Kur'an'ı Okuyan Bir Ateistin Soruları ve Verilen Cevaplar


Kur'an'ı Okuyan Ateist Thomas’ın Kur'an Hakkındaki İlk İzlenimleri

Thomas’la yaklaşık dört ay süren haftalık görüşmelerimize yaz boyunca ara vermiştik. Eylül ayının sonunda kaldığımız yerden devam ettik. Thomas, yazın Avrupa’ya tatile gitmişti. Tatilde, kendisine hediye ettiğim Kur’an mealini vakit buldukça okumaya çalışmış. İlk 250 sayfayı okuyabilmiş. Bu görüşmemize, Thomas’ın Kur’an hakkındaki ilk izlenimlerini dinleyerek başladık:

– Öncelikle, Kur’an’ın nasıl bir kitap olduğunu anlamaya çalışıyorum. Şu sorunun cevabını arıyorum: Kur’an gerçekten Allah’ın kelamı mı? Yani, “Allah” diye bir yaratıcı, gerçekten varsa Kur’an gibi bir kitabı göndermiş olabilir mi? Anlayacağın, Allah’ın varlığını varsayımsal olarak kabul edip Kur’an’ın ilahî bir kitap olup olmadığını anlamaya çalışıyorum.

– Aslında bu soruna cevap bulduğunda, Allah’ın varlığıyla ilgili olan soruna da cevap bulmuş olursun. Çünkü Kur’an’ın beşerî bir eser olmadığını anladığında, bunun ilahî bir eser olduğunu tasdik edeceksin. O zaman, Kur’an’ın haber verdiklerinin hak olduğunu da kabul edeceksin. Kur’an’ın en büyük davası, Allah’ın var ve bir olduğudur. Bu anlamda, Kur’an’a semavî kitap olarak iman etmen, diğer iman esaslarını da kabul etmen anlamına gelir.

– Haklısın. Bunun farkındayım. Bu nedenle Kur’an’ı dikkatle okuyup ilahî bir eser mi, yoksa bir beşer tarafından mı yazılmış, anlamaya çalışıyorum. Şimdiye kadarki okumalarımdan Kur’an hakkında edindiğim izlenimleri şöyle özetleyebilirim: Birincisi, Kur’an gayet açık ve basit bir üslupla yazılmış. Özellikle İncil(ler)le kıyaslayınca gayet anlaşılır bir kitap. Sanırım, tek yazarın kaleminden çıkmasından kaynaklanıyor. Bildiğin gibi, İncil farklı birkaç yazar tarafından yazılmış. Bu nedenle, akıcı değil. Bir bütünlük arz etmiyor. Kur’an’ı bu açıdan hayli farklı gördüm. Şunu itiraf edeyim ki akıcı ve anlaşılır olması benim için iyi oldu. İncil gibi olsaydı, muhtemelen biraz okuyup bırakacaktım. Sonunu getiremeyecektim.

– Kur’an’ın basit ve anlaşılır olması, mesajının anlaşılması açısından önemli. Herkese hitap etme iddiasını taşıyan semavî bir mesajın açık ve anlaşılır olması gerekir. Nitekim Allah, bize ayetlerinin herkesin anlayacağı şekilde hakikatleri ifade ettiğini söylüyor: “And olsun ki sana çok açık ayetler, parlak mucizeler indirdik. Öyle ki iman sahasından uzaklaşmış fasıklardan başkası onları inkâr etmez.” (Bakara Suresi, 2:99) “Allah, düşünesiniz diye, ayetlerini size böylece açıklıyor.” (Bakara Suresi, 2:219) “… insanlara, hatırda tutmaları için ayetlerini iyice açıklıyor.” (Bakara Suresi, 2:221)

– İkincisi, Kur’an’ın teolojik mesajının gayet net olduğu dikkatimi çekti. Sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz hikmet gibi vasıfları olan tek bir Allah var. Allah’ın melekleri var. Her şey kaydediliyor. Sonra kıyamet kopacak. Herkes yeniden diriltilecek ve yargılanacak. Kötüler cehenneme, iyiler de cennete gidecek. Bir de şeytan var işin içinde.

– Şeytanın neler yapabileceğine ilişkin Kur’an’ın anlattıklarının farkı dikkatini çekti mi?

– Evet. Hıristiyanlıktan hayli farklı. Hıristiyanlar şeytanın insana baskıyla bir şeyler yaptırabileceğine inanıyor. Bir Hıristiyan kötü bir şey yapınca şöyle der: “Şeytan bana yaptırdı.” Şeytanın, insana istemediği şeyleri yaptırabileceğine inanırlar. Kur’an ise şeytanın, insana vesvese vermek dışında, hiçbir şey yapmaya kudretinin olmadığını söylüyor. Bu durumda, kötülüğü işleyen insanın kendisidir.

– Bu ince farkı fark etmene sevindim. Basit bir fark, ancak çok önemli sonuçları var. Orta Çağ’da, kilise, “İçine şeytan girmiştir” diyerek milyonlarca insanın giyotine göndermişti. Bu anlayış, Hıristiyanlıkta, şeytana biçilen rolün farklılığından kaynaklanmıştı.

– Kur’an’ın Hıristiyanlık konusunda çok net bilgiler içerdiğini gördüm. Hz. İsa’dan bahsederken Allah’ın değil, “Meryem’in oğlu” diyor. Hıristiyanların, teslis inancının yanlış olduğunu açıkça ifade ediyor. Yeri gelmişken bu konuda bir hatıramı paylaşmak istiyorum. Geçenlerde, İncil’le ilgili haftalık dersler veren bir kiliseye gittim. Hz. İsa’ya hem baba, yani yaratıcı hem de oğul diyorlardı. Nasıl bir kişi hem baba hem de oğul olur, diye sordum. “Bu imanî bir meseledir. Akıl ile izahını yapamayız. İncil’de anlatıldığı gibi inanırız” dediler. İncil’de, Hz. İsa’nın “baba” diye kendisinden başka birine dua ettiğini gösteren iki ayeti onlarla paylaştım. Bana çok kötü baktılar. Hiç hoş karşılamadılar söylediklerimi. Farklı görüşe açık olmadıklarını anladım. Bir nevi koyun gibiler. Kendilerini teselli etmek için ders alıyorlar. Kilisenin anlattığını sorgulamadan kabul ediyorlar. İki defa toplantılarına katıldım. Bir daha da devam edemedim.

– Koyun benzetmen ilginç. Kur’an da benzer bir tabirle, inkâr edenlerin koyun gibi atalarının inançlarını takip ettiklerini ve kendilerine gelen yeni mesaja kulak vermediklerini söylüyor: “O inkârcıların hâli, çobanlarının bağırıp çağırmasından başka bir şey anlamayan hayvanlara benzer. Onlar sağırdırlar, hakkı işitmezler; dilsizdirler, hakkı söylemezler; kördürler, hakikati görmezler. Peygamberin tebliğ ettiklerini düşünüp anlamazlar.” (Bakara Suresi, 2:171) O derse ben de katılıp Kur’an’daki tevhidi anlatsaydım, beni recmederlerdi herhâlde!

– Bence de hâlin yaman olurdu. Rasyonel biri olarak, İslam’ın Hıristiyanlığa göre daha makul bir din olduğunu kabul ediyorum. Saçma bir şeyi insana dayatmıyor. İnananları, düşünmeye davet ediyor; oysaki Hıristiyanlık, aklınızı atın, diyor. Kur’an’ın tam tersini yapıyor. Benim gibi insanlar için kabul edilir bir şey değil.

– Doğrusunu söylemek gerekirse ben senden daha çok Hıristiyanların durumuna şaşırıyorum. Akıl, ilim ve burhanın hâkim olduğu bir asırda, iki milyarı aşkın insanın, aklen kabulü imkânsız olan teslise inanmalarını anlayamıyorum. Şimdiye kadar, insanları uyutarak teslis inancını devam ettirmişler. Bundan sonra işleri çok daha zor. Kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması, insanların teslisteki saçmalığı anlamasını hızlandıracak sanırım.

– Kur’an’ı okurken başka bir nokta dikkatimi çekti: Mükâfat dağıtılırken dışlayıcı olmaması. Allah’a inanıp güzel amel işleyen herkesin mükâfat göreceğini söylüyor. Oysa Hıristiyan ve Yahudiler sadece kendilerinin cennete gideceğini iddia ediyorlar. Bu konuda Kur’an’ın daha kapsayıcı olduğunu anladım.

– Doğru söylüyorsun. Kur’an, tek Allah’a iman edip güzel amel edenlerin mükâfat göreceğini şöyle açıklıyor: “İman edenler ile Yahudilerden, Hıristiyanlardan ve Sâbiîlerden (diğer din mensuplarından) kim Allah’a ve ahiret gününe gerçekten iman ederek güzel işler yaparsa, onların Rableri katında mükâfatları vardır. Onlar için hiçbir korku yoktur; onlar mahzun da olmayacaklardır.” (Bakara Suresi, 2:62)

 Dr. Furkan Aydıner 

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.


Allah'la Konuşma...!


Allah'la Konuşma...!

Ve de ki: Allah’a hamdolsun. O size ayetlerini gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız. Rabbin yapıp işlediklerinizden habersiz değildir.”

(Neml Suresi, 27:93)

Evet, Kur’an’da Kâinat Sânii’nin pek ciddi ve hakiki ve ulvi ve hak olarak konuşması ve konuşturması görünüyor; taklidi ima edecek hiçbir emare bulunmuyor. O söyler ve söylettirir.”

(Bediüzzaman)

 

Thomas’la birkaç haftadır, Kur’an’da problemli görünen bazı konu ve kavramları konuşuyorduk. Thomas, bu hafta daha temel bir konuyu müzakere etmek istediğini söyledi. Thomas geçenlerde bir Hıristiyan arkadaşından duyduğu bir şeyi misal vererek, “Eğer bir ilah varsa bile, peygamber vasıtasıyla insanlarla konuşması gerekmez” diyerek söze başladı:

– Sen Kur’an’ın semavî olduğuna inanıyorsun. Yani bu bilgi, vahiyle Muhammed’e verildi, diyorsun. Ben semavî bilginin olduğuna inanmıyorum. Günümüzde bile bazı Hıristiyanlar vahiy aldıklarını söylüyorlar. İnternet üzerinden görüştüğüm bir Hıristiyan dostumdan geçen gün benzer bir iddia duydum. Şöyle demişti bana: “Bundan 15 sene önce bir gün İsa’nın ruhu bana geldi ve bedenime girdi. Yaklaşık iki saat boyunca acayip bir halet yaşadım. Kesin bildim ki o anda İsa benimleydi. Bana dedi ki: ‘Senin gittiğin yol haktır. Benim kurtarıcı olduğuma inanırsan cennete gidersin.’ Hıristiyanlığın hakikat olduğunu bizzat teyit etti.” Ben bu adama böyle bir vahiy geldiğine inanmıyorum. Doğrusu hiç kimseye vahiy gelmiş olduğuna inanmıyorum.

– Ben de o adamın söylediklerinin vahiy olduğuna inanmıyorum. İslam’a göre, vahiy sadece peygamberlere gelir. Diğer insanlara ilham gelebilir. Başkasına gelen ilhama dayalı bir bilgi, ayet ve hadisle sabit olan semavî bilginin yerine geçemez. İslam’ın esasları vahiyle belirlenmiştir. Gerçi, Hıristiyan din adamları yaygın şekilde kendilerine semavî mesaj geldiğini söylüyorlar. Üstelik bunu, herkese gönderilen ilahî bir mesaj gibi başkalarıyla paylaşıyorlar.

– Vahiy kaynaklı bilgi olduğuna inanmıyorum.

– Niye olmasın ki! Eğer sonsuz hikmet sahibi bir Yaratıcı varsa dünyayı laf olsun diye değil, bir kısım hikmetler için yaratmıştır; elbette insanlara yaratılışın hikmetini aktarmak isteyecektir. Eğer Yaratıcı’nın ilmi ve kudreti sonsuzsa tabii ki insanlarla irtibata geçip mesajını onlara aktaracaktır. Vahiy kaynaklı bilgi, Yaratıcı’nın insanlar içinden kendine en uygun elçiyi seçip ona mesajını bildirmesidir.

– Sen Yaratıcı’yı kabul etmekle vahye dayalı bilgiyi kabul etmemiz gerektiğini düşünüyorsun. Bu noktada üç ayrı soru sormamız lazım: 1) Yaratıcı varsa insanlarla irtibata geçip mesajını ulaştırabilir mi? 2) Yaratıcı mesajını doğrudan doğruya mı yoksa bir aracıyla mı ulaştırır? 3) Yaratıcı gerçekten Muhammed’i kendine elçi yapmış mıdır? Birinci soruya ben de olumlu cevap veriyorum. Eğer sonsuz kudret sahibi bir Yaratıcı varsa elbette insanlarla irtibat kurabilir. İkinci soruya cevabım seninkinden farklı. Yaratıcı olsaydı ayrımcılık yapıp birilerini peygamber yapmazdı. Buna ihtiyacı da olmazdı. Herkese doğrudan doğruya ulaşır, mesajını iletirdi. Ya konuşarak yahut varlığını gösteren icraatlarda bulunarak kendini bize tanıtırdı. İlk iki sorunun cevabı hâliyle üçüncü soruya da cevap oluyor. Muhammed dâhil, hiçbir insana semavî bir mesajın indirildiğine inanmıyorum.

– Birinci sorunun cevabında hemfikiriz. Asıl ayrıldığımız nokta, ikinci sorunun cevabında saklı. Öncelikle şunu belirteyim, ben de Yaratıcı’nın herkese doğrudan doğruya mesajını ulaştırması gerektiği fikrine katılıyorum. Hem kudreti, hem rahmeti hem de hikmeti bunu gerekli kılıyor. Benim Rabbim bunu her an yapıyor. Kâinatta her an yarattığı ve yenilediği bütün eserleriyle bize mesaj veriyor. Kim olduğunu ve hangi sıfatların sahibi olduğunu anlatıyor.

– Nedense Yaratıcı’nın konuşmasını bugüne kadar hiç duymadım. Galiba sadece seninle konuşuyor.

– Kur’an, senin soruna şu ayetiyle harika bir cevap veriyor: “Bilmeyenler, ‘Allah bizimle konuşsa veya bize bir mucize gelse ya!’ derler. Bunlardan öncekiler de tıpkı böyle, bunların dedikleri gibi demişti. Onların kalpleri (anlayışları) birbirine benziyor. Biz ayetleri, kesin olarak inanacak bir toplum için açıkladık.” (Bakara Suresi, 2:118) Kulağını seküler bilim ve dinsiz felsefenin safsatalarıyla tıkadığın için kâinattan her an yükselen semavî sesleri duyman mümkün olmaz. Öncelikle kulağındaki tıkaçları çıkarmalısın. Rabbim bütün varlıkları birer kelime yapıp bizimle konuşuyor; aynı zamanda, bütün kâinatı her an yenilenen birer ayet yapıp bize okutuyor. Kulağın tıkalıysa gözünü açıp dikkatle baktığında her bir şeydeki semavî ayetleri okuyabilirsin. Ancak seküler bilim ve dinsiz felsefe, gözüne kalın perdeler indirmiş. Rabbini bildiren ayetleri görmene engel oluyor. Bu nedenle göremiyorsun.

– Anlattıkların pek mantıklı gelmedi bana. Heyecanlandın, hislerinle konuşuyorsun. Akıl terazisinde söylediğin sözleri tartsan pek makul olmadıklarını anlarsın. Öncelikle konuşmaktan neyi kastettiğini izah etmen lazım. İkimiz konuşuyoruz şu anda. Ben seni duyuyorum. Cevap veriyorum. İddia ettiğin gibi bir Yaratıcı’nın konuştuğunu duymuyorum. Sen şu anda duyuyor musun Yaratıcı’nın konuştuklarını?

– Evet, Rabbim her an konuşuyor. Ben O’na kulak verdiğim her an O’nun konuşmasını duyabilir ve mesajını alabilirim.

