ki? İnsan görmediği bir şeyden bu kadar emin olabilir mi? Bu güvenle inanabilir mi?

– Beden gözüyle Allah’ı görmüyorum, ancak “akıl ve kalp gözleriyle” baktığımda her şey, her an O’nu gösteriyor. Bazen gafletle O’nu gösteren ayetlere gözümü kapadığımda O’nun varlığını yüzde 100 hissettiğimi söyleyemem. Hatta bazen O’ndan tamamen gafil de olabilirim. Bir kul olarak gayretim, mümkün olduğunca gafletten sıyrılıp Rabbimi bildiren ayetleri görmek ve O’nun varlığını neredeyse yüzde 100 hissetmektir.

– İmanında bu kesinliğe nasıl ulaştın merak ediyorum. Bence hiç kimse yüzde 100 iman edemez.

– Karşıda gördüğün binanın bir insan (veya insanlar) tarafından, doğrudan doğruya veya aletler kullanılarak inşa edildiğine inancın ne kadardır?

– Yüzde 99 küsur; ancak yüzde 100 değil.

– İşte benim Rabbime olan inancım, senin beden gözüyle görmemene rağmen aklen o binanın bir insan tarafından inşa edildiğine olan imanından daha kuvvetlidir. Çünkü o binayı, başka varlıklar, mesela cinler, yapmış olabilir veya Allah kudretiyle mucizevi bir şekilde var etmiş olabilir. Az dahi olsa böyle bir ihtimal var. Ancak bütün zerreleri birbiriyle kenetlenmiş, muhteşem kâinat sarayını sonsuz kudret ve sonsuz ilim sahibi Rabbimden başka hiç kimse inşa etmiş olamaz. Mantıken ancak sonsuz sıfatların sahibi tek bir Zat olabileceği için ben yüzde 100 bir eminlikle kâinat sarayının Rabbine iman edebilirim ve ediyorum. Karşımdaki binanın akıl, ilim ve kudret sahibi bir ustanın eseri oluşuna inandığımdan daha yüksek bir eminlik derecesinde şu kâinat sarayının sonsuz ilim, sonsuz kudret, sonsuz hikmet ve sonsuz rahmet sahibi bir Rabbin eseri olduğuna inanıyorum.

Sana biraz özel bir soru soracağım. İster cevap ver, istersen verme. Seninle Allah’ın varlığını müzakere ederken zayıf gördüğün delilleri çürütmeye çalışıyor, kuvvetli bulduklarını geçiştiriyorsun. Rasyonel biri olarak Allah’ın varlığına taraftar olman gerekirken âdeta var olmadığını arzular gibi bir durumun var.

– Doğrusunu söylemek gerekirse gerçekten varsa Allah’ı bulup iman etmek istiyorum. Ancak körü körüne bir iman yerine, sağlam delillere dayalı bir imanı tercih ederim. Yani rasyonel biri olarak Allah’ın varlığının taraftarıyım. Birçok soru ve şüphelerim var. Onların tatminkâr cevaplarını bulmadan, iman etmek istemiyorum.

– Neden Allah’ın varlığına taraftarsın?

– Gayet açık. Allah varsa benim için ebediyet de olabilir. Kim ebedi yaşamak istemez ki? Dolayısıyla, akıllı bir insan, kuvvetli delilleri gördüğünde, elbette Allah’a iman eder. Bence birçok insan, ebediyet arzusundan dolayı, delile falan bakmaksızın dinlere tabi oluyor. Ben de bu gruba dâhil olup kendimi avutmak istemiyorum. Delilleri inceleyip karar vermek istiyorum.

* * *

Daha önceki haftalarda Allah’ın affedici olmasını tenkit eden Thomas, bu hafta cehennem azabına karşı çıkmakla aslında ilahî af talebinde bulunuyordu. Mevlana’nın belirttiği gibi, peygamberlerin getirdiği cehennem haberi aslında kötü değildir. Ciddiye alıp ondan kaçınmak için gerekeni yapanlar için çok iyi bir haberdir. Ancak, Thomas gibi birçok insan, bu ateşe karşı korunmanın yollarını araştırmak yerine, ateşi haber verene püskürüyorlar.

Mevlana, bütün peygamberlerin diliyle, yapılan eleştirilere şöyle cevap veriyor: “Peygamberler dediler ki: Çirkin ve kötüye yormak, sizin ruhunuzdan meydana gelen bir şey. Bu kabahat bizde değil sizde. Bir tehlikeli yerde uyusan, bir ejderha da başucundan sana doğru gelmeye başlasa, merhametli birisi ‘Çabuk kalk, yoksa ejderha yutacak’ diye seni uyandırırsa, ‘Niye kötüye yoruyorsun?’ der misin? Ne yorması, kalk da aydınlık, bir bak gör! Ben seni kötü yorumdan kurtarıyor da devlet yurduna götürüyorum. Çünkü peygamber, gizli şeyi bilip seni de o şeyden agâh eden adamdır. O, cihan halkının görmediği şeyleri görmüştür.

Bir doktor sana ‘Koruk yeme, sana şu çeşit kötü bir hastalık verir’ dese, ‘Neden kötüye yoruyorsun?’ der misin? Dersen öğütçüyü suçlu tutuyorsun demektir. Müneccim ‘Bugün sefere çıkma sakın’ dese, müneccimin yüz kere bile yalanını tutmuş olsan da bir iki kere sözü doğru çıksa yine sözüne uyarsın. Bizim nücum bilgimiz asla yanlış çıkmaz. Böyle olduğu halde nasıl oluyor da doğruluğuna inanmıyorsun, doğruluğu sence gizli, kapaklı kalıyor? O doktorla müneccim, sana verdikleri haberi zanla şüpheyle veriyor. Halbuki biz açıkça görüyor, söylüyoruz.”7

 

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

 

Dipnotlar:

1 Bediüzzaman On Birinci Söz’de, her güzellik ve maharet sahibi insanın kendi sanat ve marifetini görmek ve göstermek isteğini örnek vererek, sonsuz güzellik ve kemalat sahibi olan Allah’ın da eserlerini doğrudan doğruya ve yaratıklarının nazarıyla görmek için yaptığını söyler.
2 Bediüzzaman, insan penceresi dediği, Otuz Üçüncü Söz’ün Otuz Birinci Pencere’sinde, insanın çok kapsamlı bir fıtratta yaratıldığını ve Allah’ın bütün isimlerine üç şekilde ayinedarlık yaptığını açıkladıktan sonra şöyle diyor: “Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku. Yoksa hayvan ve camid hükmünde insan olmak ihtimali var.”
3 Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Otuz Üçüncü SözOtuz Birinci Pencere (İnsan Penceresi).
4 Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirminci Söz, İkinci Makam.
5 Thomas, imanın ilahî ceza ve mükâfat için neden belirleyici faktör olduğunu bir türlü anlayamıyordu. Bir insan, “Allah’a iman ediyorum” demekle, imanını son ana kadar muhafaza etmek şartıyla, cennete gidecektir. Diğeri “İman etmiyorum” demekle ebedi cehenneme gidecektir. Doğrusu birçok Müslüman, imanı, Allah’ın varlığını kabul etmek; inkârı ise Allah’ın varlığını reddetmek olarak algılıyor. Bediüzzaman ise Yirmi Üçüncü Söz’de imanın mana ve ehemmiyetini, insanın imanla kazandığı kıymet ve saadeti çok harika şekilde izah ediyor. Thomas’a Yirmi Üçüncü Söz’deki hakikatleri izah ettiğimde tam tatmin olmuştu.
6 Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirmi Üçüncü Söz.
7 Mevlana, Mesnevi, Cilt: 3, s. 162.

 

İnsanların Çoğu Cehenneme Atılmak İçin mi Yaratıldı?


İnsanların Çoğu Cehenneme Atılmak İçin mi Yaratıldı?

 “Neredeyse cehennem öfkeden çatlayacaktır! Oraya her bir topluluk atıldıkça oranın bekçileri onlara, ‘Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?’ diye sorarlar. Onlar da şöyle derler: ‘Evet, bize bir uyarıcı gelmişti. Fakat biz onu yalanlamış ve Allah hiçbir şey indirmemiştir, siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz, demiştik.’ Yine şöyle derler: ‘Eğer kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, şu alevli ateştekilerden olmazdık.’”

(Mülk Suresi, 67:8-10)

 

Bu meydan-ı imtihanda olanlar, başıboş değiller; saadet sarayları ve zindanlar onları bekliyorlar.”

(Bediüzzaman)

 

Thomas’ın Kur’an’ı okurken en çok etkilendiği konulardan birisi, cehennem tasvirleriyle ilgili ayetlerdi. Bu haftaki görüşmemizde ısrarla bu ayetleri müzakere etmek istedi. Doğrusu, “Bu konuyu tartışmanın zamanı değil” diyerek geçiştirmeye çalıştım. Ancak Thomas’ın aşırı ısrarlarına diyecek bir şey bulamayınca cehennemle ilgili çok çetin bir müzakereye başladık:

– Kur’an’da cehennemle ilgili tasvirler çok ürpertici. Mesela, bir ayette diyor ki: “Cehenneme girenlerin sıcaktan derileri soyulacak hemen yerine yenisi gelecek. O da soyulacak, yerine yeni bir tanesi gelecek: “...(O iman etmeyenlere) çılgın ateş olarak cehennem yeter. Şüphesiz ayetlerimizi inkâr edenleri biz ateşe atacağız. Derileri yanıp döküldükçe, azabı tatmaları için onların derilerini yenileyeceğiz...”1 (Nisa Suresi, 4:55-56) Doğrusu, insan hayalinin dahi kavramakta zorluk çektiği bir işkence bu. Kimler buraya gidecek?

– Allah’ı inkâr edenler ve iman ettiği hâlde günahları sevaplarından ağır olanlar buraya girecekler. Cehennem, birinci gruptakiler için ebedi, ikinciler için geçici bir ikamet yeri.

– Yani benim gibiler ebediyen cehenneme girecek öyle mi?

– Kişisel yargılama yapmıyorum. Sadece Kur’an’ın bu konudaki genel hükümlerini paylaşıyorum seninle. Yargılama Günü’nde herkes tek tek Adil olan Rabbimizin huzuruna alınacak ve yaptıklarından dolayı hesaba çekilecek. Herkes kendisine tanınan fırsatlar ölçüsünde hesaba çekilecek. Toplu yargılama olmayacak. İnananlar cennete, inanmayanlar ise cehenneme, diyerek kestirme yoldan cennetlikler ve cehennemlikler belirlenmeyecek. Herkesin durumu tek tek değerlendirmeye tabi tutulacak.

– Kur’an’dan anladığım kadarıyla, benim gibi ateistlerin durumu hiç de parlak değil. Biz cehennemi boylayacağız. Sen ise cennete gideceksin. Öyle değil mi?

– Ben olaya o kadar basit yaklaşmıyorum. Son nefesine kadar iman etme nimetine kavuşabilirsin. Kaldı ki şu anda ölsen bile senin hakkında kesin bir hüküm vermem doğru olmaz. Her şey senin niyetine, gayretine ve önüne çıkarılan fırsatlara bağlıdır. Sen, Allah’a iman etmek istiyorsan ve O’nun varlığının delillerini arıyorsan durumun farklı olabilir. Muhtemeldir ki seküler bilimin ve dinsiz felsefenin sana giydirdiği kapkara gözlükler, Rabbini gösteren parlak ayetleri görmene mâni oluyor. Bu inkâr gözlüklerini çıkarıp yerine iman gözlüklerini takmanın zor olacağını kabul ediyorum. Rabbim senin niyetine ve gayretine göre seni yargılayacaktır. Hiç şüphe yok ki sen niyetin ve gayretinle hidayeti hak ettiğin vakit, Rabbim sana bunu ihsan edecektir. Benim durumuma gelince cennete gidip gitmeyeceğimi yalnız Allah biliyor. Ben sürekli cehenneme gitme korkusu ve cennete gitme ümidi arasında dengeli bir yol takip etmekle yükümlüyüm. Denilebilir ki İslam, mensuplarına cenneti garantilemeyen tek dindir.2

– Anladığım kadarıyla İbrahimî dinler, her şeyi bilen ve mutlak iyilik sahibi bir Yaratıcı’nın var olduğunu söylüyor. Bu Yaratıcı, insanı dünyaya imtihan için göndermiş ve kendine inanmayan herkesi cehenneme, inananları da cennete koyacak. İslam’a göre inananlar, amelleri iyi değilse bir süre cehennemde kalacak, daha sonra daimi kalmak üzere cennete gönderilecekler. Mutlak iyilik sahibi bir Yaratıcı’nın, herkese yeterli delil göstermeksizin cehenneme atması doğru olmaz. O hâlde, İbrahimî dinlerin bu konudaki hükmü bir çelişki değil midir?

– Hayır, İbrahimî dinlerin hepsini aynı kefeye koymakla yanlış hüküm veriyorsun. Evet, birçok ortak noktaları var; fakat çok önemli farkları da var. Örneğin, tahrif olmuş Hıristiyanlıkta herkes Hz. Âdem’in (a.s.) günahıyla dünyaya gelir. Yani herkes günahkâr doğar. Bu nedenle Hıristiyan olmak için vaftiz olmak gerekir. Kısacası ilk günahtan temizlenmek icap eder. İslam ise kimseyi bir başkasının günahından dolayı sorumlu tutmaz. Üstelik herkesin dünyaya günahsız ve masum olarak geldiğini bildirir. İslam’a göre, bir insan akıl baliğ olduktan sonra sorumlu olur. Aklı baliğ olmayan veya aklî dengesi yerinde olmayanların sorumlulukları yoktur. Başka önemli bir nokta daha var: Kur’an, peygamber göndermedikçe kimseyi hesaba çekmeyeceğini söyler.

– Senin anlattıklarına göre cehalet veya gaflet içinde olanların inkâr etmeleri, cezayı gerektirmemeli. Kur’an inkâr edenlere kâfir diyor ve hepsinin cehennemi boylayacağını söylüyor.

– Peygamberler, cehalet ve gafleti kaldırıp kâinat kitabında Allah’ı bildiren ayetleri insanlara göstermek için gönderilmiştir. Kur’an’ın peygamber mesajının ulaşmadığı topluluklarla ilgili hükmü açıktır: “Kim doğru yolu bulmuşsa ancak kendisi için bulmuştur; kim de sapıtmışsa kendi aleyhine sapıtmıştır. Hiçbir günahkâr, başka bir günahkârın günah yükünü yüklenmez. Biz, bir peygamber göndermedikçe azap edici değiliz.” (İsra Suresi, 17:15)

– Günümüzde Muhammed’in adını duymayan insan olduğunu sanmıyorum. Sokaktaki insanlara sorsan yüzde 90’ı Muhammed’in Müslümanların peygamberi olduğunu bilir. Zaten Kur’an, Muhammed’in bütün insanlığa gönderildiğini söylüyor. O hâlde senin aktardığın ayet bu zamandakilere uygulanamaz.

– İslam’ın iki büyük düşünce ekolünden biri olan Eş’ariye göre İslam’ın doğru mesajının ulaşmadığı insanlar da aktardığım ayetin manasına dâhildir. Sıradan bir Amerikalıyı düşünelim. Amerikan medyası çoğunlukla İslam’ı teröristlerin dini olarak yansıtıyor. Bunu sürekli işiten birinden İslam’a ilgi göstermesi beklenir mi? İslam’ın gerçekten ilahî mesaj olduğunu duymuştur, denilebilir mi? Elbette, hayır. Kanaatimce günümüzde birçok medya organında İslam’la ilgili verilen bilgiler yanlış bilgi (misinformation), yanıltıcı bilgidir (disinformation). Yanıltıcı bilgi savaşlarda kullanılan yaygın bir taktiktir. Örneğin, sesini kesemediğiniz bir radyo kanalının frekansından sinyal vererek yayının anlaşılmasını zorlaştırdığınızda hakiki mesajı tahrip söz konusudur. Aynı şekilde, İslam hakkında yapılan yalan ve yanıltıcı yayınlar, insanların doğru İslam’ı duymalarına engel teşkil ediyor.