– Sen benim Hıristiyan dostumu da geçtin. O hayatında bir defa Yaratıcı’dan mesaj aldığını söylüyor. Sen ise her an mesaj aldığını söylüyorsun.

– Benim durumum hayli farklı. Ben Rabbimden, diğer insanlara iletilmek üzere farklı bir mesaj aldığımı iddia etmiyorum. Rabbimin hepimizle her an olan konuşmasını duyduğumu söylüyorum. Yeri gelmişken belirteyim, Rabbimin üç farklı şekilde konuşması vardır. Birincisi, herkese yönelik, doğrudan doğruya yaptığı konuşmadır. İkincisi, herkesin şahsına özel olarak kalbi vasıtasıyla yaptığı konuşmadır. Üçüncüsü, elçi olarak seçtiği kişilerle, bütün insanlar ve cinlere iletilmek üzere, yaptığı konuşmadır.1Rabbimle ilham veya vahiy yoluyla konuştuğumu iddia etmiyorum. Herkesle her an yapılan umumî konuşmadan söz ediyorum.

– Herkese ben dahil değilim galiba. Hayatımda Yaratıcı’nın konuştuğunu hiç duymadım. Senin anlattıklarına Fransız kalıyorum. Yaratıcı’nın konuşmasından ne kastettiğini açıklar mısın?

– Memnuniyetle. İkimizin konuşmasından başlayalım. Benim konuşmam, hava zerrelerine belirli bir titreşim vererek sana bir mesaj ulaştırmamdır. Sen de gelen titreşimleri, hafızanda kayıtlı olanlarla kıyaslayıp bir mana yüklüyorsun. Örneğin, “çiçek” dediğimde, hava zerreleri titreşerek senin kulağına bir ses dalgası getiriyor. Çok mükemmel bir sisteme sahip olan kulağın bu sesi beynine iletiyor. Beynin de hafızandan aldığın yardımla, bu sesin ne manaya geldiğini bildiriyor. Kısacası, seninle konuşmam, sana hava zerrelerinin titreşimiyle bir mesaj vermem demektir. Önemli olan, mesaj alışverişidir. Mesajın hangi araçla gittiği çok da önemli değildir. Örneğin, soğuk bir kış gününde dışarıda oynayan evladının titrediğini görünce yanına gidip niye titriyorsun evladım, diye sormazsın. Çünkü o titremesiyle sana üşüdüğünü söylüyor. Buna “lisan-ı hâl” denilir; yani diliyle değil, hâliyle bir şeyler anlatmak. Aynen öyle de kâinatta gördüğümüz bütün varlıklar hâl diliyle her an bize Rabbimizi anlatıyor. Gördüğümüz çok güzel bir kuş, üzerindeki nakışlı ve süslü elbisesiyle Rabbimizin Cemil olduğunu söylüyor. İnsanların yaptığı en son model uçaklardan binlerce derece daha harika olan vücut yapılarıyla Rabbimizin Alîm, Hakîm ve Kadîr olduğunu bildiriyor. Rızkının mükemmel bir şekilde verilmesiyle Rabbimizin Rezzak olduğunu gösteriyor. Hakeza, bir kuş aslında Rabbimizi bin bir ismiyle bize anlatıyor.

– Vay be! Kuşlar neler söylüyormuş da bizim haberimiz yokmuş. Ben de sadece kuşların “cik cik” dediklerini sanıyordum. Ne yapmak lazım senin gibi kuşların Yaratıcı’yla ilgili konuşmalarını duymak için?

– Rabbimiz bu konuşmaları duymak için bize yardım ediyor. Bize yaşattırdığı bazı hadiselerle ders veriyor. Müsaade edersen geçen hafta başımdan geçen bir olayı paylaşarak soruna cevap vereyim.

– Buyur, dinliyorum.

– Birkaç gün önce Calvin adında bir ateistten e-mail aldım. Müslüman bir aileyle 6 ay komşuluk yaptığını ve onları çok faziletli insanlar olarak tanıdığını yazıyordu. İslam’ı öğrenmek istediğini söylüyordu. Hafta sonu bir pastanede buluşmak üzere randevulaştık. Calvin, görüşeceğimiz yerin ismini ve adresini gönderdi. İnternet üzerinden haritaya bakıp pastanenin yerini iyice öğrenmeye çalıştım. Buna rağmen bir saat aradıktan sonra pastaneyi bulabildim. Gittiğimde Calvin çoktan ayrılmıştı. Niye pastaneyi bulamadım, diye kendi kendime çok hayıflandım. Elimde adres vardı, haritaya da bakmıştım. Hem de sekiz senedir bu şehirde yaşıyordum.

Bu düşünceler içinde moralim bozulmuşken birden her şeyin, başıma gelen bu hadisenin de Rabbimden geldiğini hatırladım. Evet, zahirde benim beceriksizliğim vardı; fakat Rabbim bana daha mükemmel bir beceri verebilirdi; hatta insanın son zamanlarda geliştirdiği teknoloji harikası olan GPS cihazına benzer bir şeyi kafama koyup dünyada istediğim yeri hiç hata yapmadan bulacak bir şekilde de yaratabilirdi. Çünkü kudreti nihayetsiz olan Rabbime hiçbir şey ağır gelmez. O bir şeyin olmasını istediğinde sadece “Ol” demesi yeterlidir.

O hâlde neden beni birçok açıdan zayıf ve aciz yaratmıştı? Her şeyi çok mükemmel öğrenen, yapan ve hayatında başarısızlık, hata ve kusur nedir bilmeyen bir insan olarak yaratsaydı, daha iyi olmaz mıydı? Bu soruları düşünürken anladım ki Rabbim bana verdiği kusurla Kendini tanıtıyor. O gece yaşattığı başarısızlıkla dâhi Kendi varlığını bildiriyordu. Calvin’i bulamamıştım, ama Rabbimi bildiren parlak bir ayeti bulmuştum.

– Bence Calvin’i bulamaman Yaratıcı’nın varlığına değil, yokluğuna delildir. Çünkü sen oraya Allah’ı anlatmaya gidiyordun. Eğer iddia ettiğin gibi Allah varsa sana yardım edecekti. Sana doğru yolu ilham edip gideceğin yeri bulduracaktı.

– İlginç bir nokta. Doğrusu birçok insan başına gelen musibet ve belalarla inkâra gidiyor. Yani Rableri keyiflerine göre hareket etmeyince şüphe ve inkâra sapıyorlar. Oysa Rabbimin icraatları benim keyfime değil, O’nun hikmetine bağlıdır. Bana düşen, imtihanda olduğumun şuurunda olup Rabbimin her türlü icraatını rıza ve ibretle karşılamamdır. Örneğin, Rabbim isteseydi o gece bana yolumu buldurabilirdi. Demek ki hikmeti birçok gerekçeyle böyle bir şeye müsaade etmemişti. Benim niyet, samimiyet ve metanetimi test etmek istemişti. Çünkü Calvin gibi benim de imtihanım devam ediyor. Rabbim o hadiseyi benim için bir imtihan sorusuna çevirmişti. Önemli olan, bu soruya, Kur’an ve sünnet ışığında doğru cevap vermemdi. Hem de o hadiseyle, bana kusurumu hissettirip kusursuz olan Zat’ını biraz daha iyi anlamamı istemişti.

Kısacası, Allah’a iman edince her türlü işim yolunda gidecek, hiçbir müşkülüm olmayacak, diye bir beklentiye girmiyorum. Aksine, Kur’an iman edenlerin, şiddetli bir imtihandan geçirileceğini şu ayetle bildiriyor: “Yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenler, sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Bakara Suresi, 2:214) Dolayısıyla, başıma gelen her bir musibet, Rabbimin bir imtihanı ve idmanıdır. Üzerime düşeni hakkıyla yaptığımda, o sıkıntı, kabiliyetlerimin inkişafına vesile olduğu için bir nevi rahmete dönüşüyor. Tıpkı, beden kabiliyetlerini geliştirmek için uğraşan bir sporcunun idmanda çektiği sıkıntı gibi. Gördüğün olaylara nasıl baktığın çok önemli. Aynı hadiseye yaşayan iki kişi tamamen farklı neticeler elde edebilir. Yaşadığım olay benim Rabbime olan imanımı artırırken senin gibi düşünenlerin de imanını zayıflatırdı.

– Yolunu bulamayınca nasıl Rabbini buldun, anlayamadım. Ne demek istediğini açıklar mısın?

– Memnuniyetle. Niye yolumu bulamadım, diye canım sıkılırken binlerce kilometre ötelere göç eden göçmen kuşlar ve balıklar aklıma geldi. Kuşlardakinden daha fazla olduğuna inandığım aklım, hafızam ve harita bilgime rağmen birkaç kilometre ötedeki yeri bulmakta zorluk çekmiştim. Nasıl oluyor ki “kuş beyinli” göçmen kuşlar binlerce kilometre ötede, varacakları yeri bulabiliyorlar? Ben ise birkaç kilometre ötedeki yeri bulamıyordum? İşte, o sırada, kesin olarak (hakkalyakin derecesinde) anladım ki göçmen kuşlar Rabbimin yardımıyla yollarını biliyor ve gidecekleri yeri buluyorlar. Yani akıl, hafıza ve harita yardımıyla bile birkaç kilometre ötedeki yeri bulmada zorluk çekmekle anladım ki binlerce kilometre ötede gidecekleri yeri bulan kuşlar ancak sonsuz ilim sahibi Rablerinin yardımıyla bunu başarıyorlar. Onlara yollarını gösteren bir Rableri olmasaydı asla yollarını bulamayacaklardı.

– Haklısın. Göçmen kuşların, kelebeklerin ve balıkların binlerce kilometre ötede, gideceği yeri bulması ilginç bir hadise. Her zaman yaptığın gibi, olağan dışı gördüğün bir şeyi Yaratıcı’ya veriyorsun. Oysa bilim bu hadisenin nasıl olduğunu açıklıyor.

– Bilimin harikulâde bir hadisenin “sebep-sonuç” halkasını açıklaması, onları sıradanlaştırmıyor; tıpkı bir bilgisayarın nasıl çalıştığını ve nasıl yapıldığını anlamakla, sıradan bir âlet olduğunu iddia edemeyeceğimiz gibi. Garip olan, seküler bilim bile göçmen kuşların harikulâde bir şekilde yollarını, nasıl bulduklarını anlamış değil. Birkaç ay önce bir belgeselde seküler bilim adamlarının göçmen kuşlarla ilgili sözüm ona bilimsel teorilerini dinlemiştim:

Üç farklı teori geliştirmişlerdi. Her birisi ötekinden kötüydü. Bazı bilim adamlarına göre, göçmen kuşlar yıldızlara bakarak yollarını buluyorlar. Akıllı insanlar bile binlerce kilometre ötedeki bir şehri, yıldızlara bakarak bulamaz. Haritayı okumakta zorluk çekip yolunu şaşıran akıllı insanlar, yıldızları bir harita gibi okuyup nasıl yollarını bulsunlar ki? Kuşların yıldızları harita gibi kullandığını iddia edenler aslında şunu söylüyorlar: “Kuşlar, yıldızların her gece değişen konumlarını biliyorlar. Beyinlerinde gökyüzü haritasının tüm bilgisi var. Gökyüzüne bakarak yön tespiti yapıyorlar. Örneğin x şehrinden 10 bin kilometre uzakta olan y şehrine gideceklerse y şehrinin konumunu biliyorlar. Yola çıktıklarında yıldızlara bakıp hangi yöne gideceklerine karar veriyorlar. Her gittikleri yerde yıldızlara bakıp doğru yönde olup olmadıklarını anlamaya çalışıyorlar. Bulutlu gecelerde, ya altıncı hisleriyle ya da beyinlerinde var olan gökyüzü semasının simülasyonuyla yönlerini tayin ediyorlar.”

Bu teorinin mantıksızlığını gören bir diğer grup ise kuşların bize görünmeyen manyetik alanı bir harita gibi kullanıp yollarını bulduklarını iddia ediyor. Bu daha da büyük safsata, bizim geçen asırda keşfettiğimiz manyetik alanı, kuşlar nasıl oluyor da yüz binlerce asırdır biliyorlar. Yer kürenin manyetik haritasını bilen akıllı insanlar bile bununla on binlerce ötedeki bir yeri bulabilirler mi? Hiç kuşkusuz Allah kuşlara manyetik alanı bir harita yapıp nasıl kullanacaklarını ilham ediyor olabilir. Bilimsel çalışmayla bunu keşfetmek, bu işin bayağı bir şey olduğunu göstermez. Tıpkı her zaman gideceği yeri şaşırmadan bulan bir insanın, hiç bilmediğimiz bir âleti kullanmayı öğrenmesi gibi. Böyle bir durumda, işin sırrı çözüldü, diyemeyiz. Bu insan nasıl olmuş da böyle bir cihazı keşfetmiş, diye sorarız.

Bu iki safsataya da inanmayan diğer bir grup bilim adamı ise şöyle bir teori geliştirmişler: “Kuşların beyinlerinde, küçük bir GPS cihazı var. Bununla yollarını buluyorlar.” Gayet kolay bir izah. Her kuşun beynine bir GPS cihazı koydunuz mu, mesele çözülüyor. Çünkü GPS ile yollarını kolayca bulabilirler; ama akıllı insan böyle kolaycı bir izahla tatmin olmaz. Birincisi, kuşlarda GPS gibi bir cihazın olduğunu keşfeden var mı? İkincisi, bizim son zamanlarda keşfettiğimiz böyle bir cihazı kuşlar nasıl oluyor da binlerce asır önce keşfetmiş? Yoksa biz mi “kuş beyinliyiz”? Öyleyse aptal insanlara değil, zeki insanlara “kuş beyinli” dememiz gerekmez mi? Aptal insanlara da “insan beyinli” demeliyiz. Kısacası insanların “kuş beyinli” diye hakir gördüğü bu küçük varlıklar, nasıl oluyorsa yollarını hiç şaşırmadan, her sene gidecekleri yeri buluyorlar. Bazı kuşlar, bir önceki sene kaldığı yuvayı (evi) bulup oraya yerleşiyor. Varsayalım ki senin Kanada’da bir evin var. Yıldızların hareketine veya manyetik alanı takip etsen evini bulabilir misin?

– Hayır, çok zor; bulamam. Çünkü kuşlar evrimle böyle bir yetenek kazanmış biz kazanmamışız.

– Evrim, deyip işin içinden sıyrılıyorsun. Biz, madem evrim halkasının son zinciriyiz, bizde daha mükemmeli olmalıydı!

– Sen çok içerlemişsin, göçmen kuşlar kadar olamadım, diye. Seni biraz teselli edeyim. İnan bana o göçmen kuşlara pastanenin adresini verseydin onlar hiç bulamazdı. Sen hiç olmazsa bir saatten sonra bulmuşsun. Kuşlar senin ayağının tozu bile olamaz.

– Çok iyi bir psikologsun. Beni ezilmişlik psikolojisinden kurtardın. Duygularım teskin oldu, ancak aklım söylediklerinin sırrını çözemedi. Şunu mu diyorsun: 10 kilometre ötedeki yeri bulmak, 10 bin kilometre ötedeki yeri bulmaktan daha zordur. Kuşlar 10 bin kilometre ötedeki yuvalarını buluyorlar. Şayet yuvaları 10 kilometre ötede olsaydı bulamazlardı.

– Her neyse, asıl konumuza dönelim. Bence insanın asıl gayesi hakikati bulmak olmalı. Bunun için aklını rasyonel prensipler ışığında kullanmalıdır. Müzakere yaptığım bir Hıristiyan dostuma bu konuyu aktarınca bana şöyle demişti: “Senin Yaratıcın hakikat. Sen benim tanrımın hakikat tanrısına tabi olmasını istiyorsun. Benim tanrım hiçbir şeyle sınırlanamaz. O’nun yaptıkları için rasyonellik aranmaz.” Sonradan düşününce aslında doğru söylediğini anladım. Ben hakikat tanrısını arıyorum. Benim tanıdığım en yüksek otorite, hakikattir.