– Kimlerin sorumlu olacağına ilişkin net bir ölçüt vermiyorsun. Ben Kur’an’ı okudum, aylardır seninle İslam’ı müzakere ediyorum. Benim durumumu nasıl değerlendiriyorsun?

– Herkesin aklından ve kalbinden geçenleri bilen mutlak adalet sahibi Rabbim, insanlar hakkında doğru ve adil bir hüküm verecektir. Benim insanlar hakkında yargıda bulunmam bir nevi haddimi aşmaktır. Kanaatimce, şu an ölürsen Rabbim seni şimdiye kadar ki niyetin ve gayretine göre yargılayacaktır. Eğer niyetin iman etmekse ve henüz bütün sorularına cevap bulamadığın için iman etmemişsen o zaman sana muamele farklı olur. Soru ve şüphelerine cevap aldığın hâlde bir kısım mülahazalardan dolayı iman etmek istemiyorsan o zaman hüküm daha farklı olur. Bence senin asıl sorumluluğun İslam’ı öğrenme gayretini devam ettirmendir.

Seninle Hz. Muhammed’in (a.s.m.) hayatı ve icraatını da müzakere ettikten sonra ahirette Allah’a sunabileceğin pek mazeretinin kalacağını sanmıyorum. Sen doğru mesajı aldıktan sonra büyük bir sorumluluk altına giriyorsun. Tabii, ben de sana ilahî mesajı hem sözlerimle hem de hareketlerimle en doğru şekilde anlatma sorumluluğuna sahibim. Doğrusu çoğu zaman bu sorumluluk aklıma geldikçe korkuyorum. Bazen müzakeremiz şiddetlenince sözünü keserek veya sesimi yükselterek sana cevap veriyorum. Oysa Kur’an Firavun dahi olsa ateist birine “kavl-i leyin” yani kırıcı olmayan, hoş bir dil ile hakikatleri anlatmayı emrediyor. Bu vesileyle kalbini kırdıysam yahut ağzımdan seni rencide edecek herhangi bir kelime çıkmışsa senden özür diliyorum. Maksadım hiçbir zaman seni alt etmek değil, sana yardımcı olmaktır.

– Bugüne kadar sana hiç kırılmadım. Doğrusu seni çok sabırlı buldum. Biraz önceki soruya cevabın hayli ilginç geldi. Senin kıstaslarına göre gayrimüslim toplumlarda sorumlu olacak çok az insan olur. Çünkü buralarda yaşayan insanların çoğu ne Kur’an’ı okur ne de İslam’la ilgili bir kitabı.

– Ben öyle bir genelleme yapmadım. Sorumluluk için temel ölçüt ilahî mesajdan doğru haberdar olmaktır. Bazısı Kur’an’dan bir sure okuyunca ilahî mesaj olduğu kanısına ulaşır. Bazısı için Kur’an mealinin tamamı bile yetmez. Çünkü soru ve şüpheleri hakikati görmesine engeldir. Kanaatimce, bir insan Kur’an’ın ilahî kitap olacağı kanısını uyandıracak kadar yeterli bir mesajı almışsa, Kur’an’ı incelemekle mükellef olur. Ancak, duydukları İslam’ın hak din olduğu yönünde hiçbir kanı vermiyorsa sorumluluğu olmayabilir. Örneğin, hayatında bir Müslüman’la karşılaştığında onda İslam’ın hak din olabileceğine ilişkin bir izlenim edinmişse, İslam’ı araştırmakla mükellef olur.

İslam hakkındaki yalan ve yanlış bilgiler insanın gözünü bağladığı için hakikati görmesine mani oluyor. Önemli olan, insanın gözünü açıp, hakikati görmesine vesile olacak bir fırsatla karşılaşmasıdır. Bu durum, kimisi için bir Müslüman’la tanışmak, kimisi için bir kitap okumak, kimisi için Kur’an’ı okumakla mümkün olur. Örneğin, çok ilginç bir hidayet öyküsü olan Matematik Profesörü Jeffrey Lung3 tesettürlü bir öğrenciyi gördüğünde, İslam’ın ona kazandırdığı fazilet ve asaleti müşahede etmiş ve İslam’ı araştırmaya karar vermiş ve sonunda Müslüman olmuştur.

– Senin değil, umumi olarak Müslümanların inkâr edenlere karşı tavrını merak ediyorum. Onları şeytanlaşmış, insaniyetten çıkmış varlıklar olarak mı görüyorlar, yoksa hatası olan, ancak insaniyetini kaybetmemiş varlıklar olarak mı algılıyorlar?

– Kanaatimce, Kur’an’ı doğru şekilde anlamış her bir Müslüman, bütün insanları, kâinat kadar büyük bir kıymete sahip, Allah’ın yeryüzündeki en üstün varlıkları olarak görür. Allah, Tin Suresi’nde bütün insanları en mükemmel şekilde (ahsen-i takvim) yarattığını söylüyor. İnkâr dahi etse, her insan son dakikaya kadar hatasından dönerek, kendisine verilen potansiyeli kullanabilir ve meleklerin dahi ötesinde bir makama yükselebilir. Kur’an’ın inkâr edenleri kör diye tarif etmesi manidardır. Aslında, Rabbini inkâr eden biri, ateşi görmediği için, ateşin içine koşan biri gibidir. Ateşi gören birine düşen görev, görmediği için kendini ateşe atan kişiye yardım etmektir. Onun gözünü açıp onu ateşe düşmekten korumaktır. Bu anlamda, iman edenler, cehennem ateşine düşecekleri korumakla görevli manevi itfaiye görevlileri gibidir. Veya inkâr edenleri, manevi açlık içinde kıvranan insanlar olarak düşünürsek, iman edenler onlara Kur’an’ın erzak deposundan su ve gıda taşımakla görevli memurlar gibidir. Veya iman edenler, manevi hastalıkları olan insanlara Kur’an eczanesinden ilaç sunmakla görevli doktor ve eczacılara benzer. Derdi ve devayı bildiği halde bir doktorun hasta olanları aşağılaması ve onlara yardım etmeyi reddetmesi ne kadar doktorluğun Hipokrat yeminine aykırıysa, bir Müslüman’ın da inkâr edenlere yardım etmek yerine, onları dışlaması o denli bağlandığı Kur’an’ın öğretilerine aykırıdır.

 

 

 

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

 

Dipnotlar:

1 Bu ayette, modern tıp biliminin keşfettiği ince bir hakikate latif bir işaret var. İnsan derisi, acı ve sıcağı nakleden sinirlerin en yoğun olduğu kısımdır. Üçüncü derece yanıklarda sinirler tamamen yandığında, kişi hiç acı hissetmez. Cehennem ateşiyle tehdit ederken bile, vücudumuzun mucidi olduğunu bize latif bir şekilde ders veriyor Rabbimiz. Bütün bu ayetlere rağmen inkâr edenin cezayı hak ettiğini bildiriyor.
2Bir seferinde Hıristiyan biriyle bu mevzu hakkında konuşurken İslam’ın cennetliklerle ilgili hükmüne hayli şaşırmıştı. Sohbetimizin sonunda bana şu teklifte bulunmuştu: “Madem dininiz sana cenneti garanti etmiyor, bu işi riske atma. Gel, Hıristiyan ol, kesin olarak cennete gidersin. Çünkü Hz. İsa’nın kurtarıcı olduğuna inanan herkes cennete gider bizim inancımıza göre.” Ben de cevaben: “Doğrusu sizin inancınızda cennete gitmenin çok kolay olduğuna şüphem yok; ama öldükten sonra sizin inancınıza göre bana nasıl muamele edileceği konusunda şüphem var.”
3 Jeffrey Lung hidayet öyküsünü Even Angels Ask: A Journey to Islam in America isimli kitabında anlatıyor

 

Kur'an Değiştirilmiş Olamaz mı? Günümüze Kadar Nasıl Ulaştı?


Kur'an Değiştirilmiş Olamaz mı? Günümüze Kadar Nasıl Ulaştı?

Hâlâ Kur’an üzerine gereği gibi düşünemeyecekler mi? Eğer o Allah’tan başkasından gelmiş olsaydı içinde birçok tutarsızlıklar, çelişkiler bulacaklardı.”

(Nisa Suresi, 4:82)

Her zaman olduğu gibi, cumartesi sabahı şehrin merkezindeki göl kenarında buluştuk Thomas’la. Kısa bir hasbıhalden hemen sonra, Thomas geçen hafta sorduğu soruyu hatırlattı ve heyecanlı bir şekilde Kur’an’da bir çelişki keşfettiğini söyledi. Sohbetin ilk yarısında geçen haftaki soruyu müzakere ettikten sonra, ikinci yarısında Kur’an’daki çelişkiyle ilgili konuya geçtik:

– Kur’an’ın mealini okurken kronolojik bir sıra takip edilmediğini fark etmiştim. Sana sorduğumda, Kur’an’ın tamamlandıktan sonra yeniden sıralandığını söylemiştin. Bu konuyu düşündüm. Sen İncil ve Tevrat’ın tahrif olduğunu, Kur’an’ın tahrif olmadığını söylüyorsun. Oysa Kur’an’ın ayetleri Allah’tan geldiği sırayla yazılmamış, sonradan Muhammed tarafından düzenlenmiş. Bence bu da bir nevi tahriftir. Kronolojik sıralama içinde Kur’an’ı anlamak farklı olur. Yeniden düzenlemek de bir nevi orijinal mesajı tahrif etmektir. Gerçi, İncil ve Tevrat’ın tahriflerine göre çok daha masumdur, denilebilir. Neticede en ufak bir değişiklik dahi ilahî mesajın tahrifi anlamına gelir ki senin dava ettiğin gibi Kur’an’ın hiç değişmediği argümanını çürütür.

– Kur’an’ın nasıl bugünkü şeklini aldığını kısaca özetleyeyim. Kur’an, şu anki hâliyle Allah’ın ezelî ilminde hep vardı. Bir bütün olarak, bir rivayete göre Kadir Gecesi’nde, başka bir rivayete göre Berat Gecesi’nde dünya semasına indirildi. Ancak Kur’an’ın Hz. Muhammed’e (a.s.m.) indirilmesi 23 senelik bir süreçte gerçekleşti. Bir anda bütün hükümleri indirmek yerine, parça parça nazil oldu. Vahiy meleği Hz. Cebrail, her Ramazan’da bizzat Hz. Muhammed’e (a.s.m.) gelir ve Kur’an’ın tilavetini dinlerdi. Hz. Peygamber (a.s.m.) o zamana kadar inen ayetleri okur ve Hz. Cebrail de takip ederdi. Kur’an’ın tamamlandığı seneki Ramazan ayında, Hz. Peygamber (a.s.m.) tamamını iki defa okuyarak Hz. Cebrail’e sahihliğini teyit ettirmiştir.1

Kur’an bir bütün olarak Hz. Peygamber’e (a.s.m.) indirilmedi. Genellikle yaşanan bir hadisenin akabinde ilgili ayetler inmiştir. Bu da Müslümanların Kur’an’ı anlayıp tatbik etmelerini kolaylaştırmıştır. Çünkü Kur’an, geldiği kavmin birçok âdet ve kuralını değiştirerek tarihte eşi görülmemiş bir inkılap yapmıştır. Bunun için İslam’dan önce ve İslam’dan sonraki Arapların tarihini incelemek gerekir. İslam’dan önceki Ömer ile İslam’dan sonraki Ömer’i okumak bile yeterli olur. İslam, inatçı Arap toplumunun birçok kötü âdetini kaldırıp yerine yenisini yerleştirmiştir. Bu anlamda, vahşi bir toplumdan, tüm insanlığa örnek olacak medenî bir toplum çıkararak “fazilet medeniyetini” inşa etmiştir. Bu müthiş inkılabı bir gecede yapmak yerine, 23 sene boyunca adım adım gerçekleşmiştir. Gelişen olaylara paralel olarak nazil olan ayetleri, Hz. Muhammed (a.s.m.) vahiy kâtiplerine okumuş; yine Hz. Cebrail’in getirdiği mesaj dâhilinde hangi surede yer aldığını söyleyerek kayda geçirmiştir. Bütün surelerin başında Besmele varken Berae (Tevbe) Suresi’nin başında olmaması da gösterir ki Kur’an’ın tertibi tamamen semavî mesaja göre düzenlenmiştir.2

– O zamanda Arabistan’da kâğıt var mıydı? Kur’an’ın ilk nüshalarının nasıl yazıldığını merak ediyorum?

– Biraz önce söylediğim gibi, vahiy indiğinde, Kur’an’ı yazmakla görevli kâtipler Hz. Peygamber’in (a.s.m.) huzurunda kaleme alır ve ona okuyarak doğruluğunu teyit ederlerdi. Mushaf dediğimiz, kitap şeklinde Kur’an ayetlerinin toplanması, Peygamber’in vefatından sonra ilk halife Hz. Ebu Bekir (r.a.) zamanında gerçekleşti. Ancak Hz. Peygamber (a.s.m.) zamanında Kur’an, hayvan derilerine, hurma dallarına, tahta levhalara, beyaz yassı taşlara, kâğıt parçalarına ve porselenlere yazıldı.3Hz. Osman (r.a.) zamanında ise Kur’an istinsah edildi, yani çoğaltıldı ve Medine, Şam, Kufe ve Basra gibi İslam’ın merkezî yerlerine gönderildi. Daha da önemlisi, yazılı ve basılı nüshalar şeklinde olduğu gibi, dünyada emsali bulunmayan bir gelenekle, Kur’an, Hz. Peygamber (a.s.m.) zamanında başlayan hafızlık geleneği ile de tamamı insan hafızalarına yazılarak günümüze kadar ulaştı.

– Madem Kur’an bütün insanlığa gönderilmiş; sadece o zamanki Arap toplumuna gönderilmemiş. O zaman onlara da toplu hâlde gönderilmesi gerekirdi. Adil bir Yaratıcı hiç kimseye torpil yapmaz. Bence onlara da toplu hâlde gönderilmeliydi.

– Bunu ilk defa sen söylemiyorsun. Kur’an’dan öğrendiğimize göre Peygamber’imiz (a.s.m.) zamanında yaşayan inanmayanlar da aynı şeyi söylemişler: “İnkâr edenler, ‘Kur’an ona bir defada toptan indirilseydi ya!’ dediler. Biz Kur’an’la senin kalbini pekiştirmek için onu böyle kısım kısım indirdik ve onu ağır ağır okuduk.” (Furkan Suresi, 25:32.) Yani Kur’an’ın tedrici nazil olması, tam olarak benimseyip hayata geçirmek içindir. Her şeyin hadsiz ilmine sahip olan Rabbimiz insanların bir gecede değişemeyeceğini ve büyük değişimlerin zaman aldığını biliyordu. Bir defada bütün emir ve yasaklarını bildirmek yerine, tedrici olarak onları indirmişti.

Örneğin, içkiyle ilgili inen ilk ayette, sarhoş iken namaza yaklaşmayın, diye emrediliyordu: “Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: ‘Onlarda hem büyük günah hem de insanlar için (bazı zahiri) yararlar vardır; ama günahları yararlarından büyüktür.’” (Bakara Suresi, 2:219) “Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar... namaza yaklaşmayın.” (Nisa Suresi, 4:43) Böylelikle ilk aşamada, içki kullanımı sınırlandı. Daha sonraları, içkiyi tamamıyla yasaklayan şu ayet nazil oldu: “Ey iman edenler! (Aklı örten) içki (ve benzeri şeyler), kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytan işi birer pisliktir. Onlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.” (Maide Suresi, 5:91) Kur’an bu şekilde, “ilahî yasayla” içkiyi yasaklarken hiçbir polis gücüne dayanmadığı hâlde, bu yasağı tatbik etmiştir. Rivayetlerde, içki yasağıyla birlikte evlerdeki içki stoklarının sokaklara döküldüğü ve Medine sokaklarının içki ırmaklarına döndüğü söyleniyor.