– Şaşıracaksın belki, Müslümanlar da mutlak hak ve hakikat olan Rabbe iman ediyor. Bundandır ki en sık, Cenab-ı Hak ismini kullanılıyoruz. Yani varlığı hakikî olan ve kendisi mutlak hakikat olan bir Allah’a inanıyoruz. Masiva dediğimiz, O’nun dışındaki her şey bir nevi gölgedir. Gölge, nasıl aslî olan başka bir şeyin vücuduna dayanıyorsa her şey de tıpkı gölge gibi varlığını, asıl olan Allah’a dayandırıyor. Yani, her şey Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellisiyle var oluyor. Her şeyin varlığı her an Cenab-ı Hakkın varlığına bağlıdır. Hak olan Rabbim aynı zamanda hakikatin de ölçütüdür. Doğrusu, bir şeyin doğru mu yanlış mı olduğunu O’nunla bilebiliriz.

– O hâlde sen aklınla doğruları belirlemiyorsun. Bence yanlış yapıyorsun. Aklın dışında başkalarının sana naklettiği bir şeyi doğru kabul edip kendi doğrularını onun üzerine bina ediyorsun. Ben ise rasyonel biri olarak aklımı kullanıyorum ve hakikate ulaşmaya çalışıyorum. Sana göre daha avantajlıyım.

– Bence hiç de avantajlı değilsin. Çünkü her tarafı zifiri karanlığın kapladığı kâinat sarayında aklın sana bir el feneri kadar ışık verebilir. Ayağının ucunu aydınlatabilir. Birkaç metre ötesini göremezsin. Oysa güneş gibi her tarafı aydınlatan Kur’an ışığının altına girdiğinde, geçmiş ve gelecek bütün zamanlar aydınlanır. Çok daha rahat ve endişesiz bir hayat yaşarsın.

– Çok iddialı konuşuyorsun. Bu konuyu müzakere edecek vaktimiz kalmadı. Haftaya devam edelim istersen.

– Ne zaman istersen.

* * *

Bu haftaki görüşmemizde Thomas hayli şaşırmıştı. Çünkü bir yaratıcı varsa bile, insanlarla konuşmayacağını iddia etmişti başlangıçta. Ancak, cevaben Allah’ın hem peygamberler hem de her şeyle bizimle konuştuğunu duyunca hayret etti. İlahî sese kulak vermek yerine, varlığını inkâr etti. Kendisine izah ettiğimizde, itiraz edecek bir şey bulamadı. Bu hafta da anladım ki, insanın ilahî konuşmaları duyması için beden kulağı değil, kalp kulağını açması gerekir. Mevlana’nın anlattığı gibi, dağlar Davud’a (a.s.) eşlik ettiği gibi, bütün mahlûkat insana zikrinde eşlik eder:

“Davud’un yüzü Allah nuruyla parladı. Dağlar onunla beraber feryada geldiler, dağ Davud’a yoldaş oldu. Her iki çalgıcı da bir padişahın aşkıyla sarhoş oldu. ‘Dağlar Davud’un sesine ses verin, onunla beraber ırlayın’ diye emir geldi. Dağla Davud, ikisi de bir perdeden seslendi.

Allah dedi ki: ‘Ey Davud sen yerinden yurdundan ayrıldın, benim için hemdemlerinden cüda düştün. Ey garip olmuş tek ve muinsiz kalmış olan Davud! İştiyak ateşi gönlünden şule vermekte; çalgıcılar, hanendeler, arkadaşlar istersin. O kadim Allah dağları senin huzuruna getirir.

Dağlar sana çalgı çalarlar, şarkı okurlar, zurnacılık ederler. Hepsi de huzurunda yel gibi ses çıkarır, sesine ses verirler. Dudağı dişi yokken dağın ses vermesi, feryat etmesi caiz oluyor ya; bil ki velinin de ağızsız dudaksız sözleri, feryatları var. O her şeyden arınmış mescidin cüzülerinden her an nağmeler çıkar.’

O nağmelerle her an velinin can kulağına ulaşır. Yanında oturanlar duymazlar, işitmezler de o duyar işitir. Ne mutlu o cana ki gayba inanmıştır. Veli kendi kendine yüzlerce söz söyler, dinler de yanında oturan kokusunu bile alamaz! Lâmekân âleminden gönlüne yüzlerce sual yüzlerce cevap gelir. Menziline kadar erişir. Bunları sen duyarsın da başkaları kulaklarını ağızlarına kadar yaklaştırsalar yine duymazlar.”2

 

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

 

Dipnotlar:

1 Ayrıntılı bilgi için Bediüzzaman’ın Mektubat isimli eserinin On Dokuzuncu Mektup, İkinci Esas kısmına bakabilirsiniz.
2 Mevlana, Mesnevi, Cilt: 3, s. 236

Ateistlerin Ebediyen Cehennemde Kalması Adalet mi?


Ateistlerin Ebediyen Cehennemde Kalması Adalet mi?

 “Allah iman edenlerin yardımcısıdır, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin dostları ise tağutlar olup onları aydınlıktan karanlıklara götürürler. İşte onlar cehennemlik kimselerdir ki orada ebedi kalacaklardır.”

(Bakara Suresi, 2:257)

 “Mevcudatın (varlıkların) hakkını kâfirden almak üzere, mevcudatın Sultanı olan Kahhar-ı Zülcelal’in, kâfirleri ebedi cehenneme atması ayn-ı hak (hakkın yerini bulması) ve adalettir. Çünkü nihayetsiz cinayet nihayetsiz azabı ister.”

(Bediüzzaman)

 

Thomas’la bu hafta da cehennem konusunu konuşacaktık. Gerçi, Thomas ateşle azabın makul olabileceğini kabul etmişti. Ancak, bu azabın inkâr edenler için ebedi olmasını sorgulamaya devam etmişti. Thomas adeta bir avukat gibi kendini savunup ateist olarak ölme durumunda bu azaptan sıyırmak istiyordu. Thomas’ın bir sorusuyla başladık sohbetimize:

 

– Kur’an’da çok öfkeli bir Yaratıcı portresi var. Sürekli cehennemle tehdit ediyor. Adeta herkesi ebedi cehenneme koymaktan büyük zevk alacak.

– Öncelikle şunu söyleyeyim. Allah kendini her surenin başında Rahman ve Rahim olarak tanıtıyor. Rahmetinin gazabını geçtiğini beyan ediyor. Anlaşılan, sen işine gelen ayetlere bakmışsın sadece. Sürekli cehennem tehdidine gelince, bu da Allah’ın rahmetinin gereğidir. Çünkü bizim günah işleyip ateşe düşmemizi istemiyor. Sen daha önce cezaların mantığını çok güzel izah etmiştin. Hatırladığım kadarıyla, “Cezaların birinci amacı insanlar için caydırıcı olmasıdır” demiştin. Asıl maksat, insanları zarar verecek fiillerden sakındırmaktır. Aynı zamanda cezaların, işlenen suçun verdiği zararla da orantılı olması gerekir.

Bu anlamda Cehennem gibi dehşetli bir ceza ile insanın tehdit edilmesi, hem insanı nefis ve şeytana aldanmaktan sakındırmak, hem de işlenen cürümden doğacak zararın çok büyük olduğunu bildirmek içindir.1Kur’an, kâinat kadar ehemmiyetli olan potansiyelini, geçici arzular uğruna batırmamak için insanı şiddetle ihtar ediyor. Ayet, “Dikkat et, nefis ve şeytana uyup sana verilen kıymetli sermayeni batırma” diyor. İlginçtir ki bu kadar şiddetli uyarılara rağmen birçok insan, iman ettiği hâlde nefis ve şeytana uyup günaha ve isyana giriyor. Demek ki Allah hadsiz rahmetiyle, bizi çok büyük zarara girmekten muhafaza etmek için cehennem gibi bir azapla ihtar ediyor.

– Ben tam aksini düşünüyorum. Kur’an’ın anlattığına göre sanki Yaratıcı, insanların çoğunu cehenneme koymak için yaratmış. Onları bir süre dünyada yaşattıktan sonra ebediyen cehennemde yakacak.

– Yanlış anlamışsın. Allah, insanları cehenneme koymaktan zevk alsaydı hiç dünyaya göndermeden, doğrudan doğruya cehenneme koyardı. Hiç kimse de O’na itiraz edemezdi. Yahut bu dünyaya gönderdiğinde, günah ve isyana girdiğimiz an bizi alır cehennemine koyardı. Oysa Halîm olan Rabbimiz, bize mühlet veriyor. Hatamızdan döneriz, diye süre tanıyor. İmtihanı geçmemiz hem içimizde hem de dışımızda gösterdiği hadsiz ayetleriyle, her an yardım ediyor. Gönderdiği peygamberleri, kitapları, evliya ve asfiyalarıyla cennete giden yolu gösteriyor. Bununla da kalmıyor, işlediğimiz her bir iyiliği en az 10 olarak kaydediyor. Hatta, bazen 100, bazen 1000, bazen 30.000 sevap veriyor.2Oysa iyilikleri var olmasında katkımız yok denecek kadar az iken, kötülüklerin meydana gelmesinden tamamen biz sorumluyuz. Buna rağmen, işlediğimiz bir kötülüğü bir yazıyor veya hiç yazmıyor. Demek ki, Rabbimiz bizim bu sınavı geçmemiz için her türlü kolaylığı gösteriyor.

– Biraz önce nefis ve şeytandan bahsettin. Bu kavramların İslamî literatürdeki anlamlarını açıklar mısın?

– Nefis, insandaki hayvanî arzuların kaynağıdır. Yemek, içmek, uyumak gibi birçok arzuların kaynağı nefistir. Nefsin tam karşılığı İngilizce’de var mı bilmiyorum. Psikoloji’de Freud’un geliştirdiği “id” kavramı nefisle hayli paralellik gösteriyor. Ancak, nefis daha farklı. Freud “id”i insanın bastırılmış cinsel arzuları olarak tarif ediyor. Oysa nefis sadece cinsel arzuyla sınırlı değil, her türlü hayvanî lezzete olan iştahın da kaynağıdır. İslam, “nefis” hakikatini dikkate alıp, insanları nefsi azdıracak şeylerden alıkoyarak, akıl ve kalpleriyle karar vermelerini sağlıyor. Batı medeniyeti ise, akla dayanan bir medeniyet olmasına rağmen, nefsi azdıracak şeyleri, hürriyet perdesi altında yaygınlaştırarak, insanları nefislerinin esiri yapmıştır. Azgınlaşan nefislerin etkisiyle birçok insan her gün akıllarının rağmına dünya ve ahiret hayatlarını mahvediyorlar.

Şeytan ise bizi kötülüğe, günaha teşvik eden “içimizdeki sesin” kaynağıdır. Kur’an’a göre şeytan insanın apaçık düşmanıdır. Hiç uyumayan, her an bir fırsatını bulup ebedi hayatımızı mahvetmeye çalışan en büyük düşman odur.3Ancak görünmediği için varlığını pek hissetmiyoruz. Şeytan, insanı, avuntularla kandırıp Allah’ın yolundan ayırmaya çalışıyor.

– Şeytan insanı doğrudan doğruya kontrol edebilir mi?

– Hayır; ama insanın aklına ve hayaline verdiği şüphelerle, onu Allah’ın yolundan ayırmaya çalışıyor. Şeytanın bizi kötülüğe teşvik etmekten öte hiçbir etkisi yok. Bizim kolumuzdan tutup bizi kötü yerlere götüremez. Fakat kulağımıza fısıldayıp bizi kandırabilir ve istediği yere gitmemizi teşvik edebilir.

– Madem Yaratıcı cennete girmemizi istiyor, niye insanları yoldan çıkaran şeytanı yaratmış? Şeytanın insanları aldatmasına izin vermiş?

– Buna literatürde “kötülük problemi” denir. Batı’da birçok insan, şeytanların ve kötülüklerin yaratılmasının hikmetini anlamadıkları için dinden çıkmışlar. Oysa İslam kötülük problemini kökten çözmüştür. Allah’ın yarattığı her şey, şeytan dâhil olmak üzere, bütün neticeleri dikkate alındığında hayırdır, güzelliktir.4 Örneğin, bıçağı icat eden kişiye, şer işlemiştir, diyemeyiz. Bıçak kullanarak her sene yüzlerce insanı katleden caniler var. Dolayısıyla, bıçağın kötü bir şey olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü bıçağın bütün fayda ve zararlarını dikkate aldığımızda, icadının büyük bir nimet olduğunu takdir ederiz. Bıçağın icadı şer olmadığı hâlde, cüzî iradesiyle onu kullanıp insan katleden biri, şer işlemiş olur.

– Şeytanın yaratılmasında hiçbir hayır gözükmüyor. İslamî anlayışa göre birçok insan şeytana tabi olduğu için ebedi cehenneme gidiyor.

– Şeytanın yaratılışında bazı küçük şerler olmakla beraber, çok büyük hayırlar vardır. Bir çekirdek gibi insan fıtratına yerleştirilen hadsiz kabiliyetler, şeytanla yapılan mücadele sonucunda inkişaf ediyor. Tıpkı bir çekirdeğin toprak altında girdiği reaksiyon sonucunda, muhteşem bir ağaca dönüşmesi gibi. Eğer şeytanlar insana musallat olmasaydı insanların kabiliyetleri gelişmezdi. Melekler gibi makamları sabit kalırdı.

“Bir çekirdekten koca bir ağaca kadar ne kadar mertebeler var; mahiyet-i insaniyedeki istidadda (kabiliyetlerde) dahi ondan daha ziyade meratib (mertebeler) var. Belki zerreden (atomdan) şemse (güneşe) kadar dereceleri var. Bu istidadatın inkişafatı (kabiliyetlerin gelişmesi), elbette bir hareket ister, bir muamele iktiza eder (gerektirir). Ve o muameledeki terakki (gelişme) zembereğinin hareketi, mücahede (cihat) ile olur. O mücahede ise şeytanların ve muzır (zararlı) şeylerin vücuduyla olur... Çendan (gerçi) şeytan yüzünden ekser insanlar (insanların çoğu) dalâlete giderler. Fakat ehemmiyet ve kıymet, ekseriyetle (çoğunlukla) keyfiyete (niteliğe) bakar, kemiyete (niceliğe) az bakar veya bakmaz. Nasıl ki bin ve on çekirdeği bulunan bir zat, o çekirdekleri toprak altında bir muamele-i kimyeviyeye (kimyasal işleve) mazhar etse (tabi kılsa); ondan on tanesi ağaç olmuş, bini bozulmuş. O, on ağaç olmuş çekirdeklerin o adama verdiği menfaat, elbette bin bozulmuş çekirdeğin verdiği zararı hiçe indirir.”5 Aynen öyle de şeytanla mücadele eden insanların yüzde 99’u kaybetse yüzde 1’i kazansa bile zararlı oldu, denilmez. Belki de Hz. Muhammed (a.s.m.) gibi tek bir kâmil insanın çıkması bile kayıpları hiçe indirmek için yeterlidir.

– Madem Yaratıcı cennete gitmemizi çok istiyor. Merhametiyle herkesi cennete koyabilir. Dünya yaşantısına göre cennetteki seviyesini farklı kılar.

– Herkesin hoşuna giden bir teklif. Hıristiyanlıktaki anlayışa benziyor. Ama Allah’ın adaleti buna müsaade etmez. İlahî adalet, daha önce saydığım suçları işleyen günahkâr ve isyankâr insanları cezalandırmazsa mazlumlara haksızlık yapmış olur. Bu aynı zamanda Allah’ın emrine uyup, kulluğun gereklerini yerine getirenlere de haksızlık olur. Kur’an, şeytan sizi Allah’ın rahmetiyle kandırmasın diyor: “O halde sizi dünya aldatmasın ve çok hilekâr şeytan da sizi Allah ile aldatmasın, Allah’ın affına güvendirmesin!” (Lokman Suresi, 31:33)

– Haydi dediğini kabul edelim. Cehennem gibi azap münasip, diyelim. Sınırlı bir hayatta, insan ne kadar cani dahi olsa sınırlı bir cinayet işleyebilir. Sınırsız bir cehennem azaba adalete aykırı değil mi? Hitler dahi olsa sınırsız ceza vermek uygun düşer mi?

– İnkâr eden insan, sonsuz olan Allah’ın zat ve sıfatlarına, neredeyse sonsuz olan varlıklara hakaret ediyorsa hatta sonsuz olan nimetlere ve kabiliyetlere de nankörlük yapıyorsa sonsuz cehennem azabını hak ediyor denilebilir.6 Bütün bu saydıklarımın hakkı, tek tek inkâr edenden alınsa sonsuz bir azap çekmesi gerekir. Denilebilir ki kâfir olarak ölenler, ebedi yaşasalardı yine inkârlarında devam edeceklerdi. Allah, ezeli ilmiyle kimin ne olacağını biliyor ve cüzî iradesiyle iman nimetini hak edenlere hidayetini ihsan ediyor. Bir insan hidayete ermeden ölmüşse demek ki ebediyen yaşasaydı yine de iman etmeyecekti.

– Bence son söylediğin zorlama bir yorum. Rahmeti bütün insanların rahmetinden büyük olan Yaratıcı nasıl ebediyen cehennem azabı verir?

– İnkâr eden biri, hediye olan nimetlere liyakatini kaybettiği gibi işlediği suçlarla cezayı da hak etmiştir. Allah, böyle birini iki şekilde cezalandırabilir. Birincisi, hakiki idam cezasına çarpar. Yani kişinin bedenini ve ruhunu yok eder. İkincisi, müebbet hapis cezası verir. Beşerî ceza sisteminde idam cezası en yüksek cezadır. İdamla yargılanan mahkûmlar, cezaları müebbede çevrilince bayram ediyorlar. Rabbim, rahmet sahibi olduğu için en büyük ceza olan idamı vermek yerine, müebbet hapis cezası verecek.

– Bana sorulsa idamı tercih ederim. Ebediyen cehennemde yanmayı hiç kimse tercih etmez.

– Doğru söylüyorsun. Nitekim Kur’an, ahirette hayvanların toprak olduğunu gören inkârcıların: “...Keşke toprak olaydım!” (Nebe Suresi, 78:40) diyeceğini bize haber veriyor. Yani aklıyla dehşetli azabı anlayanlar azaptan kurtulmak için yok olmayı tercih edecekler. İnsanda akıl gibi vicdan diye başka bir duygu var ki ona sorulsa “Cehennem dahi olsa ebediyet isterim” diyecektir.7 Hem de ebedi cehennemi, yokluğa tercih etmek için başka bir gerekçe daha var.

– Neymiş o?

– Cehennemdeki şiddetli azap ebedi olmayacak. Kâfir, ebediyen cehennemde kalacak, ancak verilecek şiddetli azap ebedi olmayacaktır. Azabın şiddeti azalacak ve kâfir bir nevi azaba alışacak diyebiliriz. Kur’an hakikatlerinin hakiki bir uzmanı olan Said Nursî şöyle diyor: “Kâfir, kendi ameliyle bu duruma (ebedi cehennem azabına) kesb-i istihkak etmişse (hak kazanmışsa) de amelinin cezasını çektikten sonra ateşle bir nevi ülfet peyda eder (bedeni alışır) ve evvelki şiddetlerden azade olur (kurtulur). O kâfirlerin dünyada yaptıkları a’mal-i hayriyelerine (güzel amellerine) mükâfaten, şu merhamet-i ilahiyeye mazhar olduklarına dair işarat-ı hadisiye (işaret eden hadisler) vardır.”8Bu dünyada bile Rabbimiz sıkıntılara bir derece alışmayı ihsan ediyor. Örneğin, trafik kazasıyla aniden sakat kalan bir insan, başlangıçta çok acı çekmesine rağmen bir süre sonra yeni durumuna alışıyor ve acıları kayboluyor. Müebbet hapis cezası almış mahkûmlar da ölünceye kadar hapiste kalmakla birlikte, bir süre sonra hapishane şartlarına alışıyorlar. Demek ki Rabbimiz rahmetiyle bu dünyada insanı sürekli azaptan kurtardığı gibi cehennemde bile suçunun cezasını bir derece çektikten sonra kâfirin vücudunu ateşe alıştırıyor. Bu şekilde azabını azaltıyor.

– Nursî’nin yorumu ilginç.9Bana göre Kur’an’ın cehennemle ilgili hükümlerine ters düşüyor.

– Birincisi, bütün hayatını Kur’an hakikatlerini anlama ve anlatmaya adamış bir insanın bu konudaki hükmü elbette daha muteberdir. Hayatında bir tıp kitabını okuyan birinden ziyade, tıp eğitimini tamamlamış, yıllarca doktorluk yapmış birinin teşhisinin doğru olması daha muhtemeldir. İkincisi, Kur’an’da dehşetli cehennem azabının daimi olduğunu söyleyen açık bir hüküm yoktur. Üçüncüsü, Kur’an, açık hüküm olmayan konularda Hz. Muhammed’in (a.s.m.) hükümlerini esas almamızı emrediyor. Nursî, kendi fikriyle böyle bir cehennem yorumu yapmıyor. Hadislerin işaretine dayanıyor.

– Cehennem fikrinin insanlığın barışına zarar verdiğini düşünüyorum. İnsanlığın topyekûn huzuru için cehennem fikrinin bütün hafızalardan silinmesi gerektiğini düşünüyorum.

– Ben tam aksini düşünüyorum. Senin mantığınla hareket edersek, dünyadaki bütün cezaevlerini de ortadan kaldırmamız gerekir. Oysa yeryüzünde hiçbir saltanat yok ki, kanunlarına aykırı hareket edenlere ceza vermesin. Aksi halde herkesin hakkı zayi olur. Huzur kaybolur, yerini zulme ve kargaşaya bırakır. Kanaatimce, ateist biri olarak cehenneme inanmıyorsan bile insanların bu inancı taşımasına taraftar olmalısın. Böylesi senin dünya menfaatin için daha iyidir. Cehennem korkusuyla, inançlı insanlar sana zarar vermekten, hakkını çiğnemekten sakınır. Doğrusu, toplum barışı için her köşe başına polis dikmek yerine, kalplere cehennem korkusu yerleştirmek daha iyidir. Lokman (a.s.) oğluna tavsiyede bulunurken şunu söylüyor: “Yavrucuğum! Haberin olsun ki yaptığın bir hardal tanesi ağırlığınca olsa da bir kaya içinde veya göklerde yahut yerin dibinde gizlense Allah onu getirir, mizanına kor. Çünkü Allah en ince şeyleri bilir, her şeyden haberdardır.” (Lokman Suresi, 31:16.) Kur’an’dan bu dersi alan bir insan, yaptığı her şeye dikkat eder. Her şeyden hesaba çekileceğinin şuuruyla hareket eder. Her yaptığının gizli kameralarla kaydedildiğini ve “Hesap Günü”nde hepsinden hesaba çekileceğini düşünür.

– Ben derdimi tam anlatamadım. Bir örnekle izah edeyim. Diyelim ki seni bir grup, dindar Hıristiyan’la aynı odaya koyduk. Kısa bir tanışmadan sonra açık sözlülükle her biriniz inandığınız hakikatleri anlatmaya başladınız. Hıristiyan grup, senin cehennemlik olduğunu söyledi. Sen, İsa’ya peygamber olarak iman ettiğini söylemene rağmen onlar bunu kâfi görmediler. “İsa’ya üçlemenin (teslisi) parçası olarak iman ettiğinde kurtulacaksın” dediler. Oysa Kur’an teslis inancını şirk kabul ediyor. Bu nedenle sen Hıristiyan grubun nazarında makbul bir imana sahip olamazsın. Yani ebedi cehenneme adaysın. Aynı şekilde, sen de teslise inandıkları için onları cehenneme mahkûm edeceksin. Gerçi, başkalarının inancına saygılı olduğun için doğrudan doğruya cehennemlik olduklarını söylemeyeceksin. Ancak Hıristiyan grup, senden Kur’an’ın gerçeklerini öğrenince kendilerinin cehennemlik olduğunu anlayacaklar. Şimdi soruyorum, bu husumet duygularıyla, birbirini cehennemlik olarak gören insanlar nasıl dostluk kurabilir?

– Çok büyük bir yanılgı içindesin. Kur’an, “İnkâr edenler öldükten sonra cehenneme gidecektir” derken bana zebanilik görevini vermiyor. “Git, onları yakala, bir an önce cehenneme yolla” demiyor. Aksine, “Gaybı ancak Allah bilir” demekle, hiç kimsenin geleceği hakkında hüküm vermememi emrediyor. Firavun dahi olsa son âna kadar imana gelebilir. Benim vazifem, sözlerim ve yaşantımla, cehenneme yuvarlanmak üzere olanları kurtarmaya çalışmaktır. Kendimi, zebani gibi görmüyorum. İtfaiye görevlisi gibi hissediyorum. İnsanları ebedi cehennem yangınından kurtarmak için her türlü yardımı yapmakla kendimi yükümlü biliyorum. Bediüzzaman’ın dediği gibi: “Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler!”

– Kendini vazifeli bilmen sorun çıkarabilir. Yangında gördüğün kişi yardımını kabul etmezse zor kullanabilirsin.

– Kur’an, bu konuda çok açık prensipler koymuştur. Benim vazifemi tebliğle sınırlamıştır. Emrimde dünyanın bütün orduları bulunsa bile tek bir insanı, imana girmesi için zorlayamam. Zaten böyle bir iman makbul değildir. Hem Allah isteseydi sonsuz kudretiyle herkesi imana getirirdi. Dolayısıyla benim vazifem, yalnızca söz ve yaşantımla tebliğ etmektir. İmanın güzelliklerini temsil etmektir. Karşımdaki insanın özgür iradesiyle verdiği karara Rabbim bile kudretiyle müdahale etmiyorsa benim haddimi aşıp müdahalede bulunmam doğru olmaz.

– Senin ılımlı biri olduğunu biliyorum. Bütün Müslümanların senin gibi olduğunu söyleyemeyiz. Şaşıracaksın, bir kısım arkadaşlarım seninle görüşmemi bile sakıncalı görüyor. Şakavari takılıyorlar: “Kendini güvende hissediyor musun? Nereyi bombalayacaksın?” diyorlar.

– Arkadaşlarını suçlamıyorum. İslam’ı medyadan takip edenlerin böyle düşünmesi gayet normal. Onların bu düşüncesi, İslam hakkındaki cehaletlerinden kaynaklanıyor. Yüzde 1 bile olmayan çok küçük bir azınlığın hatasıyla bütün Müslümanları mahkûm ediyorlar.

– Bence tamamen haksız sayılmazlar. Seninle, İslam namına teröristlik yapanlar arasında birçok ortak payda var. Bir liste yapılsa, yüzlerce ortak yönünüz çıkar; ama bir noktada ayrılıyorsunuz. Sen başka inançlara saygılı birisin. Dışarıdan sizleri gözlemleyen biri bu küçük farkı fark etmez.

– Çok basit bir yaklaşım. Seninle hapishanedeki caniler arasında da binlerce ortak özellik var. Aranızda küçük bir fark var. Sen başkasının hakkına saygı gösteriyorsun, onlar göstermiyor. Şimdi, sana da cani diyebilir miyiz? Bütün insanlar arasında, genetik kodlarına bakınca yüzde 99,9 benzerlik var. Bütün insanlar birbirinin aynısı diyebilir miyiz? Elbette, hayır. Binde birlik fark, herkesin farklı olması için yetiyor.

– Sen ılımlı olsan bile sana tahammül etmeyen birçok Hıristiyan olduğunu söyleyebilirim. Ne kadar ılımlı olursan ol, onlarla barış içinde yaşaman çok zor.

– Bu benim değil, onların problemi. Ben hiç kimseye kin ve husumet beslemiyorum. Her bir insanı, Allah’ın muhteşem eseri olarak seviyorum. Her birine, taşıdıkları potansiyelden dolayı, neredeyse kâinat kadar kıymet veriyorum. Onların hayatlarına son vermek yerine, kısa hayatlarını ebedi kılmak için çalışmam gerektiğine inanıyorum.

– Sana bir dost tavsiyesinde bulunayım. Aylardır yaptığımız görüşmeler bana kesin kanaat verdi ki sen barışçıl bir insansın. Senden bana ve benim gibi düşünenlere hiçbir zarar gelmeyeceğinden eminim. Ama birçok Amerikalı dostum benim gibi düşünmüyor. Onlar bütün Müslümanların şiddet taraftarı olduğunu sanıyorlar. Geçenlerde bir dost meclisinde bu konu açıldı. Hemen herkes İslam’ın şiddet telkin eden bir din olduğunu söyledi. İnanmayacaksın belki, ben orada senin gibileri savundum. Aramızdaki dostluğu onlara misal verdim. Bence siz Müslümanlar öncelikle İslam’ın şiddeti telkin etmediği noktasında insanları bilgilendirmelisiniz. Aksi hâlde, hakikati arayan insanlar İslam’ı muhtemel bir seçenek olarak bile nazara almayacaklar.

– Yaptıkların için sana teşekkür ederim. Haklısın, bütün Müslümanlara büyük bir görev düşüyor. Öncelikle İslam’ın kötü imajını düzeltmemiz gerekir. Yoksa insanlar İslam’a yanaşmayacaklar. Doğrusu senin gibi insanlara da bu konuda önemli bir iş düşüyor. Senin sözlerini daha çok inandırıcı bulurlar. Eminim hakikati arayan biri olarak yeri geldiğinde, insanlara Müslümanlar hakkında bildiğin hakikatleri anlatmaktan geri kalmazsın.

* * *

Thomas’ın birkaç haftadır cehenneme karşı olan itirazının hiçbir manası yok aslında. Çünkü sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz adalet sahibi Allah’ın bu konudaki hükmünü hiç kimse değiştiremez. Mevlana’nın dediği gibi, kalem yazdı, mürekkebi bile kurudu. Asıl olan ilahî adaletin yazılı kanunlarından haberdar olup ona uygun bir hayat geçirmektir:

“‘Kalem yazdı, mürekkebi bile kurudu’ sözü de insanı, en önemli işe teşvik etmek içindir. Şu halde kalem, herkesin işine layık olanı mükâfat ve mücazatı yazmıştır. Eğri gidersen kalem de sana eğri yazar. Doğru gidersen kalem de kutluluğunu arttırır. Zulmedersen kötüsün, gerisin geriye gittin. Kalem bunu yazdı ve mürekkep kurudu. Adalette bulunursan saadete erersin, kalem bunu yazdı, mürekkebi bile kurudu. Elinle hırsızlık edersen cezanı çekersin. Kalem yazdı, mürekkebi bile kurudu. Şarap içersen sarhoş olursun. Kalem yazdı, mürekkebi bile kurudu. Reva görür müsün ki, Rabbim işten kalsın, bir şey yapamasın. ‘İş, benim elimden çıktı, bir şey yapamam artık. Benim yanıma bu kadar gelme, bu kadar sızlanma’ desin.