– Muhammed, Allah’tan gelen ayetleri kendi kafasına göre bir sıraya koymuş olamaz mı? Aksi hâlde, nazil olduğu şekliyle yazılması gerekirdi, diye düşünüyorum.

– Öyle bir şeyin olması aklen mümkün değil. Böyle bir şey ilahî mesajın tahribi anlamına gelirdi. Oysa sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz hikmet sahibi olan Allah, ilahî mesajını tahrip edecek birini peygamber olarak seçmezdi. Eğer Allah’ın ilim, hikmet ve kudretinin sonsuzluğuna inanıyorsak O’nun peygamber seçimi konusuda da hata yapmayacağını kabullenmemiz gerekir.

– Senin inandığın Allah, peygamber olarak seçtiği Muhammed’in elinden özgür iradesini almış mıydı? Özgür iradesiyle, sonradan bir değişiklik yapmış olması söz konusu olamaz mı?

– Hayır. Bu, mümkün değil. Çünkü Allah, peygamberinin özgür iradesiyle vereceği bütün kararları da “ezelî ilminde” zaten biliyor(du).4

– Haklısın, Yaratıcı’nın ilmi ezeli olunca önceden kimin ne yapacağını bilir. Bu durumda, “özgür irade”yle Allah’ın bilmesi arasında bir çelişki olmaz mı?

– Bu kadere ilişkin bir soru. Hafızanın bir yerine kaydet. İleride bu soruya döneriz.

– Olur. Makul bir öneri. Temel sorumu tekrar sorayım: Bence Kur’an Allah’ın kitabı olsaydı şu anki sırasına göre nazil olurdu. Yani iniş sırasıyla şu anki ayet ve sure sıralaması aynı olurdu.

– Bence burada hâşâ Allah’a akıl vermeye kalkışıyorsun. Ben de senin söylediğinin tam tersini söylüyorum: Hikmet sahibi Rabbimiz, bir anda bütün değişimi istemek yerine, hükümlerini zamana yayarak indirmiş ve insanların tedrici olarak kendilerini değiştirmelerine fırsat vermiştir.

– Sen, beni Allah’a akıl vermekle suçluyorsun. Aslında sen de benden pek farklı hareket etmiyorsun. Biliyorsun, biz senin inandığın anlamda bir Yaratıcı’nın varlığını Kur’an’a bakarak test etmeye çalışıyoruz. Eğer Kur’an senin inandığın Allah’ın vasıflarına uygun bir kitapsa o zaman Allah’ın varlığına da delil olmuş oluyor. Kur’an’dan hareketle, onu yazan zatı anlamaya çalışıyoruz. Bu durumda ben şöyle düşünüyorum: Eğer gerçekten bir Rab varsa ve Kur’an gibi bir kitapla kendini bize tanıtmak istediyse bu kitabı nasıl gönderirdi? Bence sonsuz adalet sahibi biri, kitabı herkese aynı sıralama dâhilinde gönderirdi.

– Ben de sonsuz hikmetiyle olayların seyrine göre ilahî mesajı göndereceğini ve gönderdiğini söylüyorum.

– Kim doğru söylüyor. İkimiz doğru olamayız. Ya ben doğruyum ya da sen. İkimiz de Yaratıcı’nın nasıl hareket edeceği konusunda bir görüş beyan ettik. Sen benim söylediğim haktır, diyorsun; bense kendi söylediğimin hakikat olduğunu iddia ediyorum. Nasıl çıkacağız bu işin içinden?

– Bizim dışımızda söylediğimizi destekleyecek bir dayanak noktası bulmadığımız sürece, hangimizin hakikati söylediğini bilemeyiz. Deney ve gözlemle ispatlama imkânı olmayan bu tarz söylemleri hiçbir insan kendi noksan ilmine dayanarak ispat edemez. Bu durum hakikat arayışında bir çıkmazı ifade ediyor. Literatürde buna “yalancı paradoksu” denir. Duydun mu bu kavramı?

– Hayır. Hiç duymadım.

– Kısaca anlatayım bu kavramın manasını. Seninle ilk defa görüştüğümüzü varsayalım. Sen benim hakkımda hiçbir bilgiye sahip değilsin. Kendimi sana takdim ederken “Ben her zaman yalan söyleyen biriyim” dersem nasıl bir çıkarımda bulunursun?

– Her zaman yalan söylediğini düşünürüm.

– Doğru söyledin. “Her zaman” içinde bulunduğumuz zamanı ve biraz önceki ifadeyi dile getirdiğim zamanı da kapsar. Eğer benim söylediğim doğruysa söz konusu cümleyi söylediğimde de yalan konuşmuş olmam gerekir. Yani “Ben her zaman yalan söyleyen biriyim” ifadesi de yalan olmalı. Bu ifade yalansa aksi doğrudur. Yani ben aslında her zaman doğru söylüyorum. Ben her zaman doğru söylüyorsam, “Her zaman yalan söylüyorum” ifadesi doğru olmalı. Gördüğün gibi bir kısır döngüye girdik. Sonuçta sadece benim sözümden hareket edersen doğru mu yoksa yalan mı konuştuğumu anlayamazsın. Bir nevi paradoksal durum söz konusu.

Aynı şey, hakikatle ilgili söylemlerimiz için de geçerli. Özellikle deney ve gözlemle kesin olarak ispatlayamadığımız konularda kimin söylediğinin doğru olduğunu bilmek zordur. Örneğin, Yaratıcı’yla ilgili her birimiz farklı bir argüman geliştirdik. Hatırlarsan sen daha önceleri şöyle bir ifade kullanmıştın: “Rasyonel bir Yaratıcı varsa iman edenleri cehenneme ve inkâr edenleri de cennete gönderir.” Ben ise tam aksini iddia etmiştim. Her birimiz de söylediklerimizin doğru olduğuna inanıyorsak kimin doğru olduğunu bilebilir miyiz?

– Hayır, bilemeyiz. İşte bu nedenle agnostik oldum. Bana göre, hiç kimse Yaratıcı’nın olup olmadığı hakikatini bilemez.

– Kendimizi hakikatin kaynağı olarak aldığımızda dediğin doğrudur. Yani hiç kimse kendi duyuları aracılığıyla gördüklerinin mutlak hakikat olduğunu iddia edemez. Çünkü herkesin duyularının bir sınırı vardır. Hakikati tam olarak her cihetiyle kavraması mümkün değildir. Özellikle ahirete ilişkin meselelerde insanın algıları hakikatin ölçüsü olamaz.

– İslam’ın hakikat anlayışı nedir?

– İslam’da hakikatin kaynağı Cenab-ı Hak’tır. Zaman ve mekânın dışında olan ve ilmi her şeyi kapsayan Zat’ın söylediği her şey, elbette hak olur. Bu sırdandır ki O’nun bir ismi Hak’tır. Dolayısıyla, O’ndan geldiğini ispatladığımız her şey hak ve hakikattir. İnsan ise sınırlı ilme sahip olduğundan; ancak sınırlı olarak hakikati bilebilir. Deney ve gözlemle ispatladığımız şeyler bile hakikat olmayabilir. Çünkü insanın algılama kapasitesi sınırlıdır. Mikroskop ve teleskop gibi âletlerle bu kapasitesini artırmasına rağmen her şeyin hakikatine nüfuz etmesi imkânsızdır. Bu nedenle semavî dayanağı olmayıp beşerden gelen hakikatler mutlak hakikat olamaz. Bu konuda Karl Popper’ın meşhur “yanlışlanma teorisinin” makul olduğunu düşünüyorum. Popper, “Her şey yanlışlanana kadar doğrudur” diyor. Bu ifade sınırlı ilim sahibi olan insandan sudur eden sınırlı hakikatler için doğrudur. Ancak ilmi her şeyin, her şeyini her an kuşatan bir Alîm-i Mutlak için böyle bir kısıtlama söz konusu olamaz. O’nun söylediği hiçbir şey, hiçbir zaman yanlışlanamaz.

– Söylediklerine itirazım yok. Senin tarif ettiğin manada bir Yaratıcı varsa söyledikleri doğru olacaktır. Bütün mesele O’nun varlığını anlamaktır.

– Hatırladığım kadarıyla bana yazdığın ilk mektubunda kendini “hakikat arayıcısı” olarak tarif etmiştin. Ancak Allah’ı bulmadan mutlak hakikati bulman mümkün değildir. Dolayısıyla, hakikati arayan herkes aslında Cenab-ı Hakkı arıyor.

 

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

 

Dipnotlar

1 Buhari, Savm: 7; Müslim, Fedail: 50.
2 Mehmed Paksu, Hayatımızdaki Kur’an, Nesil Yayınları, İstanbul: 2004, s. 132.
3 Mehmed Paksu, a.g.e.
4 Allah için zaman kiplerini kullanmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Çünkü zamanın dışında olan Zat-ı Ezeli için dün, bugün ve yarın diye bir şey yoktur. O bizim geçmişte yaptıklarımızı, şu anda yapıyor olduklarımızı ve ileride yapacaklarımızı her an ilm-i ezelîsinde biliyor, dakik nazarıyla görüyor. Örneğin, on sene önce işlediğimiz bir günah için “Allah beni şu günahı işlerken görmüştür” diye düşünmek yanlıştır. Aksine, geçmişe, hazır zamana ve geleceğe bir tek ekranda her an bakar gibi ya da okuduğunuz şu kitabın tek sayfasında her an görür gibi her şey O’nun nazarındadır. Yaptığımız, yapıyor olduğumuz ve yapacağımız her şeyi her an her şeyiyle küllî nazarıyla müşahede eden bir Rabb-i Külli Şey var.

Kur'an İnsanların Sözlerine Benziyor...


Kur'an İnsanların Sözlerine Benziyor...

 Kur’an’ı okurken dikkatimi çeken başka bir mesele, beşer kelamına benzemesidir. Senin daha önce bana anlattığın gibi Kur’an’ın beşer üstü olduğunu göremedim. Hiç kimse benzerini yapamaz, demiştin. Okuyunca böyle bir olağanüstülük hissetmedim. Beşer kelamından pek farklı gelmedi bana.

– Sen, beni yanlış anlamışsın galiba. Beşer üstü derken beşerî ifadelere hiç benzemeyen bir kitap demek istemedim. Beşer sözüne benzemekle, hiçbir beşerin benzerini yapamadığını kastetmiştim. Kur’an, insana hitap ettiği için onun anlayacağı bir üslupla mesajını aktarıyor. Teşbihte hata olmaz, çocukla sohbet ederken çocukça konuşmak gibi. Kur’an’ın hem beşer üslubuna benzemesi hem de hiçbir beşer tarafından taklit edilemez oluşu, mucizeliğini gösteriyor.

– Kötü yazılmış bir eser demiyorum. Sadece beşer üstü yanını göremedim, diyorum. Okuduğuma pişman olmadım. Sadece ilahî konuşmadan çok, beşerî konuşmayı andırdı bana.

– Doğru olanı da budur. Her türlü konuşmayı bilen sonsuz ilim sahibi Allah, insanın anlayacağı dilden onunla konuşuyor. Muhatabının seviyesine uygun olarak dersini veriyor. Aksi hâlde bizim mesajı anlamamız imkânsız olurdu.1 O da hikmete aykırı düşerdi. Çünkü Kur’an’ın gönderiliş gayesi, insanı muhatap alıp ona doğru yolu göstermektir. Hakikati ders vermektir.

– Haklısın. Kur’an insanın anlayacağı bir üslupla mesajını vermeli. Yani insanın anlayacağı dilden konuşmalı. Ancak yine de ilahî sözler farklı olmalı. Kur’an’da bunu göremedim.

– Birçok kişi Kur’an’ın lafzına hayran kalıyor. Kur’an meali okuyarak “Bu insan sözü olamaz” deyip Müslüman olan yüz binlerce kişi var. Buna rağmen Kur’an mealine, ilahî kelamdaki harikalığın tam yansımadığını söylemek lazım. Aslında sen Allah’ın kelamını değil, bir beşerin ilahî kelamdan anladıklarını okuyorsun. Dolayısıyla, okuduğun Kur’an mealindeki sözler beşer sözleridir. İlahî sözlerle beşerî sözler arasındaki fark, benzersiz bir sanat eseriyle, bir çocuğun yaptığı taklidî eser arasındaki fark gibidir. İstersen, bu konudaki tartışmayı Kur’an’ın tamamını okuduktan sonra yapalım.

– Daha iyi olur. Şimdiye kadar okuduklarım çerçevesinde kesin bir yargıya varmıyorum. Kur’an’ın semavî bir kitap olduğu düşüncesiyle uyuşan ve çelişen konuları tespit etmeye çalışıyorum. Tamamını okumadan kesin bir hüküm vermeyeceğim.

– Gayet güzel bir yaklaşım. Kur’an’ı okurken problemli gördüğün ayetleri bir tarafa not edersen daha iyi olur. Bu ayetler üzerinde ayrıntılı konuşma imkânımız olur.

 

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

Dipnotlar

1 “Eğer Hazret-i Musa Aleyhisselamın Tur-i Sina’da işittiği kelamullah (ilahî sözler) tarzında olsa idi, beşer bunu dinlemekte, işitmekte tahammül edemezdi ve mercî edemezdi (başvuru kaynağı yapamazdı). Hazret-i Musa gibi bir ulü’l-azm (yüce bir zat), ancak birkaç kelamı işitmeye tahammül etmiştir.” (Bediüzzaman Said Nursî, SözlerOn Beşinci Söz’ün Zeyli

Kur'an' ı (haşa) sıradan bir insan yazmış olamaz mı? (1)


Kur'an' ı (haşa) sıradan bir insan yazmış olamaz mı? (1)

(Ey Muhammed!) Onlara (istedikleri) bir ayet getirmediğin zaman (alay ederek) derler ki: ‘Onu (da) bir yerlerden derleyip toplasaydın ya.’ De ki: ‘Ben ancak Rabbimden bana vahyedilene uymaktayım. Bu (Kur’an ayetleri) Rabbinizden gelen basiretlerdir (gönül gözlerini aydınlatan nurlardır.) İman edecek bir topluluk için bir hidayet kaynağı ve bir rahmettir.”“

(A’raf Suresi, 7:203)

Beyanat-ı Kur’âniye (Kur’an’ın sözleri) beşerin ilm-i cüzîsine (sınırlı ilmine), bahusus bir ümminin (okuma yazması olmayan birinin) ilmine müstenit (dayanıyor) olamaz. Belki, bir ilm-i muhite (sınırsız ilme) istinat ediyor (dayanıyor) ve cemi (bütün) eşyayı birden görebilir, ezel ve ebed ortasında bütün hakâiki (hakikatleri) bir anda müşahede eder (görür) bir Zat’ın kelamıdır.”

(Bediüzzaman)

 

Bu hafta görüştüğümüzde Thomas Kur’an okumasında hayli mesafe aldığını söyledi. Kur’an’ın yarısından fazlasını bitirmişti. Doğrusu, bu sevindirici bir haberdi. Thomas, Kur’an’ı büyük bir dikkatle okuyor, ilginç bulduğu yerleri sarıya boyuyor, küçük bir kâğıtla işaretliyor ve yanına notlar alıyordu. Müzakereye Thomas’ın verdiği sevinçli bir haberle başladık:

– Kur’an’ı bitirdikten sonra ikinci bir defa daha okuyacağım. Böylelikle daha iyi anlama imkânım olacak. Belki de bu şehirde, Kur’an’ın tamamını okuyan tek ateist olacağım.

– Doğrusu seni tebrik ediyorum. Çok yerinde bir karar vermişsin. Ben de kıymetli eserler için aynı stratejiyi takip ediyorum. Hatta lise yıllarımda bile aynı yöntemi uyguluyordum. Hiç unutmuyorum Kur’an hakikatlerini açıklayan Bediüzzaman Said Nursî’nin eserleri ilk defa elime geçtiğinde, merakla hepsini hızlıca okumuştum; hatta katıldığım ilk kitap okuma programında günde 400 sayfa okuyordum. Gerçi tamamını anlamıyordum; ancak Nursî’nin düşüncesini ana hatlarıyla yakalamıştım.