‘Kalem kurudu’ sözünün manası, ‘Benim yanımda adaletle sitem bir değildir. Ben hayırla şerrin arasına bir fark koydum. Kötüyle daha kötüyü de ayırdım’ demektir. Bir zerre bile sende edep hayayı arttırsa, dostunda bir zerre daha edepli olsan bil ki bu, Allah’ın lütfudur, ihsanıdır. O bir zerre senin kadrini arttırır. O bir zerre, harice dağ gibi ayak basar. ... ‘Kalem yazdı, mürekkebi kurudu’ sözünün manası, ‘Cefa ile vefa birdir’ demek değildir. ‘Cefaya karşılık cefa... Kalem yazdı, mürekkebi bile kurudu. O vefaya karşılık da vefa... Kalem yazdı, mürekkebi bile kurudu’ demektir. Af vardır, fakat ümit parlaklığı nerede ki kul, tanrıdan çekinmeyle yüzü ak olsun?”10

 Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

Dipnotlar:

1 Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, On Üçüncü Lem’a, On Birinci İşaret.
2 Bediüzzaman, Kur’an’ın her bir harfine verilen sevabı şöyle izah ediyor: “Kırk vecihle mucize ve her dakikada hiç olmazsa yüz milyonun dillerinde gezen, nur serpen ve her bir harfinde asgari olarak on sevap ve on hasene ve bazen on bin ve bazen de (Leyle-i Kadir sırrıyla) bir harfine otuz bin hasene ve meyve-i cennet ve nur-u berzah veren Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’dır.” (Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, Yirmi Altıncı Lem’a, Beşinci Rica)
3 En büyük düşman olan şeytanın mahiyetini, yaratılış hikmetini ve sıklıkla kullandığı tuzakları öğrenmek isteyenler, Bediüzzaman’ın Lem’alar isimli eserinin On Üçüncü Lem’a’sına başvurabilirler. İçimizdeki sinsi düşmana karşı etkin bir savaş stratejisinin anlatıldığı bu risalede, hemen herkesi, her gün kandıran bu görünmez düşmana karşı savaş ve savunma taktikleri de tartışılıyor.
4 Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, On İkinci Mektup.
5 Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, On Üçüncü Lem’a, İkinci İşaret.
6 Bediüzzaman, İşaratü’l-İ’caz adlı eserinde Thomas’ın sorusuna şöyle cevap veriyor: “O kâfirin cezası gayr-ı mütenahi (sonsuz) olduğu teslim edildiği takdirde, kısa bir zamanda irtikâp edilen (işlenen) o masiyet-i küfriyenin (inkâr günahlarının), gayr-ı mütenahi (sonsuz) bir cinayet olduğu altı cihetle sabittir: Birincisi: Küfür üzerine ölen bir kâfir, ebedi bir ömürle yaşayacak olursa o gayr-ı mütenahi (sonsuz) ömrünü behemehal (sürekli) küfürle geçireceği şüphesizdir. Çünkü kâfirin cevher-i ruhu (ruhunun cevheri) bozulmuştur. Bu itibarla, o bozulmuş olan kalbin gayr-ı mütenahi (sonsuz) bir cinayete istidadı vardır. Binaenaleyh, ebedi cezası, adalete muhalif (aykırı) değildir. İkincisi: O kâfirin masiyeti (günahı), mütenahi (sonlu) bir zamanda ise de gayr-ı mütenahi olan umum kâinatın, vahdaniyete olan şehadetlerine gayr-ı mütenahi bir cinayettir. Üçüncüsü: Küfür, gayr-ı mütenahi nimetlere küfran (nankörlük) olduğundan, gayr-ı mütenahi bir cinayettir. Dördüncüsü: Küfür, gayr-ı mütenahi olan zat ve sıfat-ı İlahiyeye (Allah’ın zat ve sıfatlarına karşı) cinayettir. Beşincisi: İnsanın vicdanı, zahiren (görünürde) mütenahi (sınırlı) ise de batınen ebede bakıyor ve ebedi istiyor. Bu itibarla, gayr-ı mütenahi hükmünde olan o vicdan, küfürle mülevves (bulaşmış) olarak mahvolur, gider. Altıncısı: Zıt, zıddına muanid (zıt) ise de çok hususlarda mümasil (benzer) olur. Binaenaleyh iman, lezaiz-i ebediyeyi (ebedi lezzetleri) ismar ettiği (netice verme) gibi, küfür de alam-ı elimeyi (acı elemleri) ve ebediyeyi ahirette intaç etmesi (netice vermesi), şe’nindendir. Bu altı cihetten çıkan netice ve gayr-ı mütenahi olan bir ceza, gayr-ı mütenahi bir cinayete karşı ayn-ı adalettir (tam adalettir).”
7 “Bir zaman, küçüklüğümde, hayalimden sordum: ‘Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonra ademe ve hiçliğe düşmesini mi istersin? Yoksa baki fakat adi ve meşakkatli bir vücudu mu istersin?’ dedim. Baktım, ikincisini arzulayıp birincisinden ‘Ah!’ çekti. ‘Cehennem de olsa beka isterim’ dedi. İşte, madem mahiyet-i insaniyenin bir hizmetkârı olan kuvve-i hayaliyeyi (hayal duygusunu) bu dünya lezzetleri tatmin etmiyor; elbette gayet cami mahiyet-i insaniye (kapsamlı insan fıtratı), ebediyetle fıtraten alâkadardır.” (Bediüzzaman Said Nursî, Asa-yı Musa, Sekizinci Meselenin Bir Hülasası)
8 Bediüzzaman Said Nursî, İşaratü’l-İ’caz, (Bakara Suresi 7. ayetin tefsiri).
9 Doğrusunu söylemek gerekirse Nursî’nin yorumu bana da ilginç gelmişti. Thomas’ın ebedi azaba şiddetli itirazı yaklaşık üç hafta boyunca sohbetimize konu olmuştu. Hakikati arama yolculuğunda büyük bir kaya gibi önümüzü tıkamıştı. Thomas’ın itirazına cevap bulmak için her zaman olduğu gibi Kur’an hakikatlerinin bu asırdaki hakiki üstadı olan Bediüzzaman’a başvurmuştum. Nur külliyatında cehennemle ilgili bütün bahisleri bulup bir defa daha dikkatlice okumuştum. Cehennem azabına alışkanlık peyda etmekle ilgili yoruma rast geldiğimde, elmas bulmuş gibi sevinmiştim. Bediüzzaman bir müşkülümüzü daha halletmişti.
10 Mevlana, Mesnevi, Cilt: 5, s. 165-167.

 

Hayatını Kur’anı Çürütmeye Adayan Abu Leheb’in Ölümüyle Kur’anı Teyit Etmesi


Hayatını Kur’anı Çürütmeye Adayan Abu Leheb’in Ölümüyle Kur’anı Teyit Etmesi

 “Ebu Leheb’in elleri kurusun. Zaten kurudu. Ona ne malı fayda verdi ne de kazandığı. O, bir alevli ateşe girecektir. Boynunda bükülmüş hurma liflerinden bir ip olduğu hâlde sırtında odun taşıyarak karısı da (o ateşe girecektir).”

(Tebbet Suresi, 111:1-5)

 “İşte pek çok itirazat (itirazlar) ve tenkidata (tenkitlere) maruz ve en küçük bir hatasından dolayı davasını kaybedecek bir zatın lisanından böyle tereddütsüz, kemal-i ciddiyet (büyük bir ciddiyet) ve emniyetle (korkusuzca) ve kuvvetli bir vüsuku (doğruluğuna inanarak söylediğini) ihsas eden (hissettiren) bir tarzda, böyle ihbarat-ı gaybiye (gaybî haberler) katiyen gösterir ki, o zât, Üstad-ı Ezelî’sinden ders alıyor, sonra söylüyor.”

(Bediüzzaman)

 

Thomas’a Kur’an’ın beş gaybî mucizesini anlatacaktım. Geçen hafta sadece ikisini aktarabilmiştim. Bu hafta diğerlerini paylaşacaktım. Ancak paylaşacağım ayetin kıymetini tam takdir etmesi için bir soru sorarak başladık sohbetimize:

– Seninle yaklaşık bir yıldır Allah’ın varlığını müzakere ediyoruz. Sen çok dikkatli bir şekilde anlattıklarımı irdeliyorsun. Makul bulmadığın şeyleri şiddetle eleştiriyorsun. Delil olarak sunduğum şeyleri çürütmeye çalışıyorsun. Varsayalım ki sen Hz. Peygamber (a.s.m.) zamanında yaşıyorsun. Doğrudan doğruya Hz. Peygamber (a.s.m.) ile muhatap oluyorsun ve Hz. Muhammed’in (a.s.m.) bilerek veya bilmeden insanları kandırdığına inanıyorsun. Ne yapardın?

– Muhammed’in söz ve davranışlarını inceler, çelişki bulmaya çalışırdım.

– Güzel! Biliyoruz ki Hz. Muhammed (a.s.m.) bir kişinin Müslüman olması için dil ile kelime-i şehadet şartını yeterli görmüştür. Müslüman olmadığı hâlde Müslüman olduğunu söyleyen, yani münafık olan kişiyi bile deşifre etmemiştir. Kimseye de böyle bir yetki vermemiştir. “Şeriat, zahire göre hükmeder” o zamandan beri esaslı bir prensip olmuştur, İslam hukukunda... Hatta bir seferinde, savaş esnasında yere düştükten sonra kelime-i şehadet getiren kişiyi öldüren Halid b. Velid’i hesaba çeken Peygamber’imiz (a.s.m.) Hz. Halid’in, “Korktu da bundan dolayı kelime-i şehadet getirdi” demesi üzerine, “Kalbini yarıp baktın mı?” diyerek yaptığının yanlış olduğunu söylemiştir.1

Şimdi, biraz önceki kurgusal senaryomuza devam edelim. İslam’ın iman konusundaki hükmünü bilen biri olarak Hz. Muhammed’in (a.s.m.) senin hakkında bir öngörüde bulduğunu düşünelim. Sana hiç iflah olamayacağını ve imansız olarak ölüp cehenneme gideceğini söylediğini farz edelim. Bu öngörüyü duyunca ne yapardın?

– Hı... Kolay bir soru. Sadece laf olsun diye kelime-i şehadeti getirirdim. Müslüman olduğumu söylerdim. Böylece Kur’an’ın öngörüsünün yanlış olduğunu ispat ederdim.

– Bu cevabı aklında tut. Şimdi sana Kur’an’ın benzer bir öngörüsünden bahsedeceğim. Hz. Muhammed’in (a.s.m.) Ebu Leheb isimli bir amcası vardı. Gerçi neseben ona çok yakındı; ama fikren aralarında hiçbir yakınlık yoktu. Hz. Peygamber’in (a.s.m.) davasına en şiddetle karşı çıkanların başını çekiyordu. Müşriklerle işbirliği içinde Hz. Muhammed’i ve davasını yok etmek için var gücüyle çalışıyordu. Hanımı da kocasının yolunu takip ediyor ve Hz. Peygamber’in (a.s.m.) yoluna dikenli otlar ve ağaçlar serpiyordu. Bu kıyasıya mücadele devam ederken Tebbet Suresi nazil oldu. Hem Ebu Leheb hem de karısının cehennemlik olacağını haber verdi: “Ebu Leheb’in elleri kurusun. Zaten kurudu. Ona ne malı fayda verdi ne de kazandığı. O, bir alevli ateşe girecektir. Boynunda bükülmüş hurma liflerinden bir ip olduğu hâlde sırtında odun taşıyarak karısı da (o ateşe girecektir).” (Tebbet Suresi, 111:1-5)

Allah, bu surede çok açık bir şekilde Ebu Leheb ve karısının imana gelmeyeceklerini ve bunun neticesinde cehenneme gireceklerini söylüyor.2 Ebu Leheb bu surenin inmesinden yaklaşık 10 sene sonra iman etmeksizin öldü. Bütün hayatını Kur’an’ı çürütmek için harcayan Ebu Leheb, garip bir şekilde, imansız ölümüyle Kur’an’ın ilahî kelam olduğunu teyit etmiş oldu. Bütün âleme, Kur’an’ın bu gaybî haberinin doğru olduğunu gösterdi. Kur’an’ın nurunu söndürmek uğruna bütün ömrünü harcarken imansız ölümüyle o nurun daha da parlamasına vesile oldu.

Doğrusu, Ebu Leheb’in hikâyesini okuduğumda hep hayret ederim. Kur’an’ı yok etmek için her yolu deneyen biri, nasıl oldu da kendisi hakkında inen sureyi çürütecek bir yolu tercih etmedi? On yıl boyunca hiç mi böyle davranmak aklından geçmedi? Birçok azılı Kur’an düşmanının sonradan imana gelmesi gibi, Ebu Leheb de imana gelebilirdi. En azından ortaya çıkıp lafzen Müslüman olduğunu söyleyebilirdi. Böyle yapsaydı diğer müşrikler Tebbet Suresi’nin yanlışlandığını ve dolayısıyla onun Allah kelamı olamayacağını görürlerdi. Ebu Leheb Kur’an’ı çürütmüş olurdu. Çünkü geçmiş ve geleceği bilen Allah’tan gelen hiçbir ayet yanlış olamazdı. Ebu Leheb, sadece diliyle kelime-i şehadeti getirip bu yanlışlığı gösterebilirdi. Tek bir cümleyle düşmanını mağlup edebilirdi. Ancak garip bir şekilde, Ebu Leheb bu yolu seçmedi. Demek ki Kur’an’ın bu öngörüsü Allah’tan gelmişti. Allah, gaybı bildiğini, bu öngörüyle bize göstermişti.

– Sen öngörünün doğru çıktığını varsayıyorsun. Ebu Leheb’i cehennemde görmüş gibi konuşuyorsun. Oysa cehenneme gidip gitmediğini ispat edemeyiz. O hâlde, bu öngörünün ne yanlışlığı ne de doğruluğu ispatlanır. Bu nedenle de bizim için bir kıymeti yoktur.

– Hem İslam’ın hükümlerini hem de Ebu Leheb’in hayatını bilen hiç kimse senin yaptığın itirazı makul görmez. Çünkü ne Kur’an’da ne hadiste ismen bir müminden bahsedilip cehennemde yanacağı haber verilmemiştir. Aksine, iman ettikten sonra günah işleyen birinin, her zaman samimi tövbe ve istiğfar ile cehennemden kurtulabileceği söylenmiştir. Hem de Tebbet Suresi iman etmemekte direnen biri için inmişti. İnkârdaki inadının devam edeceğini ve sonunda bu inkârından dolayı cehenneme gideceğini haber vermişti. Nitekim dediği gibi de oldu.

– Bence bu sıradan bir öngörü. Muhammed, Ebu Leheb’in fikrinde sabit olduğunu ve hiçbir zaman ikna olamayacağını anlamış ve böyle bir öngörüde bulunmuştu. Seninle bir yıldan beri müzakere yapıyoruz. Ben de şu öngörüde bulunabilirim: Furkan hiçbir zaman ateist olmayacak. Büyük ihtimalle öngörüm doğru çıkacak. Buna dayanarak benim peygamber olduğum söylenebilir mi?

– Hayret! Birkaç dakika önce söylediğini unutmuşa benziyorsun. Hafızanın bu kadar zayıf olduğuna inanmıyorum. Kendinle açıkça çelişiyorsun. Biraz önce kurgusal olarak sorduğum aynı sorulara verdiğin cevaplarla, şimdiki cevapların birbirine uymuyor. Senin öngörüne gelince bence de doğru çıkacak. Ancak doğru çıkması senin peygamberliğine değil, Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliğine delil olur. Çünkü sen ve senin gibi binlerce kişinin sorduğu sorulara, aşılamaya çalıştığı şüphelere, bilimsellik kisvesiyle yaptığı telkinlere rağmen Hz. Muhammed’e (a.s.m.) tabi olmaya devam ediyorum ve edeceğim. Bu da onun davasının sağlamlığına, burhanlarının kuvvetli olduğuna delil olur.

– Bence bir sonraki öngörüye geçelim.

– Bir sonrakine geçeceğim. Ancak yine çeşitli gerekçeler bulup hepsini reddedebilirsin. Sonuçta her şey senin özgür iradenle neyi tercih ettiğine bağlı. Bir gerekçeyle inkâr etmeyi tercih etmişsen şu anda mucize göstersem bile bir bahane bulup inkârına devam edebilirsin. Nitekim Hz. Muhammed (a.s.m.) inkâr edenlere mucizeler göstermesine rağmen birçok kişi inkârda devam etmişti. Hatta “şakk-ı kamer” diye bilinen mucizede, bir parmağının işaretiyle ayı ikiye böldüğünde, münkirler mucizeyi inkâr etmemişler; “Muhammed’in sihri semaya da etki etti” deyip inkârlarına devam etmişler. Kur’an inkârda inat eden birine hiçbir delil ve mucizenin fayda vermeyeceğini şu ayetiyle haber veriyor: “...Her türlü mucizeyi görseler de onlara inanmazlar. Hatta tartışmak üzere sana geldiklerinde inkâr edenler, ‘Bu (Kur’an) evvelkilerin masallarından başka bir şey değil’ derler.” (Enam Suresi, 6:25)

 

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

 

Dipnotlar:

1 Ebu Davud, Cihad 95; İbn Mace, Fiten 1.
2 Hz. Ebu Bekir’den rivayet edildiğine göre, Tebbet Suresi’nin nazil olmasından sonra Ebu Leheb’in karısı Ümmü Cemil, Hz. Peygamber’i (a.s.m.) öldürmek için bir taş alıp Mescid-i Haram’a gider. Ebu Bekir ile Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam, orada oturmaktadırlar. Ümmü Cemil, Ebu Bekr-i Sıddık’ı görüp sorar: “Ya Eba Bekir! Senin arkadaşın nerede? Ben işitmişim ki beni hicvetmiş. Onu görürsem, bu taşı ağzına vuracağım.” Yanında iken Hazret-i Peygamber Aleyhissalatü Vesselamı görmemiş. (Bu rivayet şu kaynaklarda geçiyor: Kadı Iyaz, eş-Şifa, 1:349; Hafacî, Şerhu’ş-Şifa, 3: 233; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 1:353; İbni Hibban, Sahih, 8:152; el-Hâkim, el-Müstedrek, 2:361) Elbette, hıfz-ı İlâhîde (Allah’ın korumasında) olan bir Sultan-ı Levlâk’ı, böyle bir Cehennem oduncusu, onun huzuruna girip göremez. Ağzına mı düşmüş?” (Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, On Dokuzuncu Mektup)
 

Hiçbirşeye İhtiyacı Olmayan Allah İnsanları Niye Yaratmış?


Hiçbirşeye İhtiyacı Olmayan Allah İnsanları Niye Yaratmış?

 

Senin inandığın Allah, hiçbir şeye muhtaç değil. Demek ki kâinatı ve insanı da yaratmak mecburiyeti veya ihtiyacı yoktu. O hâlde niye yarattı her şeyi?

– Bir hadis-i kudside Allah şöyle diyor: “Ben gizli bir hazineydim. Bilinmek, tanınmak istedim, bundan dolayı da Beni tanımaları, gizli güzellik ve mükemmelliğimi bilmeleri için varlıkları yarattım.” Demek ki yaratılışın asıl gayesi, Allah’ın kendini bize tanıtması ve bildirmesidir. Nasıl ki mükemmel maharetleri olan bir sanatkâr, mecbur olmadığı hâlde, sanat eserleri yaparak sanatını görmekten ve başkalarına göstermekten zevk alıyor; Cenab-ı Hak da her şeyi yoktan varlık alemine çıkararak, kendi sanatını hem bizatihi, hem de şuurlu varlıkların nazarıyla müşahede eder.1

– Yaratıcı’yı insana benzetmek yanlış değil mi? Sen her zaman Yaratıcı’nın her şeyden ve herkesten farklı olduğunu söylüyorsun.

– Haklısın, Yaratıcı hiçbir şeye benzemez. Her şey O’nun isimlerine ayna olur veya O’nun isimlerinin gölgesidir. Aynadaki misal ile asıl arasında şeklen benzerlik olması, onların gerçekte birbirinin aynısı olduğu manasına gelmez. Gölgen sana benzemekle beraber, senden sonsuz derece farklı bir varlıktır. Gölgenin varlığı, gölgesi olduğu şeyin varlığına bağlı olduğu gibi kâinatın varlığı da gölgesi olduğu İlahî isimlere bağlıdır. Bu anlamda, insan da Allah’ın isimlerine çok kapsamlı bir ayinedarlık eder. Allah, bize verdiği gölge niteliğindeki fiillerle, kendini bize tanıtıyor. Böylece Allah’ı bir derece anlayabiliyoruz.

– Bence söylediğin şeyler Yaratıcı’nın insan gibi olduğunu düşünmektir. Yaratıcı hiçbir şekilde insanlarla benzer sıfatlara sahip olmamalı.

– İslam’a göre Allah’ın iki türlü sıfatı var. Zatî ve sübutî. Birincisi, sadece Allah’a mahsustur. İkincisi insanda da zayıf bir gölge şeklinde bulunur. Allah’ın altı zatî sıfatı vardır: Vücud (var olmak), kıdem (ezeli olmak), beka (ebedi olmak), vahdaniyet (tek olmak), muhalefetün li’l-havadis (sonradan olanlara benzememek) ve kıyam binefsihi (varlığı kendinden olmak). Bu sıfatlar sadece Allah’a mahsus oldukları için gerçek manada mahiyetlerini idrak etmek bizim kapasitemizin ötesindedir. Bu sıfatların hiçbir benzeri olmadığı için herhangi bir şeyi referans vererek kavrama imkânımız yok.

Allah’ın sübutî sıfatları ise sekiz tanedir: Hayat, ilim, sem’ (her şeyi işitmek), basar (her şeyi görmek), irade (dilediğini yapabilmek), kudret (güç ve kuvvet sahibi olmak), kelam (konuşmak) ve tekvin (yaratmak). İslam’a göre Allah’ın sübutî sıfatları insanda da görülür. Daha da önemlisi, insan bu sıfatlar sayesinde Rabbini daha iyi anlama imkânına sahip olur. Allah Malik’tir, diyoruz; yani her şeyin sahibidir. Biz de geçici ve kısmî dahi olsa bir şeylere sahiplik iddia ediyoruz. “Benim evim, benim arabam” diyoruz. Bu sahiplik düşüncesiyle, Allah’ın malikiyetini anlıyoruz. Çünkü küçük bir eve kısmen sahip olmakla bütün âlemlerin sahibi olmanın ne demek olduğunu daha iyi anlıyoruz. Dolayısıyla bizim fiillerimizle, Allah’ın fiilleri arasında gölge-asıl arasındaki fark kadar fark vardır. Ancak bize verilen meziyetlerle Rabbimizi tanıyabiliriz.

– İnsan aciz, kusurlu, ölümcül bir varlık iken nasıl biraz önce saydığın sıfatlara sahip olabilir? Hem de bu sıfatlarla bir İlah’ın aynası nasıl olur?

– İnsan Allah’a değil, Allah’ın isimlerine üç şekilde ayinedir.2 Birincisi, nasıl ki karanlık, lambanın ışığını fark ettirir, insan da sonsuz acizliği ve sonsuz fakirliğiyle, sonsuz kudret ve rahmet sahibini gösterir. Tıpkı yeni doğan bir bebeğin aciz ve muhtaç oluşunu bilip kendisinden daha kuvvetli birine sığınması gibi. Bebek ne yapıyor? Ağlayarak yardım talep ediyor. İnsan da gerçek manada aciz ve fakir olduğunu anladığı oranda, Ganî, Kerîm ve Kadîr olan Rabbine iltica eder. İnsan, aciz olmasına ve fakirliğine rağmen bitkiler, hayvanlar, dağlar ve denizler, hatta güneş ve ay ona hizmetkârdır. Bu nasıl olabilir? Demek ki perde arkasında sonsuz kudret, sonsuz ilim ve sonsuz rahmet sahibi bir Zat var, bunları gerçekleştiriyor.

İkinci tür ayinedarlık ise insana verilen çok sınırlı ilim, kudret, görmek, işitmek, sahip olmak gibi sıfatlar. İşte bu numuneler, Allah’ın sübutî sıfatlarını insanın üzerinde yansıtmasıdır. İnsana bu sıfatları bildirmesidir. Örneğin, kendine bir mesken inşa eden bir insan diyebilir ki “Nasıl bu evi yaptım, yapmasını biliyorum, görüyorum ve onun malikiyim, aynı zamanda onu idare ediyorum; öyle de şu koca kâinat sarayının bir ustası var, o usta onu bilir, görür, yapar, idare eder.”3

Üçüncü ayinedarlık ise İlahî isimlerin nakışlarının insan üstünde yansımasıdır. İnsan, kendisine verilen maddî ve manevî cihazlar, cevherler, hisler ve heveslerle Allah’ın birçok ismine ayine olur. Denilebilir ki Allah’ın isimlerinin en güzel nakışları insanda tecelli eder.

– Anladım. Yaratılışın sebebiyle ilgili soruya geri dönelim istersen. Anlattıklarına göre, Yaratıcı kendini tanıttırmak için her şeyi yaratmış. Şuurlu varlıkları da eserlerini görüp takdir etsin diye var etmiş. Melekler bu işi görebilirdi. Niye insan diye ayrı bir varlık yaratmış?

– Kur’an, ilk insan olan Hz. Âdem’in yaratılış kıssasıyla bu soruna cevap veriyor: “Düşün ki Rabbin meleklere: ‘Muhakkak Ben, yeryüzünde bir halife tayin edeceğim’ dediği vakit, ‘Biz, seni tesbih ve takdis edip dururken orada fesat çıkaracak ve kanlar akıtacak bir yaratık mı yaratacaksın?’ dediler. ‘Herhâlde Ben sizin bilmeyeceğiniz şeyleri bilirim!’ buyurdu ve Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra o isimlerin delalet ettiği şeyleri meleklere gösterip ‘Haydi davanızda doğru iseniz Bana şunları isimleriyle haber verin!’ buyurdu. Melekler, ‘Seni bütün eksikliklerden tenzih ederiz Ya Rab! Bizim için Sen’in bize bildirdiğinden başka bilgi mümkün değildir. O her şeyi bilen hüküm sahibi sadece Sensin, Sen!’ dediler. ‘Ey Âdem, bunlara onları isimleriyle haber ver!’ buyurdu. Bu emir üzerine Âdem, onlara isimleriyle bunları haber verince buyurdu ki: ‘Size demedim mi Ben herhâlde göklerin ve yerin sırrını bilirim! Ve sizin açıkladığınız ve gizlediğiniz şeyleri de biliyorum!’ Ve o vakit meleklere ‘Âdem için secde edin!’ dedik, derhâl secde ettiler. Ancak İblis dayattı, kibrine yediremedi, zaten o kâfirlerden idi.” (Bakara Suresi, 2:30-34)

– Anladığım kadarıyla Âdem’i meleklerden üstün kılan isimleri bilmesiydi. İsimleri bilmekten kasıt nedir?

– İslam’a göre kâinattaki her şey Allah’ın isimlerinin yansımasıdır. Bazı İslam âlimlerine göre Hz. Âdem’e (a.s.) varlıkların bilgisi ve onların kaynağı olan İlahî isimler öğretildi. Dolayısıyla, Hz. Âdem’in (a.s.) meleklere üstünlüğü esmanın bilgisinden kaynaklanıyordu. Aynı şekilde, her âdemoğlu kâinatı ve Kur’an’ı inceleyerek edindiği esma bilgisine göre yükselir; hatta melekleri dahi geçecek bir konuma gelebilir.4

– Aynı bilgi neden meleklere verilmedi?

– Meleklerin kapasiteleri bütün isimleri kaldıramadığından. Ayet, insanın meleklerden çok daha üstün bir kapasiteyle yaratıldığına işaret ediyor. Meleklere Hz. Âdem’e secde etmelerinin emredilmesi bu sırdandır.

– Sözünü ettiğin kapasite farkını açıklayabilir misin?

– En önemli fark insanda cüzî irade, nefis ve benlik (ene) duygusunun bulunmasıdır. Meleklerde bunlar yok. Bu donanımlar sayesinde insan meleklerin ötesinde Rabbini anlayabilir ve O’na kapsamlı bir kulluk yapabilir.

– Melekler şuurlu varlıklar olduklarına göre onlar da anlayabiliyorlar. İnsanın Yaratıcı’yı daha iyi anladığını nasıl söyleyebiliriz?

– Hayatında hiç inşaat yapmamış bir insanla, hayatı inşaatlarda geçen bir inşaat ustasını düşün. Bunların ikisi de muhteşem bir saray görsünler. Hangisi sarayın ustasının maharetlerini daha iyi anlayıp takdir eder?

– Elbette, usta anlar.

– İşte, aynen bu misalde olduğu gibi melekler, Allah’ın icraatlarına gözlemcilik yaparlar; ama insanlar kendi yaptıkları küçük eserlerle, Allah’ın azametli eserlerini kıyaslar ve O’nun ne kadar âli vasıflara sahip olduğunu anlarlar, O’nun sıfatlarını daha iyi idrak ederler.

– O hâlde Yaratıcı meleklerden bile daha kapasiteli olan insanları niye cehenneme atıyor? Herkesi ebediyen cennete koysa olmaz mı?

– Cennet öyle sandığın gibi ucuz değil, cehennem de lüzumsuz değildir.

– İslam, mensuplarına cennet anahtarı dağıtıyor, muhaliflerini de cehennemle tehdit ediyor. Öyle değil mi?

– Senin dediğini Orta Çağ’da Hıristiyanlık yapıyordu. İslam işi bu kadar basite indirgemiyor. Kur’an, insanın bu dünyaya imtihan için gönderildiğini ifade ediyor: “O, hanginizin daha güzel davranacağı hususunda sizi imtihan etmek için gökleri ve yeri altı günde yarattı.” (Hud Suresi, 11:7) “Biz yeryüzünde olan şeyleri ona bir süs yaptık ki insanları imtihan edelim: Hangisi daha güzel bir amel yapacak?” (Kehf Suresi, 18:7)

– İnsanın imtihanı nasıl oluyor? Bir olan Yaratıcı’ya inanmak yetiyor mu imtihanı geçmek için?

– İnsanın imtihanı kendisine verilen nefis, ene ve ruhanî duyguları nasıl kullandığına bağlıdır. İnsan, cüzî iradesini kötüye kullanıp isyana ve günaha girebildiği gibi Rabbinin emirlerini dinleyip sırat-ı müstakim, diye tabir ettiğimiz Kur’anî yolu da takip edebilir. Allah’a iman etmek imtihanın farkına varmaktır. Bunun sadece başlangıç olduğunu Kur’an şöyle açıklıyor: “İnsanlar, ‘İnandık!’ demeleriyle bırakılıp da imtihan edilmeyeceklerini mi sandılar?” (Ankebut Suresi, 29:2)

– Demek ki sadece inanç yetmiyor. İslam, inandığı gibi amel etmeyi de imtihanı geçmek için zorunlu koşul olarak görüyor, öyle mi?

– Doğru anlamışsın. Kur’an’da imandan sonra üzerine en çok vurgu yapılan iki kavram “takva” ve “amel-i salih”tir. Takva, Allah’ın yasakladıkları şeylerden sakınmak; yani yapma, dediklerini yapmamaktır. Amel-i salih ise Allah’ın emrettiklerini yapmaktır. Kur’an, takva ve amel-i salih üzerine kurulu olmayan bir hayatı, uçurumun kenarına kurulmuş bir binaya benzetir: “Binasını takva (Allah’a karşı gelmekten sakınmak) ve O’nun rızasını kazanmak temeli üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa binasını çökmeye yüz tutmuş bir yerin kenarına kurup onunla birlikte kendisi de cehennem ateşine yuvarlanan kimse mi?” (Tevbe Suresi, 9:109) Allah, iman edip güzel amel işleyenlerin mükâfat göreceğini söylüyor: “Buna karşılık, gerçek imana erişen, dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koyan ve Rablerine alçak gönüllülükle boyun eğen kimseler; cennetlik olanlar, orada yerleşip sonsuza kadar yaşayacak olanlar, işte böyleleridir.” (Hud Suresi, 11:23)

Kur’an’da kendini her sure başında Rahman ve Rahim olarak tanıtan bir Yaratıcı nasıl olur ki az bir delil karşılığında inanmayanları ebediyen cehenneme atar? Rasyonel bir insan mevcut delillere baktığında Yaratıcı’nın varlığına ulaşamaz.