– Ben şahsen bu tarz okumayı daha etkin buluyorum. İkinci defa okuduğumda, parçayı bütün içinde anlama imkânı buluyorum.

– Söz, Kur’an’ı okumaktan açılmışken çok önemli bir noktayı seninle paylaşmak istiyorum. Kur’an’ı kaç defa okuduğun değil de onu nasıl bir yaklaşımla okuduğun önemlidir. Bir misal ile ne demek istediğimi açıklayayım. Varsayalım ki çölde yolculuk yaparken yolunu kaybettin. Günlerce yaptığın aramalar bir netice vermedi, aç, susuz ve harap bir şekilde dolandın. Derken uzaktan muhteşem bir saray göründü. Sen saraya yaklaştığında içeri girmek için yüzlerce kapı gördün. Sarayın kapısında bir elçi, seni saray sahibine misafir olmak üzere içeri çağırdı. İçeri girdiğinde hem ihtiyaçlarını karşılayacağını hem de binlerce kıymetli hediyeler vereceğini söyledi. Sen böyle bir durumda ne yaparsın?

– Davete icabet ederim hem de saray sahibine bin kere teşekkür ederim, beni çölde ölüp gitmekten kurtardığı için.

– Doğru söyledin. Aklı başında her insan böyle yapmalı. Elçi sana “Sarayın yüz kapısı var. İstediğinden içeri girebilirsin” dedi. Sen kapılardan birine dayandın. Kapıyı ters yönden açmaya çalıştığın için kapı açılmadı. Kapıyı kapalı sandın. Daha da zorlamaya çalıştın; ama nafile. Sonunda kapıyı zorlamaktan vazgeçtin. Ümitsiz bir şekilde “Bu saraya girilmez” deyip orayı terk ettin.

– Hayır canım, niye terk edeceğim! Diğer kapıları deneyeceğim. Her birini tek tek denerim. Hangisi açıksa ondan içeri girerim.

– Misaldeki saray İslam’dır veya onun esası olan Kur’an’dır.1 Her bir insan bu dünya çölünde ebedi ölümle pençeleşirken o sarayın kapısındaki bir elçi bizi içeriye davet ediyor. Bize düşen açık bir kapıdan içeri girmektir yoksa helak olup gideceğiz. Oysa şimdiye kadarki tartışmalarımızdan anladığım kadarıyla sen açık kapılara gitmek yerine açamadığın kapılara dayanıp duruyorsun. Gerçi açmasını bilen için bütün kapılar açık; ancak senin nazarında bazıları kapalı olabilir. Oralarda oyalanmak yerine diğer kapıları denemelisin. Sakın yanlış anlama; seni suçlamıyorum.

Sizin “Özgür Düşünürler” grubunun sohbetlerine katılırken benzer bir hata yapmıştım. Sohbet salonunun iki kapısı vardı. İlk haftalarda her geldiğimde aynı kapıyı deniyor, açılmayınca kapıyı tıklatıyordum. Kapıyı açmaları için içeriden yardım istiyordum. Hiç unutmuyorum, bir seferinde bir arkadaşınız kapıyı açınca şunu demişti: “Furkancığım gördüğün gibi iki kapı var. Biri açılmayınca diğerini denemelisin.” Bu basit ifade bana büyük bir ders olmuştu. O arkadaşa dediğim gibi sana da derim ki: “Altı bin altı yüz altmış altı kapılı Kur’an sarayına girerken bir kapısını kapalı bulduysan ötekisini dene. Aynı kapıyı zorlayarak bütün vaktini zayi etme. Yoksa büsbütün dışarıda kalıp heder olacaksın. Şunu unutma ki şeytan seni sürekli kapalı gibi gözüken kapıyla oyalamak ister ta ki açık bir kapı bulup içeri girmeyesin.

– Saray misalin hoşuma gitti. Birazcık değiştirerek hangi konumda olduğumu açıklamak istiyorum. Sarayın (yani Kur’an’ın) içinde resim tabloları (yani ayetler) var. Sen ressamın Allah olduğunu iddia ediyorsun. Ben ise insan olduğunu söylüyorum. Dolayısıyla Allah’a ait olanlar otantik, diğerleri ise sahte tabloları temsil ediyor. Kur’an’ı alıp okumakla ben o saraya girmiş oldum. Sen de bana rehberlik yapıyorsun. Şu âna kadar sarayın yarısını gezdik. Saraydaki gezimi bitirmeden, eserlerin kime ait olduğu konusunda kesin bir hükme varmak istemiyorum.

– Senin misalin de güzel. Aslında ikisi de aynı kapıya çıkıyor. Ben her bir Kur’an ayetini İslam sarayına ve Allah’a götüren kapı olarak görüyorum. Sen ise her bir ayeti Kur’an sarayındaki resim tablolarına benzetiyorsun. Önemli olan, o kapılardan veya tablolardan Rabbimize ulaşmaktır. Senin örneğinle devam edebiliriz. Saraydaki serginin yarısını dolaştın şimdiye kadar. Ne tür intibalar edindin?

– Dediğim gibi, sarayın tamamını dolaşmadan kesin bir hüküm vermek istemiyorum. Serginin tamamını bitirince bütün tabloların otantik olduğunu görsem o zaman senin Rabbine iman edeceğim ve O’na kulluk yapıp emirlerine riayet edeceğim. Şimdiye kadarki yolculuğumda tabloların yüzde 80’i otantik ve yüzde 20’si sahte gibi gözüktü bana.

– Tabloları nasıl incelediğin çok önemli. Üstünkörü bakarsan sanatkârının imzasını göremezsin. Sahte sanırsın veya gözünü kapatırsan her bir tablodaki taklit edilmez imzayı göremezsin.

– Mikroskopla bakıyorum, büyük bir titizlikle her bir tabloyu inceliyorum.

– İlahî imza, beşerî imzalardan farklıdır. İlahî imzanın nasıl olduğunu bilmen gerekir. Yoksa eserin otantik olup olmadığını anlayamazsın.

– Nasılmış ilahî imza? Bana kısaca anlatır mısın?

– Memnuniyetle. Biz insanlar, yazdığımız bir şeyin altına imza atarız veya icat ettiğimiz bir şeyin patentini alırız. Bununla söz konusu şeylerin bize ait olduğunu ispat etmeye çalışırız. Örneğin ilk defa teknoloji harikası bir âlet icat ettiğimde hemen patentini almam gerekir ki sonradan birileri ortaya çıkıp eserimi sahiplenmesin. Varsayalım ki hiç kimsenin hiçbir şekilde ve hiçbir zaman benzerini yapamayacağı bir eser icat ettim. Böyle bir durumda patent almama gerek var mı?

– Hayır. Eğer taklidi imkânsızsa boşuna yorulup niye patent alacaksın ki.

– İşte aynen öyle de teşbihte hata olmaz, Sâni-i Kerim’imiz de hem Kur’an sarayındaki kavlî ayetlerini hem de kâinat sarayındaki kevnî ayetlerini öyle bir şekilde yazmış ki taklidi beşer takatinin ötesindedir. O hâlde, her bir ayet, benzersiz olmasıyla aynı zamanda bir imzadır. Onların her biri bize Rabbimizi bildirmek için tek başına yeterlidir.

– İzin verirsen, Kur’an sarayındaki tabloları (ayetleri) incelerken göz önünde bulundurduğum kıstasları seninle paylaşmak istiyorum.

– Buyurun dinliyorum.

– Dört temel ölçütüm var. Bunlar ışığında bütün tabloları inceleyip otantik olup olmadığını anlamaya çalışıyorum. Birincisi, tablo neyi anlatıyor? Sanatkârın maksadı ve mesajı nedir? İkincisi, tablo bilimsel gerçeklere göre hakikat mi yoksa yalan mı? Üçüncüsü, tablo etik prensiplerine göre doğru mu yoksa yanlış mı? Dördüncüsü, bu tablo ilahî bir hediye mi yoksa beşerî bir eser mi?

– Gayet makul kıstasların var. Bir kıstas daha eklemen gerektiğini düşünüyorum. Bu tablo hiçbir şekilde ressamlık eğitimi almamış, resim çizmesini bilmeyen birinin eseri olabilir mi? Bu soruya vereceğin cevap, eserlerin semavî olup olmadığını anlamana da yardımcı olur.

– Haklısın. Bunu da ekledim kıstaslarıma.

– İlk üç kıstasını uygularken zorlanabilirsin. Birincisini tatbik ederken şu gerçeği daima hatırlamalısın: Aslında, sen orijinal tablolara bakmıyorsun. Onların orijinallerinin başka ressamlar tarafından çizilmiş kopyalarına bakıyorsun. Yani Allah’ın ayetlerini değil, onların tercümanlar tarafından yapılan çevirilerine bakıyorsun. Bu nedenle ilahî mesajı tamamıyla hiçbir mealde bulamazsın. Çünkü sonsuz ilim ve sonsuz kudret sahibi Rabbimiz, insanlığa gönderdiği mesajını ifade ederken bir kütüphaneye sığmayacak bilgiyi bir kitaba koyabilir ve koymuştur. Hiçbir tercüman ilahî kelamdaki tüm manaları eksiksiz kavrayıp sana aktaramaz. Bundandır ki hiçbir tercüme Kur’an değildir. Her bir Kur’an tercümesi, tercümanının kısır fehmiyle Kur’an’dan anladıklarıdır.

– Kur’an tercümesini okuma mı diyorsun? Herkes Arapça mı öğrenmek zorunda?

– Hayır. Tercümenin elbette sana faydası vardır; fakat tercümenin eksik kalacağını her zaman hatırında tutmalısın. Birinci ölçütünü tatbik edip ilahî mesajı anlamaya çalıştığında bir problem görürsen bu çeviri probleminden kaynaklanabilir. Hemen bir hüküm verme. Takıldığın noktaları, birlikte tartışalım

– Ben de söylediğini yapmaya çalışıyorum. Takıldığım yerleri sana getiriyorum.

– İkinci ölçütün de gayet makul. Zaten Allah da açıkça bize böyle bir ölçütle Kur’an’ı değerlendirmemizi istiyor: “Hâlâ Kur’an üzerine gereği gibi düşünemeyecekler mi? Eğer o Allah’tan başkasından gelmiş olsaydı içinde birçok tutarsızlıklar, çelişkiler bulacaklardı.” (Nisa Suresi, 4:82) Ancak özellikle “bilimsel bilgiler” ve “Kur’anî bilgileri” karşılaştırırken bir problem çıkabilir. Büyük çoğunluk itibariyle, bu anlamda bile Kur’an’da bir çelişki bulamazsın. Ancak birkaç yerde, bilimsel bilgilerle çelişen ifadeler görebilirsin. Bu durumda da bilimsel bilgileri mutlak hakikat gibi alıp Kur’an’ın hakikatlerini reddetmen hata olur. Çünkü bir zamanlar herkesin üzerinde hemfikir olduğu bir kısım bilimsel bilgiler, sonradan anlaşıldı ki bir hayalden ibaretmiş. Özellikle bütün bilim adamlarının üzerinde hemfikir olmadığı evrim teorisi gibi sözde “bilimsel hakikatler”le Kur’an’ın yüksek hakikatlerini tartmamalısın. Benzer şeyler, üçüncü kriterin için de söylenebilir.

– İkinci ölçütümü nasıl tatbik ettiğimi açıklayayım. 14 asır önce yazılmış bir kitapta modern bilime ters düşen birçok ifade bekliyorum. Ben Kur’an’ı incelerken modern bilimin kesin olarak ispat ettiği bilimsel hakikatlerle çelişen ayetlerin var olup olmadığını arayacağım. Eğer insan tarafından yazılmış bir kitapsa birçok örneklerini bulacağım. Çünkü Kur’an’ın yazıldığı devirde insanların bir kâinat anlayışı vardı. Yazar, kendi devrinin düşüncelerini kitaba yansıtmıştır.

– Güzel düşünüyorsun. Çelişen ayetler bulmak şöyle dursun, bilimin ancak son birkaç asırda keşfettiği hakikatleri Kur’an’da okursan ne dersin?

– Bir iki tane varsa yazarın zekâvetine havale ederim. Şayet birçok örnek varsa bu olsa olsa ilahî kelamdır, derim.

– Birçok örnekleri var. İleride sana göstereceğim bu örnekleri. Bir süre önce kullandığın bir ifade aklıma takıldı. Saraydaki bütün resimlerin otantik olduğunu gördükten sonra onların ustasını kabul ederim, demiştin. Öyle mi?

– Evet. Sen de Kur’an’ın Allah kelamı olduğunu ve bütün ayetlerinin hak ve hakikat olduğunu, söylemiştin. Bunu bana göstermen gerekir. İşin hayli zor, dostum. Bir tane sahte resim çıksa bütün uğraşın boşuna gidecek.

– Aslında işim hem zor hem de kolay. Hatırlarsan bizim birinci gayemiz, Kur’an’daki ayetlerle Rabbimizi bulmaktır. İlk günden beri yaptığımız bütün tartışmaların arka planında bu temel soru yer alıyor. Öyle değil mi?

– Evet. Haklısın.

– Bu anlamda benim işim gayet kolay. Kur’an sarayındaki altı bin altı yüz altmış altı tablodan bir tanesiyle bile sana Rabbimizin varlığını ispatlayabilirim. Kur’an’ı incelerken kullandığın dört kritere göre sadece bir ayetin beşer sözü olmadığını ve ilahî söz olduğunu ispatladığım anda, diğer bütün ayetler senin aklına göre beşerî bile olsa biz yine Rabbimizi bulmuş olacağız. Bir örnekle ne demek istediğimi açıklayayım. Nar diye bir meyve var, desem sen ise bu meyveyi hiç görmediğin için inkâr etsen, iddiamı ispat etmem için bir tek nar getirip sana göstermem yeterlidir. Oysa sen iddianı ispat etmek için bütün mekânları ve zamanları arayıp taramalısın. Dünyanın her tarafını karış karış inceledikten ve geçmiş zamana yolculuk yapıp önceki asırlardaki dünyayı taradıktan sonra bir tek nar bile bulamazsan narın yokluğunu ispatlayabilirsin. Gördüğün gibi, bir şeyin varlığını ispat etmek son derece kolaydır. Yokluğunu ispat etmek ise imkânsız denecek kadar zordur. Aynen öyle de Allah vardır, dediğimde, Allah’tan gelen tek bir ayeti (veya eseri) göstermekle davamı ispat edebilirim. Bütün eserlerin Allah’tan olduğunu ispat etme yükümlülüğüm yoktur.

– Söylediklerin gayet makul geldi bana. Beni bu konuda ikna ettin. Ancak, Kur’an’da bir tane bile yanlış söz olduğuna seni ikna edersem İslam’ın otantik ilahî bir din olduğu argümanı çürümüş olur.

– Haklısın; işimin zor olan tarafı bu. Sana Kur’an’ın bütünüyle hak ve hakikat olduğunu ispat etmeliyim. Öte yandan, Kur’an’da bir tane bile semavî ayetin varlığını kabul ettiğin an artık agnostik veya ateist olamazsın. Allah’ın varlığını kabul etmek zorundasın. Yani rasyonel prensiplerin seni böyle davranmaya mecbur eder.

– Kabul ediyorum söylediklerini. Bir tek ayetin bile semavî olduğunu kabul ettiğimde, Allah vardır, derim ancak sadece bir ayete dayanıp İslam’ın otantik bir din olduğunu kabul edemem. Başka dinleri incelemeye başlarım. İslam’a göre hayatımı yönlendiremem.

– Senin işin çok daha zor. Kur’an sarayını dolaştıktan sonra hiçbir otantik tablo görmezsen bile yine de “Bir yaratıcı yoktur” diyemezsin. Yani Yaratıcı’nın yokluğunu ispat edemezsin. Yaratıcı’nın varlığının delillerini Kur’an’da göremedim, diyebilirsin. Dolayısıyla, ben iddiam olan yaratıcının varlığını bir otantik resimle sana ispat edebilirim. Ancak sen yaratıcının yokluğuna ilişkin davanı asla ispat edemezsin. Bunu yapman için bütün zamanları ve mekânları dolaşmalı ve oradaki tabloları incelemelisin. Bu da zaman ve mekâna bağımlı hiçbir insanın gücünün dâhilinde değildir.

– Bundandır ki kendimi agnostik olarak tanımlıyorum. Tanrı’nın var olup olmadığını mutlak manada bilemeyiz, diyorum. Sen bana Kur’an sarayını gezdirerek, Yaratıcı’nın varlığını ispat edeceğini söylüyorsun. Ben de seni takip ediyorum. Saraydaki tabloların ilahî değil beşerî olduğunu anladığımda sarayı büsbütün terk ederim.

– Rasyonel prensiplerine göre hareket edersen böyle yapamazsın. Eğer Kur’an’ı yüzde 80 otantik bulursan otantik bulduğun hükümlere uymakla mükellef olursun. Sarayı tamamen terk edemezsin.

– Doğru, ama bu senin yaşadığın İslam’dan farklı olur.

– Katılıyorum sana. Bahaizm bunun en somut örneğidir. İslam’ın birçok inanç esasıyla Hıristiyanlıktaki bir kısım esasları birleştirip melez bir din oluşturmuşlar. Ne İslam’a benziyor ne de Hıristiyanlığa. Bu konuda söyleyecek başka bir şeyin yoksa hiçbir beşerin eseri olamayacak semavî eserlerden (ayetlerden) birkaç tanesini göstermek istiyorum.

Rabbimizin Kur’an’daki sözlerini dikkatle incelediğimizde insanüstü ifadeler olduğu ayan beyan görülecektir. Üstünkörü bakıldığında insan sözüne benzemesine rağmen dikkatle bakınca insanüstü olduğu görülecektir. Örneğin uzaktan bir dağın tepesine baksak gökyüzüne bitişik görürüz. Sanki aralarında hiçbir mesafe yok gibidir. Oysa dağın tepesine tırmandığınızda, semanın uçsuz bucaksız olduğunu fark ederiz. Uzaktan bakınca da Kur’an’daki ilahî sözlerle, insanın ifadeleri arasında bir benzerlik ve yakınlık görülür; ama Kur’an hakikatlerinin tepesine tırmanıldığında, her bir surenin, her bir ayetin, her bir kelimenin harikulade ve mucize olduğu görülür. Kur’an, Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliğine en büyük delil olduğu için Allah, Kur’an’da şöyle yemin eder: “Hikmetli Kur’an’a kasem ederim ki, sen resullerdensin.” (Yasin Suresi, 36:1-3) Bu ayet Hz. Peygamber’e (a.s.m.) hitaben der ki: “Sen resulsün; çünkü, senin elinde Kur’an var. Kur’an ise, haktır ve hakkın kelamıdır. Çünkü içinde hakiki hikmet, üstünde sikke-i i’caz (mucize mührü) var.”2

– Bence sen ilahî kelam olarak baktığın için mucize ifadeler olarak algılıyorsun. Bilge bir insan da pekâlâ Kur’an’daki birçok sözü söyleyebilir. Nitekim Kur’an gelmeden önce de benzer şeyleri söyleyenler vardı.

– Kur’an, geldiği devirdeki yerleşik inançları kökten değiştiren bir mesaj içeriyor. O zamanlar tevhit inancı neredeyse tamamen ölmüştü. Hıristiyanlıktaki teslis inancı ve putperestlik hâkimdi. Kur’an, şirkin ve putperestliğin her çeşidini reddederek Allah’ın bir olduğunu ders verdi.

– Haklısın; ama Kur’an’ın geldiği devirden önce de bazı filozoflar, bir tek Yaratıcı’nın olduğunu iddia etmişlerdi. Dolayısıyla, Kur’an yepyeni bir şeyle gelmedi. Eskiden var olan bir düşünceyi öne çıkardı.

– Kur’an da benzer şeyler söylüyor: Bu din yeni değil. İlk peygamberden beri binlerce peygamberin anlattığı hakikatleri ders veriyor. İnsanları tek olan Allah’a kulluk yapmaya davet ediyor. Kur’an, bu hakikati şöyle ifade ediyor: “‘Dini dosdoğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin!’ diye Nuh’a emrettiğini, sana vahyettiğini, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya emrettiğini, size de din kıldı.” (Şura Suresi, 42:13) Yine oruç ve namaz gibi ibadetlerden bahsederken “Sizden öncekiler üzerine farz olunduğu gibi sizin de üzerinize farz olundu” diyor. Dolayısıyla İslam yeni bir din çağrısı değildir, “yeniden dine” yapılan bir çağrıdır. Allah’ı ve ahiretin varlığını ilk defa anlatan yeni bir dava değil, Hz. Âdem’den (a.s.) beri bütün peygamberlerin davalarını yeniden dava ediyor. Rabbini unutmuş, tabiata, sebeplere ve tesadüfe tapan insanları, yeniden, bir ve benzersiz olan, âlemlerin Rabbine kulluk yapmaya davet ediyor.

– Bildiğin gibi daha önceleri İncil ve Tevrat’ı defalarca okudum. Kur’an’ı okurken konularındaki müthiş benzerlik gözümden kaçmadı. Bu anlamda söylediklerine inanıyorum. Peygamber olduğunu iddia edenlerin hepsi benzer konuları ifade etmişler. Ancak bu onların hepsinin doğru olduğunu göstermez. Hepsi de yanılmış olabilir. Yani kendi iç dünyalarında psikolojik olarak yaşadıkları şeyleri Yaratıcı’dan gelen bir vahiy olarak algılamış olabilir. Kendi düşüncelerini, gayrişuurî olarak ilahî söz olarak insanlara telkin etmiş olabilir.

– Kur’an’da konuşan Hz. Muhammed (a.s.m.) değil, Allah’tır. Senin dediğine göre hâşâ Hz. Muhammed, kendi sözlerini, ilahî sözleri taklit ederek insanlara aktarmıştır. Ama bunu bilerek yapmamış; kendi sözlerinin ilahî sözler olduğuna psikolojik olarak inandığı için yapmıştır. Aslında şuurî yapıp yapmamış olması hakikat noktasında fark etmez. Her iki durumda da ilahî sözleri taklit ederek kendi sözlerini, semavî mesaj gibi aktarması söz konusu. Böyle bir taklit aklen mümkün olamaz.

– Niye mümkün olmasın ki? Tarihte birçok sahte peygamber çıkmıştır. Kendi sözlerini ilahî söz diye insanlara yutturmaya çalışmışlar.

– Ama er ya da geç “sahte” peygamber oldukları anlaşılmıştır. Haklısın; herkes taklit edebilir. Bir süre insanları kendine inandırabilir. Ama eninde sonunda sahtekârlıkları ortaya çıkar. Çünkü birbirine yakın olanlar, birbirini iyi tanıyanlar, birbirini taklit edebilir. Örneğin, bir hemşire kendini doktor diye takdim edip insanları kandırabilir. Bir yarbay bir albay rolüne girebilir. Bir fizik öğretmeni üniversitede öğrencilere fizik doçenti olduğunu söyleyebilir. Ancak ilim ve dikkat sahibi insanlar, böyle sahtekârları söz ve davranışlarından fark edebilirler. Oysa ilim ve makam itibariyle birbirinden çok uzak olanların birbirini taklidi neredeyse imkânsızdır. Örneğin, ücra bir köyde kulaktan duyma bilgilerle ebelik yapmayı öğrenen biri kendini dünyanın en büyük beyin cerrahı diye yutturamaz. Bir er, orgeneral taklidi yapıp bir orduyu kandıramaz. Okuma-yazma bile bilmeyen biri dünyaya, “Ben yeni Einstein’ım” diye kendini takdim edemez. Böyle hareket ettiklerinde herkese maskara olurlar. Her hâlleriyle sahtekâr oldukları anlaşılır.3

– Niye kimse taklide kalkışamıyormuş? Anlayamadım. En azından teşebbüs eden olur.

– Galiba yanlış ifade ettim. İnsan Allah’ı taklide kalkışamaz, demiyorum. Elbette şarlatanlık yapanlar için her yol açıktır. “Ancak böyle bir teşebbüste bulunan hiçbir kimse başarılı olmaz” demek istiyorum. Çünkü kendi sözünü Allah’ın sözü diye yutturmaya çalışan bir insan eninde sonunda kendini ele verir.

– Daha önce Kur’an’ın 23 senede tamamlandığını söylemiştin. Pekâlâ, Muhammed, zamanla karşılaştığı sorunlara bulduğu çözümleri vahiy diye takdim etmiş olamaz mı?

– Vahyin geliş şekillerine, Kur’an’ın içeriğine ve ayetlerle hadisler arasındaki farka baktığımızda senin soruna hiç tereddütsüz “hayır” diye cevap veririz. Vahiy, Hz. Muhammed’e (a.s.m.) çok değişik şekillerde bildirilmiştir.4 Öyle, gündüz karşılaştığı bir sorunu akşam düşünüp sabahleyin bir cevapla gelmemiştir. Bazen geceleyin, bazen gündüz ortasında bazen de sahabelerinin ortasında vahiy gelmiştir. İlgili rivayetlerden öğrendiğimize göre, ilahî mesajın azameti karşısında Hz. Peygamber (a.s.m.) tir tir titriyor, boncuk boncuk terliyor, yüzünün rengi değişiyor ve nefes almakta zorluk çekiyordu.5 Bir defa değil, 23 yıl boyunca her defasında vahye mazhar olduğunda bu haleti yaşayan Hz. Muhammed (a.s.m.), eğer yapmacık hareket etseydi sahabeler anlamaz mıydı? Üstelik soğuk bir kış gününde bile vahiy geldiğinde vücudunun terlemesini nasıl sağlayabiliyordu? Bazen sorulan bir soru üzerine anında gelen vahiyle nasıl bambaşka bir halete bürünebiliyordu?6

– Kuramsal olarak tatmin oldum verdiğim cevaplardan. Ancak, söylediklerini somut örneklerle ispatlamanı istiyorum.

– Zaman şimşek gibi geçmiş. Vaktimizin sonuna geldik. Haftaya bu konuya devam edelim inşaallah.

– Tamam, olur.

* * *

Görüşmemizin sonunda Thomas Kur’an sarayının benzersiz olabileceğini kuramsal boyutta kabul etti. Ancak, sarayda dolaşıp, harikulade eserleri gözüyle görmeden Kur’an’ın bu hususiyetini tasdik etmeyeceğini söyledi. Aslında her şey Thomas’ın Kur’an sarayındakilere önyargısız yaklaşmasına bağlı. Bunu yapabilirse, içindeki benzersiz tabloları görüp tanıyacaktır. Mevlana’nın anlattığı gibi, Kur’an sarayındaki eserleri görmek isteyene, kör bile olsa, Allah nur verir:

“(Kör birini misafir eden adam) gece yarısı Kur’an sesini duydu. Uykusundan sıçradı, şu acayip şeyi gördü. Kör, Mushaf’tan Kur’an okumaktaydı. Hem de doğru olarak okuyordu. Sabırsızlandı, bu hali sordu, dedi ki: ‘Gözün kör olduğu halde şaştım doğrusu, bu satırları nasıl okuyabiliyorsun sen? Okuduğun satıra bakmakta, elini okuduğun harflerin üstünde gezdirmektesin. Parmağını satırlar üstünde gezdirişinden anlaşılıyor, mutlaka harfleri görüyorsun.’ Kör dedi ki:

‘Ey ten bilgisizliğinden kurtulan, bunu Allah yapamaz mı ki? Neye şaşırıyorsun? Ben Allah’a, ‘Ey yardımcım olan Allah, ey yardım dilenen Rabbim, adam canına nasıl düşkünse ben de Kur’an okumaya öyle düşkünüm. Fakat hafız değilim ki! Ya Rabbi, Kur’an okuyacağım vakit gözlerime illetsiz bir nur ver, benim gözlerimi aç da Kur’an’ı elime alıp okuyayım’ diye dua ettim.

Allah’tan, ‘Ey Kur’an’a düşkün adam, ey her dertte bize yüz tutan, bizden ümidini kesmeyen kişi. Senin bize karşı olan o hüsn-ü zan, o ümit, sana daima yücel, yüksel demekte. Ne vakit Kur’an okumak istersen, ne vakit Mushaf’ı eline alırsan, Ben de o zaman sana gözlerinin nurunu bağışlayacağım, ey yaratılışı büyük kişi’ diye nida geldi.

Öyle de yaptı Rabbim, ben ne vakit okumak üzere Mushaf’ı elime alır, açarsam, her şeyi bilen, hiçbir işten gafil olmayan O Ulu Padişah, O Tek Tanrı, gece çırağı gibi gözlerimin nurunu ihsan etmekte.’ Allah, ne alırsa ona karşılık ihsanda bulunur. Veli bu sebeple Allah’a itiraz etmez.”7

 

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

 

Dipnotlar

1 Bediüzzaman, iman sarayının yüz kapısı bulunduğunu ve delil anahtarlarıyla her birini açıp içeri girmenin mümkün olduğunu söylüyor. Ancak uykuda olan gafil biri veya kapıların anahtarla açılacağını bilmeyen cahil biri içeri giremez: “Bir saray, yüzer kapalı kapıları var. Bir tek kapı açılmasıyla o saraya girilebilir, öteki kapılar da açılır. Eğer bütün kapılar açık olsa, bir iki tanesi kapansa, o saraya girilemeyeceği söylenemez. İşte hakaik-i imaniye (iman hakikatleri) o saraydır. Her bir delil, bir anahtardır; ispat ediyor, kapıyı açıyor. Bir tek kapının kapalı kalmasıyla o hakaik-i imaniyeden vazgeçilmez ve inkâr edilemez. Şeytan ise bazı esbaba (sebeplere) binaen, ya gaflet veya cehalet vasıtasıyla kapalı kalmış olan bir kapıyı gösterir; ispat edici bütün delilleri nazardan iskat ediyor (kapalı gösteriyor). ‘İşte bu saraya girilmez. Belki saray değildir, içinde bir şey yoktur’ der, kandırır.” (Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, On Üçüncü Lem’a)
2 Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, İkinci Suret, Beşinci Nokta.
3 “Eğer sahtekârlıkla taklide çalışan, ötekinden gayet uzaksa mesela adi bir adam, İbn-i Sina gibi bir dâhiyi ilimde taklit etmek istese ve bir çoban bir padişahın vaziyetini takınsa, elbette hiç kimseyi aldatamayacak; belki kendi maskara olacak. Her bir hâli bağıracak ki: ‘Bu sahtekârdır!’
İşte –hâşâ, yüz bin defa hâşâ– Kur’an beşer kelâmı farz edildiği vakit, nasıl bir yıldızböceği bin sene tekellüfsüz (yapmacık olduğunu hissettirmeden) hakikî bir yıldız olarak rasat ehline (bakanlara) görünsün? Hem bir sinek, bir sene tamamen tavus suretini tasannusuz (yapmacıksız), temaşa ehline (seyredenlere) göstersin? Hem sahtekâr, âmî bir nefer (er), namdar, âli bir müşirin (mareşalin) tavrını takınsın, makamında otursun, çok zaman öyle kalsın, hilesini ihsas etmesin (hissettirmesin)? Hem müfteri, yalancı, itikatsız bir adam, müddet-i ömründe daima en sadık, en emin, en mutekid (dindar) bir zatın keyfiyetini ve vaziyetini en müdakkik (dikkatli) nazarlara karşı telâşsız göstersin, dâhilerin nazarında tasannuu (yapmacık hareketi) saklansın? Bu ise yüz derece muhaldir; ona hiçbir zîakıl (akıl sahibi) mümkün diyemez. Öyle de farz etmek dahi, bedihî (açık) bir muhali (saçmalığı) vaki (olmuş) farz etmek gibi bir hezeyandır.
Aynen öyle de Kur’an’ı kelam-ı beşer (insan sözü) farz etmek; lâzım gelir ki: Âlem-i İslâm’ın semasında bilmüşahede (açıkça görünen) pek parlak ve daima envar-ı hakaiki (hakikat nurlarını) neşreden bir yıldız-ı hakikat, belki bir şems-i kemalat (kemalat güneşi) telakki edilen Kitab-ı Mübin’in mahiyeti; hâşâ sümme hâşâ bir yıldız böceği hükmünde tasannucu (yapmacık hareket eden) bir beşerin hurafatlı (hurafelerle dolu) bir düzmesi olsun ve en yakınında olanlar ve dikkatle ona bakanlar farkında bulunmasın ve onu daima âli ve menba-ı hakaik (hakikatin kaynağı) bir yıldız bilsin.” (Bediüzzaman Said Nursî, SözlerOn Beşinci Söz’ün Zeyli)
4 Karen Armstrong, Muhammed: A Prophet of Our Time isimli kitabında, vahyin gelişi esnasında Hz. Peygamber’in (a.s.m.) büründüğü haleti çok harika bir şekilde tasvir ediyor.
5 Buhari, Bedü’l-Vahy 2; Tirmizi, Menakıb 7; Nesai, İftitah 37; Muvatta, Kur’an 7; Ahmed; Müsned, 1, 151.
6 Peygamberimiz ve Kur’an aleyhinde inanmayanların tarih boyunca ortaya attığı iddiaları ve cevapları ayrıntılı olarak okumak isteyenler, Dr. Abdülaziz Hatip’in Nesil Yayınları’ndan çıkan Kur’an ve Hz. Peygamber Aleyhindeki İddialara Cevaplar isimli kitabını okuyabilirler.
7 Mevlana, Mesnevi, Cilt: 3, s. 116.