– Rabbimizin varlığını gösteren hadsiz deliller vardır. Doğrusu gözünü açan biri için gün ortasında bulutsuz bir havada güneşin varlığını inkâr etmek ne kadar zorsa Allah’ın varlığını inkâr etmek daha da zordur. Hadsiz parçacıklarda yansıyan parıldamalar nasıl güneşi gösteriyorsa kâinattaki her şey de Rabbimizin varlığının emsalsiz parıltılarını, taklit edilmez imzasını gösterir. Hatta Rabbimizi bildiren deliller görünen eşya ile de sınırlı değil. Başımıza gelen bin bir halet dahi Rabbimizi bildiren ayetlerdir. Kur’an bu tür delillerin artarak devam edeceğini söylüyor: “İleride Biz onlara hem ufuklarda (kendilerinin bulunduğu Harem sınırları dışında), hem kendi nefislerinde delillerimizi öyle göstereceğiz ki sonunda onun gerçek olduğu kendilerine açıkça belli olacak. Rabbinin her şeye şahit olması kâfi değil mi?” (Fusilet Suresi, 41:3)

– Ben delil falan göremiyorum.

– Hata senin değil; taktığın gözlükte problem var. Seküler bilim ve dinsiz felsefe sana her şeyi kapkara gösteren gözlükler taktırmış. Bu nedenle hiçbir şey göremiyorsun. Kur’an tezgâhında yapılmış iman gözlüklerini taktığında her şey senin için delil olacaktır. Rabbini bildiren sonsuz ayetler karşısında hayrete düşecek ve secdeye kapanacaksın. Sana verilen çok kıymetli hediyeler için teşekkür edeceksin. Rabbinin her türlü kusur ve noksandan münezzeh olduğunu bütün âleme ilan edeceksin. Doğrusu, iman edenlerin günde beş defa Rablerinin huzuruna gitmesi bu sırdandır. Gerçi, beş vakit namaz mecburidir. İnsan imtihan gereği olarak mecbur edilmeseydi bile Rabbinin ayetlerini müşahede eden her mümin, hayret, hayranlık ve şükranını namazla İlahî dergâha takdim ederdi.

– Bence eğer bir Yaratıcı varsa ve bizim inanmamızı istiyorsa Kendini bize gösterirdi. Bir öğretmen kendini öğrencilerden saklayarak imtihan yapar mı hiç?

– Kullandığın örnek tam oturmuyor. Bir öğretmen tahtanın bir yanına soruları öte yanına cevaplarını yazsa sonra da imtihan yapsa hiç mantıklı olur mu?

– Hayır olmaz.

– Öyle olduğu gibi Allah bizi Kendi varlığına iman etmekle imtihan etse hem de kendini bize gösterse makul olmaz. Allah’ın Kendini bize göstermesi imtihan sırrına aykırı olur.

– Bence, Yaratıcı varsa Kendini bize gösterirdi, sonra da bize bir kısım emir ve yasaklar gönderirdi. Bizi onlara uyup uymamakla imtihan ederdi. Bu durumda insanların yüzde 99’u iman ederdi.

– Niye yüzde 99’u iman ederdi? Çünkü insanlar kendilerini iman etmek mecburiyetinde hissederdi. Oysa Allah insanların mecburiyet altında karar vermelerini istemiyor. Herkese cüzî irade vermiş. Hiçbir baskı altında kalmaksızın kendi iradeleriyle karar vermelerini istemiş. “Allah dileseydi, elbette onları (inkâr edenleri) hidayet üzere toplardı.” (En’am Suresi, 6:35)

– Kur’an’dan öğrendiğim kadarıyla imtihanın en önemli sorusu, olmazsa olmaz olanı, Allah’ın varlığıyla ilgili. Örneğin, iman eden birinin, kötü amelleri varsa bir süre cehennemde kalacak, sonra cennete girecek; ama imanı olmayan, benim gibi ateist biri, istediği kadar güzel ameli olsun, ebediyen cehennemi boylayacak. “Allah var mı?” sorusuna “Evet” diyen cennete gidecek, “Hayır” diyen ise ebediyen cehenneme. İman neden bu kadar önemli, anlayamıyorum.

– Öncelikle şunu söyleyeyim, imanlı olan biri, iyi amel ile imanını kuvvetli kılmazsa ölüm esnasında imanını şeytana kaptırabilir. Dolayısıyla, amelsiz iman, sahibine pek fayda vermez. İman, dediğim; “Allah var mı?” sorusunu “Evet” diye cevap vermekten ibaret değil. İman imtihanı, iki şıklı basit bir soru değil. Aksine, iman bir çekirdek gibi olan insandaki müthiş potansiyeli ortaya çıkarıp insanı kâinat kadar kıymetli kılan müthiş bir nur ve kuvvettir.

– Ne demek istiyorsun? Hiçbir şey anlamadım.

– Müsaade edersen, açıklayayım. İman, insanın Rabbiyle kurduğu irtibattır.5Rabbini bulup O’nun kuvvet ve kudretine dayanmaktır. İnsan, görünürde et ve kemikten oluşmuştur. Aciz bir hayvan iken iman nuruyla Allah’ın harikulade bir sanat eseri olmuştur. Kullanılmış eşyaları satan Goodwill’de bir tablo görsen 3-5 dolar değer biçersin. Ne vakit, tablonun üstünde Picasso’nun imzasını görsen yani tablonun Picasso ile irtibatını anlasan aynı tablo senin için milyon dolar değerinde olur. Aynen bu örnekteki gibi imanla her bir insanın Allah’ın eşsiz sanat eseri olduğu anlaşılır. Bu irtibatın anlaşılması, her şeye çok yüksek bir kıymet kazandırır. İnsan bütün varlıkların ötesinde bir makama yükselir ve Rabbinin cennete namzet has bir misafiri olur. İnkâr ise insanın Rabbiyle bağını kopardığı için onu ebedi idama mahkûm, aciz bir hayvan derecesine düşürür. İnsanın değerini elmastan kömür seviyesine düşürür. Kur’an’da Hz. Âdem (a.s.) ile ilgili ayet, insanın yaratılış gayesinin Allah’ın isimlerini okumak ve okutmak olduğunu gösteriyor. İman nuruyla insan, hem her şeydeki isimleri okur hem de kendi üstündeki isimleri başkasına okutur. Yani yaratılış gayesini yerine getirir.

– Sen imanlı insanları çok daha üstün mü görüyorsun?

– Ben, imanla, bütün insanları üstün görüyorum. Her bir insan “eşrefü’l-mahlûkattır”. Her bir insan bütün varlıkların üstünde bir şerefe sahiptir. Teni, ırkı veya dininin farklı olması önemli değil. Kur’an, her insanın en güzel şekilde yaratıldığını söylüyor. Ancak mümin imanla daha da yüksek bir makama yükseliyor. İman sayesinde, insan bütün varlıklara şerefli bir sultan olur. Melekleri dahi geçen makamlara yükselir. İnsan, imanla bir bebek gibi aciz ve fakir olduğunu anlar ve Rabbinin rahmetine, kudretine dayanır, böylece her türlü arzu ve ihtiyaçlarını giderir. Rabbinin ebedi saadet saraylarında krallar gibi bir hayat yaşar.

Oysa Rabbini inkâr eden, kendi sönük kuvvet ve kudretine dayanır. Kısa bir süre için muradına erse de ebedi sıkıntı ve azaba duçar olur. Bediüzzaman, imanın ne olduğunu şu veciz ifadeyle özetliyor: “İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakiki imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre, hadisatın (hadiselerin) tazyikatından (baskılarından) kurtulabilir… İman tevhidi, tevhit teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dareyni (iki cihan saadeti) iktiza eder (gerektirir).”6

Yani imanla insan, sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz rahmet sahibi olan Rabbini bulur. Kendi hayatı dâhil, atomlardan yıldızlara kadar her şeyin, Rabbinin eseri olduğunu ve O’nun kontrolünde bulunduğunu anlar. Üzerine düşeni yaptıktan sonra Rabbinin kudret, rahmet ve hikmetine teslim olur. “Görelim Mevla’m neyler, neylerse güzel eyler” der. Kendisi için her ne takdir edilirse edilsin sabır ve şükürle karşılık verir. Hem bu dünyada hem de ahirette gerçek mutluluğa ulaşır.

– Sen Allah’ın varlığına yüzde 100 mü inanıyorsun yoksa yüzde 99 mu?

– Yüzde 100. Varlığından zerre kadar şüphem yok.

– Nasıl olabilir ki? İnsan görmediği bir şeyden bu kadar emin olabilir mi? Bu güvenle inanabilir mi?

– Beden gözüyle Allah’ı görmüyorum, ancak “akıl ve kalp gözleriyle” baktığımda her şey, her an O’nu gösteriyor. Bazen gafletle O’nu gösteren ayetlere gözümü kapadığımda O’nun varlığını yüzde 100 hissettiğimi söyleyemem. Hatta bazen O’ndan tamamen gafil de olabilirim. Bir kul olarak gayretim, mümkün olduğunca gafletten sıyrılıp Rabbimi bildiren ayetleri görmek ve O’nun varlığını neredeyse yüzde 100 hissetmektir.

– İmanında bu kesinliğe nasıl ulaştın merak ediyorum. Bence hiç kimse yüzde 100 iman edemez.

– Karşıda gördüğün binanın bir insan (veya insanlar) tarafından, doğrudan doğruya veya aletler kullanılarak inşa edildiğine inancın ne kadardır?

– Yüzde 99 küsur; ancak yüzde 100 değil.

– İşte benim Rabbime olan inancım, senin beden gözüyle görmemene rağmen aklen o binanın bir insan tarafından inşa edildiğine olan imanından daha kuvvetlidir. Çünkü o binayı, başka varlıklar, mesela cinler, yapmış olabilir veya Allah kudretiyle mucizevi bir şekilde var etmiş olabilir. Az dahi olsa böyle bir ihtimal var. Ancak bütün zerreleri birbiriyle kenetlenmiş, muhteşem kâinat sarayını sonsuz kudret ve sonsuz ilim sahibi Rabbimden başka hiç kimse inşa etmiş olamaz. Mantıken ancak sonsuz sıfatların sahibi tek bir Zat olabileceği için ben yüzde 100 bir eminlikle kâinat sarayının Rabbine iman edebilirim ve ediyorum. Karşımdaki binanın akıl, ilim ve kudret sahibi bir ustanın eseri oluşuna inandığımdan daha yüksek bir eminlik derecesinde şu kâinat sarayının sonsuz ilim, sonsuz kudret, sonsuz hikmet ve sonsuz rahmet sahibi bir Rabbin eseri olduğuna inanıyorum.

Sana biraz özel bir soru soracağım. İster cevap ver, istersen verme. Seninle Allah’ın varlığını müzakere ederken zayıf gördüğün delilleri çürütmeye çalışıyor, kuvvetli bulduklarını geçiştiriyorsun. Rasyonel biri olarak Allah’ın varlığına taraftar olman gerekirken âdeta var olmadığını arzular gibi bir durumun var.

– Doğrusunu söylemek gerekirse gerçekten varsa Allah’ı bulup iman etmek istiyorum. Ancak körü körüne bir iman yerine, sağlam delillere dayalı bir imanı tercih ederim. Yani rasyonel biri olarak Allah’ın varlığının taraftarıyım. Birçok soru ve şüphelerim var. Onların tatminkâr cevaplarını bulmadan, iman etmek istemiyorum.

– Neden Allah’ın varlığına taraftarsın?

– Gayet açık. Allah varsa benim için ebediyet de olabilir. Kim ebedi yaşamak istemez ki? Dolayısıyla, akıllı bir insan, kuvvetli delilleri gördüğünde, elbette Allah’a iman eder. Bence birçok insan, ebediyet arzusundan dolayı, delile falan bakmaksızın dinlere tabi oluyor. Ben de bu gruba dâhil olup kendimi avutmak istemiyorum. Delilleri inceleyip karar vermek istiyorum.

* * *

Daha önceki haftalarda Allah’ın affedici olmasını tenkit eden Thomas, bu hafta cehennem azabına karşı çıkmakla aslında ilahî af talebinde bulunuyordu. Mevlana’nın belirttiği gibi, peygamberlerin getirdiği cehennem haberi aslında kötü değildir. Ciddiye alıp ondan kaçınmak için gerekeni yapanlar için çok iyi bir haberdir. Ancak, Thomas gibi birçok insan, bu ateşe karşı korunmanın yollarını araştırmak yerine, ateşi haber verene püskürüyorlar.

Mevlana, bütün peygamberlerin diliyle, yapılan eleştirilere şöyle cevap veriyor: “Peygamberler dediler ki: Çirkin ve kötüye yormak, sizin ruhunuzdan meydana gelen bir şey. Bu kabahat bizde değil sizde. Bir tehlikeli yerde uyusan, bir ejderha da başucundan sana doğru gelmeye başlasa, merhametli birisi ‘Çabuk kalk, yoksa ejderha yutacak’ diye seni uyandırırsa, ‘Niye kötüye yoruyorsun?’ der misin? Ne yorması, kalk da aydınlık, bir bak gör! Ben seni kötü yorumdan kurtarıyor da devlet yurduna götürüyorum. Çünkü peygamber, gizli şeyi bilip seni de o şeyden agâh eden adamdır. O, cihan halkının görmediği şeyleri görmüştür.

Bir doktor sana ‘Koruk yeme, sana şu çeşit kötü bir hastalık verir’ dese, ‘Neden kötüye yoruyorsun?’ der misin? Dersen öğütçüyü suçlu tutuyorsun demektir. Müneccim ‘Bugün sefere çıkma sakın’ dese, müneccimin yüz kere bile yalanını tutmuş olsan da bir iki kere sözü doğru çıksa yine sözüne uyarsın. Bizim nücum bilgimiz asla yanlış çıkmaz. Böyle olduğu halde nasıl oluyor da doğruluğuna inanmıyorsun, doğruluğu sence gizli, kapaklı kalıyor? O doktorla müneccim, sana verdikleri haberi zanla şüpheyle veriyor. Halbuki biz açıkça görüyor, söylüyoruz.”7

 

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

 

Dipnotlar:

1 Bediüzzaman On Birinci Söz’de, her güzellik ve maharet sahibi insanın kendi sanat ve marifetini görmek ve göstermek isteğini örnek vererek, sonsuz güzellik ve kemalat sahibi olan Allah’ın da eserlerini doğrudan doğruya ve yaratıklarının nazarıyla görmek için yaptığını söyler.
2 Bediüzzaman, insan penceresi dediği, Otuz Üçüncü Söz’ün Otuz Birinci Pencere’sinde, insanın çok kapsamlı bir fıtratta yaratıldığını ve Allah’ın bütün isimlerine üç şekilde ayinedarlık yaptığını açıkladıktan sonra şöyle diyor: “Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku. Yoksa hayvan ve camid hükmünde insan olmak ihtimali var.”
3 Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Otuz Üçüncü SözOtuz Birinci Pencere (İnsan Penceresi).
4 Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirminci Söz, İkinci Makam.
5 Thomas, imanın ilahî ceza ve mükâfat için neden belirleyici faktör olduğunu bir türlü anlayamıyordu. Bir insan, “Allah’a iman ediyorum” demekle, imanını son ana kadar muhafaza etmek şartıyla, cennete gidecektir. Diğeri “İman etmiyorum” demekle ebedi cehenneme gidecektir. Doğrusu birçok Müslüman, imanı, Allah’ın varlığını kabul etmek; inkârı ise Allah’ın varlığını reddetmek olarak algılıyor. Bediüzzaman ise Yirmi Üçüncü Söz’de imanın mana ve ehemmiyetini, insanın imanla kazandığı kıymet ve saadeti çok harika şekilde izah ediyor. Thomas’a Yirmi Üçüncü Söz’deki hakikatleri izah ettiğimde tam tatmin olmuştu.
6 Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirmi Üçüncü Söz.
7 Mevlana, Mesnevi, Cilt: 3, s. 162.

 

İnsanların Çoğu Cehenneme Atılmak İçin mi Yaratıldı?


İnsanların Çoğu Cehenneme Atılmak İçin mi Yaratıldı?

 “Neredeyse cehennem öfkeden çatlayacaktır! Oraya her bir topluluk atıldıkça oranın bekçileri onlara, ‘Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?’ diye sorarlar. Onlar da şöyle derler: ‘Evet, bize bir uyarıcı gelmişti. Fakat biz onu yalanlamış ve Allah hiçbir şey indirmemiştir, siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz, demiştik.’ Yine şöyle derler: ‘Eğer kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, şu alevli ateştekilerden olmazdık.’”