Kur'an' ı (haşa) sıradan bir insan yazmış olamaz mı? (2)


Kur'an' ı (haşa) sıradan bir insan yazmış olamaz mı? (2)

Yahut ‘Kur’an’ı kendisi mi uydurdu’ diyorlar? Doğrusu onların iman etmeye niyetleri yoktur. Eğer doğru söylüyorlarsa Kur’an’ın benzeri bir söz getirsinler.”

(Tur Suresi, 52: 34)

Üslub-u Kur’an’ın (Kur’an’ın tarzı) o kadar acip bir cemiyeti (toplayıcılığı) var ki, bir tek sure, kâinatı içine alan bahr-i muhit-i Kur’anîyi (sınırsız Kur’an denizini) içine alır; bir tek ayet, o surenin hazinesini içine alır. Ayetlerin çoğu, her birisi birer küçük sure; surelerin çoğu, her birisi birer küçük Kur’an’dır.”

(Bediüzzaman)

 

Geçen hafta konuştuğumuz konu Thomas’a çok ilginç gelmişti. Çünkü benzersiz bir kitabın olabileceğini akıl erdiremiyordu. Kısmen dahi olsa bir kitabın taklidinin mümkün olabileceğini düşünüyordu. Gerçi, kuramsal boyutta semavî bir kitabın benzersiz olabileceğini kabul etmişti. Ancak, delil istiyordu:

– Sen, Kur’ an’a harikulade bir kitap nazarıyla bakıyorsun. Sen, böyle bir sonuca nasıl ulaştın? Bütün kitapları okumadığına göre Kur’an’ın en yüce kitap olduğunu nasıl söyleyebilirsin?

– Kur’an gibi harikulade ifade ve mana güzelliğine sahip bir kitabın okuma yazması olmayan birinden gelmiş olması mucize olduğunu gösteriyor. İlkokulu bile bitirmeyen biri çıkıp bir kitap yazsa ve asırlarca üniversite hocalarına bile ilham kaynağı olsa elbette harikulade olur. Aynen öyle de Kur’an ümmi bir zattan gelmesine rağmen 14 asırdır her seviyedeki milyarlarca insanın başucu kitabı olmuştur. Demek ki beşerî bir eser değildir, semavîdir.

– Kur’an’ın manasındaki harikuladeliğe bir örnek verebilir misin?

– Memnuniyetle. Kur’an’ın tevhit inancıyla ilgili kısa bir suresini örnek alalım. Bu surenin manasını, derinliğini ve belâgatinin üstünlüğünü tam olarak anlayan, kaynağının semavî olduğunu kolaylıkla kabul eder. İhlas Suresi’nden bahsediyorum. En kısa surelerden bir tanesidir. Bütün Müslümanların ezbere bildiği ve sıklıkla okuduğu bir suredir. Kur’an bu sureyle muhatabı olan tüm insanlığa bir mesaj veriyor. Yani Allah Hz. Muhammed’den (a.s.m.) kıyamete kadar gelip geçecek farklı seviyedeki bütün insanlığa bu kısa sureyle bir hakikati ders veriyor.

Muhatap bütün insanlık olduğu için verilecek mesajda iki önemli nitelik olmalı: Birincisi, herkesin anlayacağı kadar basit olmalı; idrakleri, eğitimleri, asırları farklı olan bütün herkese hitap edecek şekilde açık ve anlaşılır olmalı. İkincisi, basitlikle beraber, yüksek zekâ ve eğitim seviyesine sahip insanları sıkmayacak ve onların idrak seviyelerine hitap edecek derinlikte olmalı. Yani hem çok basit olmalı hem de çok derin hakikatler içermeli. Hiç eğitim görmemiş insanlara hitap ederken aynı zamanda ilmin zirvesine tırmanmış olanlara ders vermeli.

Öyle bir ders kitabı düşün ki hem ilkokuldakiler hem de doktora yapanlar kendilerine ders kitabı yapsınlar.1İşte Kur’an, böyle bir kitaptır. Geçenlerde çok düşük eğitim seviyesi olan ve birkaç ay önce Müslüman olan bir mahkûmla konuştum. Kur’an’dan büyük bir hayranlıkla söz ediyordu. Amerikan hapishanelerinde her sene birçok insan Kur’an’ın tercümesini okuyarak Müslüman oluyor. Hatırladığım kadarıyla, sen de Kur’an’ı okumaya başladığında anlaşılması kolay bir kitap olarak tanımlamıştın. Öte yandan bütün ömrünü Kur’an’ı anlamaya adayan İmam Gazali, Abdulkadir Geylani ve Bediüzzaman Said Nursî gibi binlerce büyük İslam âlimi, Kur’an’ın çok derin hakikatler içeren mucize bir kitap olduğunu söylemişler.2Kur’an’ın kendileri için hakikî üstat ve hiç şaşmaz bir rehber olduğunu ifade etmişler.

– Bence sözünü ettiğin kişiler Kur’an’a, Allah’ın kitabı diye inandıkları için çok methetmişler. Rasyonel bir insan olarak ben başkalarının söylediğine körü körüne tabi olmam. Kendim Kur’an’ın harikulade olduğuna ilişkin deliller görmek isterim.

– Yaşadığımız asırda çoğu zaman “uzman görüşüne” dayanarak hayatımızı şekillendiriyoruz. Hasta olduğumuzda bir doktora gidip tavsiyelerini alıyoruz. Kendimiz doktor olmaya çalışmıyoruz. Ancak itibar edeceğimiz bir doktor yoksa kendimiz tıp ilmini öğrenip doktor olabiliriz. Sana saydığım isimler de Kur’an’ın en meşhur mütehassısları. Onlara Batılı olmadıkları için itimat etmiyorsan Amerikalı iki bilim adamının konuyla ilgili tespitlerine kulak verebilirsin: “Kur’an, yaşantısı çok farklı olan, her türden insanı etkiliyor. Bunun da ötesinde, onun sayısız filozof, din âlimi, yargıç, şair ve sanatçıya asırlar boyu ilham kaynağı olması ne kadar harikulade zenginlikte bir kitap olduğunu gösterir; bunu unutmamalıyız.”3

– Hepimiz doktor olalım, uzman görüşlerini kabul etmeyelim, demiyorum. Piyasada birçok sahte doktor var. Her doktorum diyenin sözüne itimat etmeyelim, diyorum. Doktorluk iddiasında bulunan kişinin yazdığı reçetelerin işe yaradığını gösteren delillere bakmalıyız.

– Kur’an reçetesinin tüm dertlere tam bir şifa olduğunu ve Şafi-i Hakiki olan Allah’tan geldiğini gösteren birçok delil vardır. Onlardan bir tanesini seninle paylaşayım. Kur’an’ın en büyük davası, insanlara Allah’ın var ve bir olduğunu anlatmaktır. Kur’an, bu temel mesajını neredeyse her bir bölümde, her bir sayfada, hatta her bir ayette ya açıktan, ya işareten ya da imaen ders veriyor. Hemen her Müslüman’ın ezbere bildiği kısa bir sure var ki Kur’an’ın tevhit mesajını harikulade ifadelerle herkese ders veriyor. Kur’an bu kısa surede tevhit dersini verirken hem herkesin anlayacağı kadar basit hem de her seviyeden insanın istifade edeceği kadar derin hakikatleri birkaç cümlede topluyor. Doğrusu, sadece bu surenin harikulade belâgatini anlayan, onun ancak sonsuz ilim ve sonsuz kudret sahibi olan Allah’tan geldiğine şüphesi kalmaz. Şimdi seninle bu sureye yakından bakalım. Önce mealine okuyalım: “De ki: O Allah birdir. O Samed’dir, yani hiçbir şeye muhtaç değildir ve her şey O’na muhtaçtır. O doğurmamıştır. O doğmamıştır. O’na denk olacak hiçbir şey yoktur.” (İhlas Suresi) Bu ayetlerden neler anlıyorsun?

– Kısaca, Yaratıcı’nın bir ve tek olduğunu anlatıyor. Daha önce ifade ettiğim gibi, benzer düşünceyi söyleyenler, Muhammed’den önce de vardı.

– Haklısın, en cahilden, en büyük dehaya kadar her kim bu sureyi okursa Allah’ın bir ve tek olduğu mesajının verildiğini anlar. Kur’an’ın harikalığı, bu tevhit hakikatini nasıl anlattığında saklıdır. Seninle bu ayetleri derinlemesine incelemeye çalışalım. İhlas Suresi’nde altı ayrı hüküm var. Üçü olumlu ve üçü olumsuz yargıda bulunuyor. İlk üç ayet, Allah’ın kim olduğunu anlatıyor: 1) Allah birdir. 2) Allah hiçbir şeye muhtaç değildir. 3) Her şey Allah’a muhtaçtır. Son üç ayet ise Allah hakkında uydurulan yanlış şeyleri reddediyor: 1) Allah doğmamıştır. 2) Allah doğurmamıştır. 3) Allah’ın dengi ve benzeri yoktur. Kur’an bu özlü ayetleriyle hem tevhit mertebelerini ispat ediyor hem de şirkin altı çeşidini reddediyor. Yani Allah var ve birdir derken delillerini de gösteriyor. Her bir cümle ötekine hem delil hem de netice oluyor.4

Sure “De ki O Allah’tır” diye başlıyor. Buna karşı rasyonel insan hemen şu soruyu sorar: “Delilin nedir?” Kur’an, bu gizli soruya devamındaki ayetlerle cevap veriyor. Bu anlamda İhlas Suresi’nin şöyle bir manası vardır: “De ki: O Allah’tır. Çünkü O birdir. (Yani, sonsuz ilim, sonsuz kudret, sonsuz hikmet gibi ilahî vasıflar; ancak bir zatta bulunur. İlmen iki sonsuz olamaz. İki ayrı sonsuz kudret sahibi yaratıcı olsaydı, biri kudretiyle diğerinin sonsuz kudretine bir sınır getirirdi. O zaman kudret sınırsız olamazdı. O hâlde, ancak sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz hikmet gibi her bir vasfın sonsuz derecesine sahip olan tek bir zat, Allah olabilir. Demek ki Allah bir olur; birden fazla olamaz.)

Çünkü O hiçbir şeye muhtaç değildir. (Yani başkasına muhtaç ve bağımlı olanlar, asla ilah olamazlar. Çünkü böyleleri kendi varlıklarını daimi olarak devam ettiremezler. Oysa trenin lokomotifi, nasıl vagonlara muhtaç olmadan, sahip olduğu özelliğiyle kendini çekiyorsa –teşbihte hata olmasın– Allah da hiçbir şeye muhtaç olmaksızın kendi varlığını devam ettiriyor. Başkasına muhtaç olanlar daimi uluhiyet iddia edemezler. Ezeli ve ebedi ilahlık ancak samed olmakla mümkündür.)

Çünkü her şey O’na muhtaçtır. (Yani ilah olan Zat her şeyin sahibi, yaratıcısı ve idare edicisi olmalıdır. Yoksa kuru bir laftan ibaret ilahlık iddiasının bir hükmü yoktur. Nasıl ki ilahlık iddia eden Firavun ve Nemrut gibi zatlar, sonunda helak olup gittiler, her şeye hükmünü geçirmeyen ve her şeyi her an tasarrufunda tutmayan biri de daimi ilah olamaz.)

Çünkü O doğurmamıştır. (Yani doğuran hiçbir varlık ilah olamaz. Doğuran bütün canlılar kendine benzer bir şey doğuruyorlar. Oysa Allah’a benzer bir şey olmaz. Çünkü O’nun benzeri olduğunda O ilah olamaz. İki sonsuz kudret sahibi mantıken var olamaz. O hâlde, doğuran hiçbir varlık ilah olma liyakatine sahip olamaz. Onları, ilah yapmayın.)

Çünkü O doğmamıştır. (Yani doğanlar başkasına bağımlı olduğu için asla ilah olamaz. Hem de doğanların bir başlangıcı ve sonu vardır. Çünkü her doğan mutlaka ölür. Ama ilah olan ezeli ve ebedi olmalıdır. Varlığı hiçbir şeye bağımlı olmamalıdır. Kısacası Vacibü’l- Vücud olmalıdır. Yani Hıristiyanların iddia ettiği gibi Meryem oğlu İsa, ilah olamaz. Çünkü o doğmuştur. Varlığı başka bir varlığa bağlı olan, başlangıcı ve sonu olan varlıklara değil, hiç doğmamış ve doğurmamış, vücudu vacip olan Zat’a tapınız.)

Çünkü O’na denk olacak hiçbir şey yoktur. (Yani ilah olan benzersiz olmalıdır. O’nun ne bir dengi ne bir ortağı ne de bir yardımcısı olmamalıdır. Herhangi bir yaratığa benzemekten münezzeh olmalı, hepsinden farklı olmalıdır. Yaratıklarla bağı sadece “yaratıcılık” noktasındadır. Onlara bağımlı olmaktan, onlara muhtaç olmaktan veya onlara mecbur olmaktan sonsuz derece münezzehtir.)

O hâlde, Cenab-ı Hak ezelidir, ebedidir, evvel ve ahirdir. Hiçbir cihette ne zatında ne sıfatında ne de efalinde (fiillerinde), naziri (benzeri), küfvü (dengi), şebihi (benzeri), misli, misali, meseli (eşi) yoktur.”5

– Bu manalar senin kendi çıkarımların mı yoksa İhlas Suresi’nde kodlanan bilgiler mi?

– Bunlar benim çıkarımlarım değil. İlgili ayetlerin kelime ve cümlelerine yüklenen bilginin deşifre edilmesidir. Sonsuz ilim ve kudret sahibi Zat’tan gelen bu sözler elbette ki bizim sözlerimiz gibi sınırlı mana içermezler. İhlas Suresi’ndeki manaları keşfetmeye çalışan Kur’an mütehassısları ciltlerle kitap yazmışlar. İlahi sözlerdeki derinliği göstermek için bu sure üzerinde biraz daha durmak istiyorum. Sureyi son ayetten başlayarak başa doğru okuduğumuzda yine her bir ayet diğerini ispat ediyor: “Hiçbir şey O’nun dengi değildir. (Bu genel argümandır. Buna delilin nedir, sorusuna diğer ayetler sırasıyla cevap oluyor.)

Çünkü O doğrulmamıştır. (Yani doğrulanın kardeşleri ve ebeveyni bir nevi onun dengi olur. Allah’ın hiçbir dengi yoktur; çünkü ebeveyni ve kardeşleri yoktur.)

Çünkü O doğurmamıştır. (Yani her doğuran kendine denk bir şeyler doğurur. O doğurmadığı için dengi olamaz.)

Çünkü O hiçbir şeye muhtaç değildir. (Yani, O’nun dışında her şey bir şeye muhtaç. O hiçbir şeye muhtaç değil. Hiçbir şeye bağımlı değil. O halde O’nun dengi yoktur.)

Çünkü her şey O’na muhtaçtır. (Eğer O’nun dengi olsaydı varlıklar başka şeylere de muhtaç olurdu. O’nun dengi olmadığı için her şey, sadece O’na dayanıyor ve O’ndan yardım alıyor. Başka hiçbir dayanakları yoktur.)

Çünkü O birdir. (O birden fazla olsaydı O’nun dengi olabilirdi; ancak bir ve tek olanın dengi olamaz.)

Çünkü O Allah’tır. (Allah dışında her şeyin, eşi ve benzeri olabilir. Ancak sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz hikmet gibi her türlü vasfın sonsuz derecesine sahip olan Zat’ın dengi olamaz. Çünkü iki sonsuz olamaz.)”

İhlas Suresi’ndeki her bir ayet aynı zamanda ilk ayete netice oluyor. İlk ayet “De ki: O Allah’tır” diyor. Diğer ayetler, Allah olmanın neticesi olarak O’nda bulunması gereken vasıfları sayıyor: “O Allah’tır. Öyle ise O birdir. Öyle ise O Samed’dir. Öyle ise O doğurmamıştır. Öyle ise O doğrulmamıştır. Öyle ise O’nun hiçbir dengi yoktur.”

Aynı şekilde sureyi sondan başa doğru okuduğumuzda, son ayet Allah’ın denginin olmadığını söyler. Diğer ayetler ise dengi olmayan Allah’ın nasıl olması gerektiğini anlatır: “O’nun dengi yoktur. Öyle ise O doğrulmamıştır. Öyle ise O doğurmaktan münezzehtir. Öyle ise O hiçbir şeye muhtaç değildir. Öyle ise her şey O’na muhtaçtır. Öyle ise O birdir. Öyle ise O Allah’tır.” Şimdi sana sormak istiyorum: Hiç okuma-yazma bilmeyen biri böyle beliğ ifadelerle, bu kadar derin hakikatleri, çok basit bir üslupla izah edebilir mi?

– Muhammed’in yaşadığı devirde yazılı kültürden ziyade sözlü kültür yaygındı. Hiç okuma-yazma bilmeden de bir insan çok şeyler öğrenebilirdi. Bence Muhammed küçüklüğünden beri kâinatın sırlarını merak etmiş. Bu konuda ilim sahibi insanlarla konuşmuş ve bir kısım bilgiler edinmiş. Edindiği bilgileri öyle içselleştirmiş ve bilinçaltına nakşetmiş ki o bilgilerin semavî kaynaktan gelen bir vahiy olduğu vehmine kapılmış.

– Kur’an Allah’ın kelamı değilse o zaman peygamberin sözleridir. Yani o, hâşâ, kendi sözlerini Allah’ın kelamı diye insanlara yutturmuş. Peki, Kur’an, Allah adına yalan uyduranlara en büyük zalim diyor: “Artık, Allah’a karşı yalan uydurandan veya O’nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir? Şüphe yok ki (böyle) suçlular asla kurtuluşa ermezler.” (Yunus Suresi, 10:17)

– Bence Muhammed üç şeyden biri olabilir. Ya peygamberdir, ya yalancıdır ya da mecnundur. Ben peygamber olduğuna, henüz kanaat getirmedim. Yalancı olduğuna da pek ihtimal vermiyorum. Bence o sonradan mecnun olmuştu. Bilerek kimseyi kandırmadı. Kendisinin peygamber olduğuna inandı. İnsanlara kendi bilinçaltındaki bilgilerini aktardı.

– İlginçtir, Peygamber (a.s.m.) zamanında müşrikler de ona yalancı dememişlerdi. Peygamberliğin gelişine kadar, O’nu Muhammedü’l-Emin diye çağırıyorlardı. Çünkü ondan hiçbir şekilde yalan ve hile görmemişlerdi. Merak ediyorum, sen hangi gerekçeyle onun yalancı olmadığı kanaatine vardın?

– Ben hapishanede yıllarca çalıştım. Yalanı kendine meslek edinen birçok insanla görüştüm orada. Yalan söyleyenlerle birkaç defa konuştuğumda yalanlarını ortaya çıkarıyordum. Bir yerde mutlaka bir açık veriyorlardı. Yalancının sözlerinde tutarsızlık olur. Kendini ele verir. Ben Kur’an’ın üçte ikisini okudum; şimdiye değin. Bu anlamda bir tutarsızlık görmedim. Eğer bilerek uydurulmuş olsaydı mutlaka bir yerde kendini belli ederdi. Rasyonel biri olarak Muhammed’in kim olabileceğine ilişkin üç seçeneği değerlendirdiğimde bana en makul olanı mecnun olmasıdır.

– Senin bu rasyonel seçeneklerini, Allah, Kur’an’da tek tek sayıyor ve hepsini reddedip onun peygamber olduğunu ifade ediyor. Senin kısıtlı aklınla ifade ettiğin üç seçeneğe iki tane daha ekliyor.

– Neymiş o iki seçenek? Gerçekten merak ettim.

– Kur’an, Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliğini kabul etmeyenlerin, ona, hâşâ, ya kâhin, ya mecnun, ya şair ya da yalancı olduğunu söyleyebileceklerini Tur Suresi’nde ifade ediyor:6 “Sen öğüt vermeye devam et. Rabbinin sana verdiği peygamberlik nimeti hakkı için sen ne bir kâhinsin ne de bir mecnun. Yoksa onlar ‘O bir şairdir, biz onun başına gelecek felaketi bekliyoruz’ mu diyorlar? Sen ‘Bekleyedurun,’ de. ‘Ben de sizinle beraber bekliyorum.’ Onlar akıllarını kullanarak mı bunu söylüyorlar, yoksa onlar sırf bir azgınlar güruhu mudur? Yahut ‘Kur’an’ı kendisi mi uydurdu’ diyorlar? Doğrusu onların iman etmeye niyetleri yoktur. Eğer doğru söylüyorlarsa Kur’an’ın benzeri bir söz getirsinler.” (Tur Suresi, 52:29-34)

– Niye şair diyebileceklerini anlıyorum; ama niye kâhin desinler ki?

– Çünkü Kur’an geçmiş ve gelecekle ilgili gaybî haberleri bize aktarıyor. O hâlde Kur’an ya geçmiş ve geleceği her an nazarında bulunduran Allah’ın eseridir yahut kehanette bulunan bir kâhinin eseridir. Kâhinin eseri olamaz; çünkü kâhinin sözleri karışık ve tahminidir. Tahminlerin bir kısmı doğru çıksa da bir kısmı yalanlanır. Oysa Hz. Muhammed’in (a.s.m.) haber verdiği her şey aynen çıkmıştır. Onun hiçbir sözünde yalan ve karışıklık yoktur. O hak ve hakikati, hiç şüphe edilmeyecek kesinlikte söylüyor.

Şair de olamaz. Çünkü şiirin hayalî ve süslü laflarına karşılık, Kur’an’ın söyledikleri hep hakikattir. Hem de şair olsaydı başka şairler de onun yazdığı eser gibi eser yazabilirdi. Fakat Kur’an bütün şair ve ediplere meydan okuyor, benzer bir kitap getirmelerini istiyor. Kur’an, “Onlar akıllarını kullanarak mı bunu söylüyorlar” ayetinden sonra aklen muhtemel bütün yolları sıralayarak hepsini çürütüyor. Sağlıklı düşünen her aklın Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliğini kabul ve tasdik etmesi gerektiğine işaret ediyor. Çünkü onun söylediği her şey makuldür. Fakat onun getirdiği yüksek hakikatlere bütün akıllar ulaşamaz.

– Yaratıcı’nın varlığına inanmayanlar için bir insanın peygamber olduğunu kabul etmek çok zordur. Sen inanan biri olarak biraz önceki ayetleri okuduğunda tatmin olabilirsin, ancak benim gibi ateist biri için bunlar tatmin edici olamaz. Bir nevi totolojiktir. Yani Allah varsa ben de O’nun peygamberiyim, diyor. Hâlbuki ateist birinci koşulun varlığını kabul etmiyor.

– Kur’an senin aklınla yapacağın bu itiraza da cevap vermiş. Biraz önce paylaştığım ayetlerin devamındaki on ayet, bütün inkâr yollarını kapatarak, Allah’ın varlığını ispat ediyor. Süremizin sonuna geldiğimiz için, bu konuyu haftaya bırakalım istersen.

– Olur.

* * *

Sohbetimiz bitip ayrılırken, Thomas’ın peygamberliğe yaptığı itirazlar Mevlana’nın Mesnevi’sinde Sebalıların peygamberlere yaptığı itirazları hatırlattı bana. Peygamberler getirdikleri elmas hakikatleri görmeyip kendilerini sıradan gören muterizlere şöyle cevap vermişti:

“Bizim ululuğumuz göklerden bile üstün! İncilerle dolu olan deniz, gemiden ne şeref bulabilir? Hele o gemi fışkıyla dolu olursa.

Yazıklar olsun ki o bozarmış kör göze güneş bile bir zerre göründü. İblisin gözü, eşsiz, örneksiz Âdem’i topraktan başka bir şey görmedi. O iblise layık göz, yurdu olan yerden baktı, kendisine layık görüşle gördü de sahibine Âdem’in baharını kış gösterdi. Nice devletler vardır ki bazen devletsiz kişiye isabet eder de mal olmaz, geri döner!

Nice sevgili vardır ki bir bahtsızın yanına gelir de o sevgiliyi tanımaz, onunla aşk oyununu oynamaya girişmez. Gözü yanıltan da bizim ezeli nasipsizliğimiz. Kalbi çeviren de kötü kaza ve kader! Taştan yontulup yapılan put, size kıble olduğundan lanetin, körlüğün gölgesine sığındınız, orada yurt edindiniz.”7

 

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

 

Dipnotlar:

1 “Kur’an, bu kâinat Halık-ı Zülcelâl’inin kelamı olarak rububiyetinin mertebe-i azamından (idareciliğinin en yüksek mertebesinden) çıkarak, umum mertebeler üstüne gelerek o mertebelere çıkanları irşat ederek, yetmiş bin perdelerden geçerek o perdelere bakıp tenvir ederek (aydınlatarak), fehm (anlayış) ve zekâca muhtelif binler tabaka muhataplara feyzini dağıtıp ve nurunu neşrederek (yayarak) kabiliyetçe ayrı ayrı asırlar, karnlar (devirler) üzerinde yaşamış ve bu kadar mebzuliyetle (çoklukla) manalarını ortaya saçmış olduğu halde, kemal-i şebabetinden, gençliğinden zerre kadar zayi etmeyerek, gayet taravette (taze), nihayet letafette kalarak; gayet suhuletli (kolay) bir tarzda, sehl-i mümteni (kolay görünmesine rağmen taklidi imkânsız) bir surette, her âmiye (okuma yazması olmayana) anlayışlı ders verdiği gibi, aynı derste, aynı sözlerle fehimleri (anlayışları) muhtelif ve dereceleri mütebayin (birbirine uymayan) pek çok tabakalara dahi ders verip iknâ eden, işbâ eden (doyuran) bir kitab-ı mu’ciznümânın hangi tarafına dikkat edilse, elbette bir lem’a-i i’caz (mucize parıltısı) görülebilir.” (Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, İkinci Suret, Beşinci Nokta)
2 “Bütün müçtehidîn (müçtehitler) ve sıddıkîn (doğruluktan sapmayanlar) ve hükemâ-i İslâmiye (İslam filozofları) ve muhakkikîn (hakikati bulan âlimler) ve ulema-i usulü’l-fıkıh (fıkıh âlimleri) ve mütekellimîn (kelam âlimleri) ve evliya-i ârifîn (ilim erbabı evliyalar) ve aktâb-ı âşıkîn (Allah aşkıyla yanan kutuplar) ve müdakkikîn-i ulemâ (âlimlerin en ince eleyip sık dokuyanları) ve avâm-ı müslimîn (pek ilmi olmayan sıradan Müslümanlar) gibi Kur’an’ın tilmizleri (talebeleri) ve dersini dinleyenleri müttefikan (hepsi birlikte) diyorlar ki: ‘Dersimizi güzelce anlıyoruz.’” (Bediüzzaman Said Nursi,Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, İkinci Suret, Beşinci Nokta)
3 Sachiko Murata ve William C.Chittick, The Vision of İslam, (Paragon House, 1994), s. 58.
4 Bediüzzaman’ın tabiriyle, “Sure-i İhlas’ta, otuz Sure-i İhlas kadar, muntazam, birbirini ispat eder delillerden mürekkep (oluşmuş) sureler vardır.” (Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, İkinci Suret, Birinci Nokta)
5 Bediüzzaman Said Nursî, Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Üçüncü Şua, Üçüncü Cilve.
6 Hz. Ömer (r.a.) Müslüman olmadan önceki bir hatırasını şöyle anlatır:
“Bir gün Resulullah ile muaraza için evden çıktım. Onu Mescid-i Haram’da buldum. Benden evvel oraya varmıştı. Arkasında durdum. Resulullah, el-Hakka Suresi’ni okumaya başladı. Ben Kur’an’ın belagatine, düzgünlüğüne, derli topluluğuna hayran kaldım ve ‘Vallahi, Kureyş’in dediği gibi bu bir şairdir’ diye düşünüyordum ki Resulullah hemen:
‘Muhakkak o (Kur’an) Allah indinde çok şerefli bir peygamberin Allah’tan getirdiği kati sözdür. O bir şair sözü değildir. Ne az inanırsınız (adamlarsınız)?’ ayetlerini okudu. O zaman ben, ‘Bu bir kâhindir’ diye düşündüm ki Resulullah:
‘O bir kâhin sözü de değildir. Siz ne az düşünürsünüz (adamlarsınız)? O Âlemlerin Rabbinden indirilmedir. ‘Eğer (Peygamber söylemediğimiz) bazı sözleri bize karşı kendiliğinden uydurmuş olsaydı elbette onun sağ elini (kuvvet ve kudretini) alıverirdik. Sonra da şüphesiz onun kalp damarını koparırdık. O vakit sizden hiçbiriniz buna mani de olamazdınız’ ayetlerini okudu. İşte o gün kalbim İslam’a karşı iyice yumuşamıştı.” (Dr. Abdülaziz Hatip, Kur’an ve Hz. Peygamber Aleyhindeki İddialara Cevaplar, Nesil Yayınları, s. 337)
7 Mevlana, Mesnevi, Cilt: 3, s. 151.

Kur'an'da Allah neden kendinden "biz" diye bahsediyor?


Kur'an'da Allah neden kendinden "biz" diye bahsediyor?

 Benim ilahî bir kitap için aradığım şartlardan birisi de içinde çelişki olmamasıdır. Ancak, Kur’an’da “Biz” zamirinin kullanılmasını çelişki olarak algılıyorum. Çünkü Kur’an’da, tekrarlarla verilen mesajlarda, Allah’ın bir ve benzersiz olduğu vurgulanıyor. Oysa “Biz” kullanılması kafa karıştırıyor. İlahî bir kitabın bu tarz çelişkilerden arınmış olması gerekir.

– Nasıl kafa karıştırıyor?

– Birden fazla ilah varmış gibi bir imaj veriyor.

– Biraz önce Kur’an’ın takdir ettiğin meziyetleri arasında, teolojik mesajının net olmasını da saymıştın. Özellikle İncil okuyan birine Kur’an’ın Yaratıcı’yla ilgili ayetleri son derece açıktır: “Sizin ilahınız bir tek ilahtır. O’ndan başka ilah yoktur. O Rahman’dır, Rahîm’dir.” (Bakara Suresi, 2:163) “Şüphe yok ki ben Allah’ım. Ben’den başka hiçbir ilah yoktur. O hâlde bana ibadet et ve beni anmak için namaz kıl.” (Ta Ha Suresi, 20:14) “Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberlere, ‘Şüphesiz, Ben’den başka hiçbir ilah yoktur. Öyleyse Bana ibadet edin’ diye vahyetmişizdir.” (Enbiya Suresi, 21:25)

Hatta diyebiliriz ki Kur’an’ın en birinci meselesi Yaratıcı’nın tek (Ehad) olduğunu anlatmaktır. Her türlü ortaktan uzak olduğu gibi icraatında bile hiçbir ortağa, yardımcıya ihtiyacı olmadığını (Samed) göstermektir. Her şeyin, her an, her şeyiyle Allah’a muhtaç olduğunu ders vermektir. Dolayısıyla, Kur’an’daki “Biz” zamiri asla birden fazla yaratıcı anlamına gelmez. Kaldı ki eğer birden fazla yaratıcı olsaydı Kur’an’ın hemen her tarafında vurgulanan tek Yaratıcı ifadesine karşı çıkarlardı. En azından bir ayette, “Bu kitap bir ilahtan değil, birden fazla ilahtan gelmiştir” derdi.

– O hâlde niye “Biz” zamiri kullanılmış?

– Öncelikle şunu söyleyeyim, Kur’an’da sadece “Biz” zamiri değil, “Ben” zamiri de kullanılmış. Üçüncü tekil şahıs “O” da kullanılmış, ancak Yaratıcı’dan bahsederken üçüncü çoğul şahıs “Onlar” kullanılmamıştır. Eğer birden fazla Yaratıcı’dan söz etseydi “Onlar” zamirini de kullanması gerekirdi. Kısacası, Allah, Kur’an’da bizimle konuşurken bazen kendisinden “Ben”, bazen “Biz”, bazen “O” bazen de zamir kullanmadan edilgen bir yapıyla bahsetmiştir.

– Bahsettiğin farklı kullanımla ilgili birkaç örnek verebilir misin?

– Memnuniyetle. “Ben” zamirine örnekler: “Yalnız Ben’den korkun.” (Bakara Suresi, 2:40) “Ben, tövbe edenin tövbesini kabul ederim.” (Bakara Suresi, 2:160) Bu iki ayette de Allah doğrudan doğruya kendi zatından söz ediyor. Zatı tek olduğu için “Ben” zamirini kullanıyor. “Tövbe edildiğinde karar verici kimdir?” diye sorduğumuzda Kur’an, “Tek olan Allah’tır” diyor. Karar vericinin tek olduğunu, arada hiçbir vasıta olmadığını bildiriyor.

Eğer birden fazla zat söz konusu olsaydı “Bizden korkun” veya “Biz tövbeleri kabul ederiz” denilirdi. Biz zamirinin kullanıldığı bazı ayetler: “Biz kâfirler için perişan edici bir azap hazırladık.” (Nisa Suresi, 4:37) “Biz Cehennemi kâfirler için bir zindan yaptık.” (İsra Suresi, 17:8) Bunun gibi ayetlerde, biz kullanılması, yapılan ilahî icraatın aracılarla gerçekleştiğine işaret ediyor. Cehennemde zebani dediğimiz azap melekleri bir vasıtadır. Cehennem ateşi dâhi azap için bir vasıtadır.

– Ben ve biz zamirleri arasındaki bu ayrımı tam anlamadım. Bir örnek daha verebilir misin?

– Şu ayet aradaki farkı çok net bir şekilde bize gösteriyor: “Muhakkak ki Biz, Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye Kur’an’ı sana hak ile indirdik.” (Nisa Suresi, 4:105) Ayet, hem “Biz” zamirini hem de tek bir zatı gösteren Allah lafzını beraber kullanıyor. Bir anlamda “Ben” ve “Biz” zamirleri birlikte kullanılmış. Yani ayeti şöyle de okuyabiliriz: “Benim sana gösterdiğim gibi hükmedesin, diye Biz sana hak ile Kur’an’ı indirdik.” Kur’an, Hz. Cebrail (a.s.) vasıtasıyla geldiği için “Biz” zamiriyle, ilahî icraatta vasıtanın kullanıldığına dikkat çekilirken “Ben” zamiriyle, Allah’ın icraatının vasıtasız olduğuna, Hz. Muhammed’e (a.s.m.) ilham yoluyla doğrudan doğruya hakikatleri gösterdiğine işaret ediliyor.1

– “O” zamirinin kullanımına örnek verebilir misin?

– “O” zamiri birçok ayette geçiyor. Oysa birden fazla ilahtan söz etseydi “onlar”dan bahsetmeliydi. Özellikle Allah’ın isim ve sıfatlarından bahsedildiği ayetlerde “O” zamiri kullanılmış: “Allah, melekler ve ilim sahipleri, O’ndan başka ilah olmadığına adaletle şahitlik ettiler. O’ndan başka ilah yoktur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Âl-i İmran Suresi, 3:18)

“İşte sizin Rabbiniz Allah. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. O her şeyin yaratıcısıdır. Öyle ise O’na kulluk edin. O her şeye vekildir (her şeyi yöneten, görüp gözetendir).” (Enam Suresi, 6:102)

“Eğer yüz çevirirlerse de ki: ‘Bana Allah yeter. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Ben ancak O’na tevekkül ettim. O, yüce Arşın sahibidir.’” (Tevbe Suresi, 9:129)

“Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. O’ndan başka hiç ilah yoktur. O şerefli ve yüce Arşın Rabbidir.” (Müminun Suresi, 23:116)

“O, Allah’tır. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Dünyada da ahirette de hamd O’na mahsustur. Hüküm yalnızca O’nundur. Kesinlikle O’na döndürüleceksiniz.” (Kasas Suresi, 28:70)

Bunlar gibi daha onlarca ayet sıralayabilirim. Allah’tan başka hiçbir ilahın olmadığını Kur’an’ın her suresi, her sayfası, hatta her ayeti bir şekilde ders veriyor. Bütün bunlara rağmen “Kur’an’da birden fazla ilahtan söz ediliyor” şeklindeki eleştiriler hiç haklı değil.

– Kur’an’ın tek bir ilah vurgusu yaptığına katılıyorum. Benim söylemek istediğim, tek bir ilah olduğunu söyleyip “Biz” zamirini kullanmak çelişkidir. Oysa ilahî bir kitap hiçbir çelişki içermemelidir.

– Haklısın, ilahî bir kitap çelişki içermemeli. Çünkü sonsuz ilim sahibinden gelen bir kitapta çelişki olamaz. Kur’an da bir kitabın semaviliğini anlamak için aynı kıstası kullanmamızı istiyor: “Hâlâ Kur’an üzerine gereği gibi düşünemeyecekler mi? Eğer o Allah’tan başkasından gelmiş olsaydı içinde birçok tutarsızlıklar, çelişkiler bulacaklardı.” (Nisa Suresi, 4:82) Binlerce farklı konuyu karıştırmadan, çelişkisiz anlatan bir Kur’an’ın, ben ve biz zamirlerini birbirine karıştırması beklenemez. Kaldı ki semavî bir kitabın tüm çelişkilerden uzak olması gerektiğini söyleyen Kur’an Sahibinin böyle basit bir çelişkiyi fark etmemesi mümkün değildir. On dört asırdır milyarlarca insana ilham kaynağı olan harikulade bir kitabın yazarının bu kadar basit bir hata yapması düşünülemez. Demek ki hadsiz hikmetleri içeren Kur’an ayetlerinde bazen “Biz” zamirinin kullanılmasının bazı hikmetleri vardır.

– Sen sadece bir hikmetini söyledin. Başka neler var?

– Anlaşılan sana bir hikmet kâfi gelmedi. Bir tane daha paylaşayım. Bazı âlimlere göre “Biz” zamiri Allah’ın celal sıfatlarına, “Ben” zamiri ise cemal sıfatlarına dikkat çekmek için kullanılıyor. Yani Allah, “Biz” zamiriyle büyüklüğüne, azametine, heybet ve ihtişamına vurgu yapıyor. Mesela, “Kur’an’ı kesinlikle Biz indirdik, elbette onu yine Biz koruyacağız” (Hicr Suresi, 15:9) ayetinde biz manasında dört kelime geçiyor. Burada hem Cenab-ı Hakkın kibriya ve azametine hem de söz konusu icraatının ne kadar ehemmiyetli olduğuna vurgu vardır. “Müfessir Ebussuud Efendi, bu ayetin tefsirinde, ‘Biz azamet-i şanımız ve uluvv-i cenabımızla Kur’an’ı indirdik’ der. Kevser Suresi’nde geçen ‘Biz’ manasına gelen “inna”nın tefsirinde ise Fahrüddin Râzi, ‘Buradaki ‘Biz’den murat, Cenab-ı Hakkın azametini göstermektir’ der. ‘Çünkü Kevser’i Peygamber Efendimize (a.s.m.) hediye olarak veren, yerin ve göğün sahibi olan Cenab-ı Hak’tır. Hediye edilen şey de verenin büyüklüğüne göre bir kıymet ve azamet kazanır.’”2Bazı âlimler ise “Biz” zamirinin söz konusu ilahî icraattaki birden fazla ilahî ismin tecellisine işaret ettiğini söylüyor.

– Söylediklerin gayet makul. Bir itirazım yok. Ancak, başka derin meseleler var. Onlara geçelim istiyorum.

 

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

 

Dipnotlar:

1 Bedüzzaman Said Nursî, İşaratü’l-İ’caz.
2 Bu kısım www.sorularlaislamiyet.com web sitesinden alınmıştır. İslamiyet’le ilgili şüphe verici soruları olanlar söz konusu web sitesine müracaat edebilirler.

Kur'an'da Yerküreyle İlgili Mucizevi Ayetler


Kur’an’da Yerküreyle İlgili Mucizevi Ayetler

 “O gökleri, gördüğünüz gibi, direksiz yarattı. Yere de, sizi sarsmaması için, ağır baskılar, yani ulu dağlar koydu ve orada her türlü canlıyı üretip yaydı. Gökten de bir su indirdik, orada her güzel çifti yetiştirdik. İşte bunlar Allah’ın yarattıklarıdır. Peki, gösterin bakalım O’ndan başkası ne yaratmış! Doğrusu, o zalimler besbelli bir sapıklık içindedirler.”

(Lokman Suresi, 31:10-11)

 
Evet, envar-ı hidayeti (hidayet nurlarını) ilham eden ve şems (güneş) ve kamerin (ayın) Hâlık-ı Zülcelâl’inin kelamı (sözü) olan Kur’an’ın melaike-misal (melek gibi) zihayat (canlı) kelimatı (kelimeleri) nerede; beşerin, hevesatını (heveslerini) uyandırmak için, sehhar (aldatıcı) nefisleriyle, müzevver (uydurulmuş) incelikleriyle ısırıcı kelimatı (kelimeleri) nerede?”

(Bediüzzaman)

 

Geçen hafta kâinatın yaratılışından, genişlemesinden, yıldızların yörüngeleri takip etmesinden, yıldızların ölümünden, atmosfer tabakasının koruyucu bir kubbe olmasından bahseden ayetleri müzakere ettik. Bu hafta ise yerküreyi bizim için bir saray gibi hazırlayan Rabbimizin, Kur’an’da küremizi konuşturarak kendini bize nasıl tanıttığını anlatarak başladık sohbetimize.

– Geçen hafta semavatla ilgili mucizevî ayetleri müzakere etmiştik. Bu hafta ise yere ineceğiz ve yerkürenin Rabbimizi nasıl tanıttığını inceleyeceğiz. Kur’an’ın yerküreyi konuşturarak Yaratıcı’sını nasıl anlattığına bakacağız. Yeryüzünde dağların, dolayısıyla kıtaların hareketiyle ilgili bilgileri, Kur’an 14 asır önce haber vermişti. Bilim adamları ise bunu geçen asrın başında keşfettiler. Kur’an şöyle der: “Dağları görürsün, onları hareketsiz sanırsın. Hâlbuki onlar bulutların geçişi gibi hareket ederler. Bunu, her şeyi sağlam ve yerli yerince yapan Allah yapmıştır. Şüphesiz O yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Neml Suresi, 27:88)

Ayet son derece açık bir ifadeyle dağların hareketinden söz ediyor. Bazıları bu hareketi toprak kayması gibi manalara çekebilir. Kur’an, “bulutların geçişi” tabirini kullanarak muhtemel spekülasyonların önüne set çekmiş. Dağların hareket ettiği gözlemle anlaşılacak bir şey değildir. Bu görüşü ilk defa ortaya atan bilim adamına kimse inanmıyordu. Çünkü kıtaların nasıl hareket ettiğini anlamıyorlardı. Şimdi oturup düşünelim: Dağların görünmeyen ve hissedilmeyen hareketini, 20. yüzyıldaki bilim adamları bile anlayamamıştı. Peki, Hz. Muhammed (a.s.m.) nasıl bilmişti bunu? Yoksa onda 20. yüzyılda bile sahip olmadığımız teknolojik aletler mi vardı? Altıncı hissi çok geliştiği için kıtaların hareketini mi hissediyordu? Yoksa başka gezegenlerden “yabancılar” mı gelip söylemişlerdi? Şayet öyleyse niye sadece ona söylemişlerdi?

– Ayet, dağlar hareket ediyor, diyor. Oysa bilim, dağ değil, kıtaların hareketinden söz ediyor.

– Dağlar da kıtaların parçası olduğuna göre sonuç değişmez ki. Mantık kurallarına göre bütün için geçerli olan bir önerme, parça için de geçerlidir. Şu mantıksal önermeyi düşün: a) Bütün canlıların yapı taşı hücredir. b) Kedi bir canlıdır. c) O hâlde kedinin de yapı taşı hücredir. Aynı mantıkla bizim önermelerimizi yeniden yazalım: a) Bütün kıtalar hareket ediyor. b) Dağlar da kıtaların bir parçasıdır. c) O hâlde dağlar da kıtalarla beraber hareket ediyor.

– Anladım, haklısın. Geri alıyorum itirazımı. Bu ayet de modern bilimle uyumluluk arz ediyor.

– Şimdi de başka bir hareketi konu eden iki ayet üzerinde konuşalım. Tam da senin istediğin bir mucize bu. “Kur’an’da ne tür mucizeler istersin?” diye sorduğumda, izafiyet teorisini de listene dâhil etmiştin. Senin görmeyi arzuladığın bu mucizeden bahsetmeden önce bana izafiyet teorisinin temel kanıtını anlatabilir misin?

– İzafiyet teorisi, zamanın izafi olduğunu söylüyor. Işık hızına yaklaştıkça zaman genişler. Yani Contact filminde çok güzel işlenmişti bu konu. Işık hızına yaklaştığımızda yaşadığımız bir ömür bizim içinde bulunduğumuz zaman diliminde bir dakikaya denk geliyor.

– Gayet güzel ifade ettin. Demek ki izafiyet teorisinin en önemli argümanlarından biri zamanın izafi olduğu, yani her şeyin aynı zaman biriminde yaşamadığıdır. Şimdi şu ayetin üzerinde birlikte düşünelim: “... bilin ki Rabbinin ölçüsüyle bir gün, sizin hesap ettiğiniz bin yıl gibidir.” (Hac Suresi, 22:47)

– Bu ayet izafiyet teorisiyle ilgili değil. Zamanın farklı olduğunu söylüyor; ama hızla zaman arasındaki ilişkiden söz etmiyor. İzafiyet teorisinde ise özde hızın artmasına bağlı olarak zamanın farklılaşması söz konusudur.

– İzafiyet teorisi ortaya atıldığında bile insanlar zamanın izafi olduğunu anlamakta zorluk çektiler. Çünk