(Mülk Suresi, 67:8-10)

 

Bu meydan-ı imtihanda olanlar, başıboş değiller; saadet sarayları ve zindanlar onları bekliyorlar.”

(Bediüzzaman)

 

Thomas’ın Kur’an’ı okurken en çok etkilendiği konulardan birisi, cehennem tasvirleriyle ilgili ayetlerdi. Bu haftaki görüşmemizde ısrarla bu ayetleri müzakere etmek istedi. Doğrusu, “Bu konuyu tartışmanın zamanı değil” diyerek geçiştirmeye çalıştım. Ancak Thomas’ın aşırı ısrarlarına diyecek bir şey bulamayınca cehennemle ilgili çok çetin bir müzakereye başladık:

– Kur’an’da cehennemle ilgili tasvirler çok ürpertici. Mesela, bir ayette diyor ki: “Cehenneme girenlerin sıcaktan derileri soyulacak hemen yerine yenisi gelecek. O da soyulacak, yerine yeni bir tanesi gelecek: “...(O iman etmeyenlere) çılgın ateş olarak cehennem yeter. Şüphesiz ayetlerimizi inkâr edenleri biz ateşe atacağız. Derileri yanıp döküldükçe, azabı tatmaları için onların derilerini yenileyeceğiz...”1 (Nisa Suresi, 4:55-56) Doğrusu, insan hayalinin dahi kavramakta zorluk çektiği bir işkence bu. Kimler buraya gidecek?

– Allah’ı inkâr edenler ve iman ettiği hâlde günahları sevaplarından ağır olanlar buraya girecekler. Cehennem, birinci gruptakiler için ebedi, ikinciler için geçici bir ikamet yeri.

– Yani benim gibiler ebediyen cehenneme girecek öyle mi?

– Kişisel yargılama yapmıyorum. Sadece Kur’an’ın bu konudaki genel hükümlerini paylaşıyorum seninle. Yargılama Günü’nde herkes tek tek Adil olan Rabbimizin huzuruna alınacak ve yaptıklarından dolayı hesaba çekilecek. Herkes kendisine tanınan fırsatlar ölçüsünde hesaba çekilecek. Toplu yargılama olmayacak. İnananlar cennete, inanmayanlar ise cehenneme, diyerek kestirme yoldan cennetlikler ve cehennemlikler belirlenmeyecek. Herkesin durumu tek tek değerlendirmeye tabi tutulacak.

– Kur’an’dan anladığım kadarıyla, benim gibi ateistlerin durumu hiç de parlak değil. Biz cehennemi boylayacağız. Sen ise cennete gideceksin. Öyle değil mi?

– Ben olaya o kadar basit yaklaşmıyorum. Son nefesine kadar iman etme nimetine kavuşabilirsin. Kaldı ki şu anda ölsen bile senin hakkında kesin bir hüküm vermem doğru olmaz. Her şey senin niyetine, gayretine ve önüne çıkarılan fırsatlara bağlıdır. Sen, Allah’a iman etmek istiyorsan ve O’nun varlığının delillerini arıyorsan durumun farklı olabilir. Muhtemeldir ki seküler bilimin ve dinsiz felsefenin sana giydirdiği kapkara gözlükler, Rabbini gösteren parlak ayetleri görmene mâni oluyor. Bu inkâr gözlüklerini çıkarıp yerine iman gözlüklerini takmanın zor olacağını kabul ediyorum. Rabbim senin niyetine ve gayretine göre seni yargılayacaktır. Hiç şüphe yok ki sen niyetin ve gayretinle hidayeti hak ettiğin vakit, Rabbim sana bunu ihsan edecektir. Benim durumuma gelince cennete gidip gitmeyeceğimi yalnız Allah biliyor. Ben sürekli cehenneme gitme korkusu ve cennete gitme ümidi arasında dengeli bir yol takip etmekle yükümlüyüm. Denilebilir ki İslam, mensuplarına cenneti garantilemeyen tek dindir.2

– Anladığım kadarıyla İbrahimî dinler, her şeyi bilen ve mutlak iyilik sahibi bir Yaratıcı’nın var olduğunu söylüyor. Bu Yaratıcı, insanı dünyaya imtihan için göndermiş ve kendine inanmayan herkesi cehenneme, inananları da cennete koyacak. İslam’a göre inananlar, amelleri iyi değilse bir süre cehennemde kalacak, daha sonra daimi kalmak üzere cennete gönderilecekler. Mutlak iyilik sahibi bir Yaratıcı’nın, herkese yeterli delil göstermeksizin cehenneme atması doğru olmaz. O hâlde, İbrahimî dinlerin bu konudaki hükmü bir çelişki değil midir?

– Hayır, İbrahimî dinlerin hepsini aynı kefeye koymakla yanlış hüküm veriyorsun. Evet, birçok ortak noktaları var; fakat çok önemli farkları da var. Örneğin, tahrif olmuş Hıristiyanlıkta herkes Hz. Âdem’in (a.s.) günahıyla dünyaya gelir. Yani herkes günahkâr doğar. Bu nedenle Hıristiyan olmak için vaftiz olmak gerekir. Kısacası ilk günahtan temizlenmek icap eder. İslam ise kimseyi bir başkasının günahından dolayı sorumlu tutmaz. Üstelik herkesin dünyaya günahsız ve masum olarak geldiğini bildirir. İslam’a göre, bir insan akıl baliğ olduktan sonra sorumlu olur. Aklı baliğ olmayan veya aklî dengesi yerinde olmayanların sorumlulukları yoktur. Başka önemli bir nokta daha var: Kur’an, peygamber göndermedikçe kimseyi hesaba çekmeyeceğini söyler.

– Senin anlattıklarına göre cehalet veya gaflet içinde olanların inkâr etmeleri, cezayı gerektirmemeli. Kur’an inkâr edenlere kâfir diyor ve hepsinin cehennemi boylayacağını söylüyor.

– Peygamberler, cehalet ve gafleti kaldırıp kâinat kitabında Allah’ı bildiren ayetleri insanlara göstermek için gönderilmiştir. Kur’an’ın peygamber mesajının ulaşmadığı topluluklarla ilgili hükmü açıktır: “Kim doğru yolu bulmuşsa ancak kendisi için bulmuştur; kim de sapıtmışsa kendi aleyhine sapıtmıştır. Hiçbir günahkâr, başka bir günahkârın günah yükünü yüklenmez. Biz, bir peygamber göndermedikçe azap edici değiliz.” (İsra Suresi, 17:15)

– Günümüzde Muhammed’in adını duymayan insan olduğunu sanmıyorum. Sokaktaki insanlara sorsan yüzde 90’ı Muhammed’in Müslümanların peygamberi olduğunu bilir. Zaten Kur’an, Muhammed’in bütün insanlığa gönderildiğini söylüyor. O hâlde senin aktardığın ayet bu zamandakilere uygulanamaz.

– İslam’ın iki büyük düşünce ekolünden biri olan Eş’ariye göre İslam’ın doğru mesajının ulaşmadığı insanlar da aktardığım ayetin manasına dâhildir. Sıradan bir Amerikalıyı düşünelim. Amerikan medyası çoğunlukla İslam’ı teröristlerin dini olarak yansıtıyor. Bunu sürekli işiten birinden İslam’a ilgi göstermesi beklenir mi? İslam’ın gerçekten ilahî mesaj olduğunu duymuştur, denilebilir mi? Elbette, hayır. Kanaatimce günümüzde birçok medya organında İslam’la ilgili verilen bilgiler yanlış bilgi (misinformation), yanıltıcı bilgidir (disinformation). Yanıltıcı bilgi savaşlarda kullanılan yaygın bir taktiktir. Örneğin, sesini kesemediğiniz bir radyo kanalının frekansından sinyal vererek yayının anlaşılmasını zorlaştırdığınızda hakiki mesajı tahrip söz konusudur. Aynı şekilde, İslam hakkında yapılan yalan ve yanıltıcı yayınlar, insanların doğru İslam’ı duymalarına engel teşkil ediyor.

– Kimlerin sorumlu olacağına ilişkin net bir ölçüt vermiyorsun. Ben Kur’an’ı okudum, aylardır seninle İslam’ı müzakere ediyorum. Benim durumumu nasıl değerlendiriyorsun?

– Herkesin aklından ve kalbinden geçenleri bilen mutlak adalet sahibi Rabbim, insanlar hakkında doğru ve adil bir hüküm verecektir. Benim insanlar hakkında yargıda bulunmam bir nevi haddimi aşmaktır. Kanaatimce, şu an ölürsen Rabbim seni şimdiye kadar ki niyetin ve gayretine göre yargılayacaktır. Eğer niyetin iman etmekse ve henüz bütün sorularına cevap bulamadığın için iman etmemişsen o zaman sana muamele farklı olur. Soru ve şüphelerine cevap aldığın hâlde bir kısım mülahazalardan dolayı iman etmek istemiyorsan o zaman hüküm daha farklı olur. Bence senin asıl sorumluluğun İslam’ı öğrenme gayretini devam ettirmendir.

Seninle Hz. Muhammed’in (a.s.m.) hayatı ve icraatını da müzakere ettikten sonra ahirette Allah’a sunabileceğin pek mazeretinin kalacağını sanmıyorum. Sen doğru mesajı aldıktan sonra büyük bir sorumluluk altına giriyorsun. Tabii, ben de sana ilahî mesajı hem sözlerimle hem de hareketlerimle en doğru şekilde anlatma sorumluluğuna sahibim. Doğrusu çoğu zaman bu sorumluluk aklıma geldikçe korkuyorum. Bazen müzakeremiz şiddetlenince sözünü keserek veya sesimi yükselterek sana cevap veriyorum. Oysa Kur’an Firavun dahi olsa ateist birine “kavl-i leyin” yani kırıcı olmayan, hoş bir dil ile hakikatleri anlatmayı emrediyor. Bu vesileyle kalbini kırdıysam yahut ağzımdan seni rencide edecek herhangi bir kelime çıkmışsa senden özür diliyorum. Maksadım hiçbir zaman seni alt etmek değil, sana yardımcı olmaktır.

– Bugüne kadar sana hiç kırılmadım. Doğrusu seni çok sabırlı buldum. Biraz önceki soruya cevabın hayli ilginç geldi. Senin kıstaslarına göre gayrimüslim toplumlarda sorumlu olacak çok az insan olur. Çünkü buralarda yaşayan insanların çoğu ne Kur’an’ı okur ne de İslam’la ilgili bir kitabı.

– Ben öyle bir genelleme yapmadım. Sorumluluk için temel ölçüt ilahî mesajdan doğru haberdar olmaktır. Bazısı Kur’an’dan bir sure okuyunca ilahî mesaj olduğu kanısına ulaşır. Bazısı için Kur’an mealinin tamamı bile yetmez. Çünkü soru ve şüpheleri hakikati görmesine engeldir. Kanaatimce, bir insan Kur’an’ın ilahî kitap olacağı kanısını uyandıracak kadar yeterli bir mesajı almışsa, Kur’an’ı incelemekle mükellef olur. Ancak, duydukları İslam’ın hak din olduğu yönünde hiçbir kanı vermiyorsa sorumluluğu olmayabilir. Örneğin, hayatında bir Müslüman’la karşılaştığında onda İslam’ın hak din olabileceğine ilişkin bir izlenim edinmişse, İslam’ı araştırmakla mükellef olur.

İslam hakkındaki yalan ve yanlış bilgiler insanın gözünü bağladığı için hakikati görmesine mani oluyor. Önemli olan, insanın gözünü açıp, hakikati görmesine vesile olacak bir fırsatla karşılaşmasıdır. Bu durum, kimisi için bir Müslüman’la tanışmak, kimisi için bir kitap okumak, kimisi için Kur’an’ı okumakla mümkün olur. Örneğin, çok ilginç bir hidayet öyküsü olan Matematik Profesörü Jeffrey Lung3 tesettürlü bir öğrenciyi gördüğünde, İslam’ın ona kazandırdığı fazilet ve asaleti müşahede etmiş ve İslam’ı araştırmaya karar vermiş ve sonunda Müslüman olmuştur.

– Senin değil, umumi olarak Müslümanların inkâr edenlere karşı tavrını merak ediyorum. Onları şeytanlaşmış, insaniyetten çıkmış varlıklar olarak mı görüyorlar, yoksa hatası olan, ancak insaniyetini kaybetmemiş varlıklar olarak mı algılıyorlar?

– Kanaatimce, Kur’an’ı doğru şekilde anlamış her bir Müslüman, bütün insanları, kâinat kadar büyük bir kıymete sahip, Allah’ın yeryüzündeki en üstün varlıkları olarak görür. Allah, Tin Suresi’nde bütün insanları en mükemmel şekilde (ahsen-i takvim) yarattığını söylüyor. İnkâr dahi etse, her insan son dakikaya kadar hatasından dönerek, kendisine verilen potansiyeli kullanabilir ve meleklerin dahi ötesinde bir makama yükselebilir. Kur’an’ın inkâr edenleri kör diye tarif etmesi manidardır. Aslında, Rabbini inkâr eden biri, ateşi görmediği için, ateşin içine koşan biri gibidir. Ateşi gören birine düşen görev, görmediği için kendini ateşe atan kişiye yardım etmektir. Onun gözünü açıp onu ateşe düşmekten korumaktır. Bu anlamda, iman edenler, cehennem ateşine düşecekleri korumakla görevli manevi itfaiye görevlileri gibidir. Veya inkâr edenleri, manevi açlık içinde kıvranan insanlar olarak düşünürsek, iman edenler onlara Kur’an’ın erzak deposundan su ve gıda taşımakla görevli memurlar gibidir. Veya iman edenler, manevi hastalıkları olan insanlara Kur’an eczanesinden ilaç sunmakla görevli doktor ve eczacılara benzer. Derdi ve devayı bildiği halde bir doktorun hasta olanları aşağılaması ve onlara yardım etmeyi reddetmesi ne kadar doktorluğun Hipokrat yeminine aykırıysa, bir Müslüman’ın da inkâr edenlere yardım etmek yerine, onları dışlaması o denli bağlandığı Kur’an’ın öğretilerine aykırıdır.

 

 

 

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

 

Dipnotlar:

1 Bu ayette, modern tıp biliminin keşfettiği ince bir hakikate latif bir işaret var. İnsan derisi, acı ve sıcağı nakleden sinirlerin en yoğun olduğu kısımdır. Üçüncü derece yanıklarda sinirler tamamen yandığında, kişi hiç acı hissetmez. Cehennem ateşiyle tehdit ederken bile, vücudumuzun mucidi olduğunu bize latif bir şekilde ders veriyor Rabbimiz. Bütün bu ayetlere rağmen inkâr edenin cezayı hak ettiğini bildiriyor.
2Bir seferinde Hıristiyan biriyle bu mevzu hakkında konuşurken İslam’ın cennetliklerle ilgili hükmüne hayli şaşırmıştı. Sohbetimizin sonunda bana şu teklifte bulunmuştu: “Madem dininiz sana cenneti garanti etmiyor, bu işi riske atma. Gel, Hıristiyan ol, kesin olarak cennete gidersin. Çünkü Hz. İsa’nın kurtarıcı olduğuna inanan herkes cennete gider bizim inancımıza göre.” Ben de cevaben: “Doğrusu sizin inancınızda cennete gitmenin çok kolay olduğuna şüphem yok; ama öldükten sonra sizin inancınıza göre bana nasıl muamele edileceği konusunda şüphem var.”
3 Jeffrey Lung hidayet öyküsünü Even Angels Ask: A Journey to Islam in America isimli kitabında anlatıyor

 

Kur'an Değiştirilmiş Olamaz mı? Günümüze Kadar Nasıl Ulaştı?


Kur'an Değiştirilmiş Olamaz mı? Günümüze Kadar Nasıl Ulaştı?

Hâlâ Kur’an üzerine gereği gibi düşünemeyecekler mi? Eğer o Allah’tan başkasından gelmiş olsaydı içinde birçok tutarsızlıklar, çelişkiler bulacaklardı.”

(Nisa Suresi, 4:82)

Her zaman olduğu gibi, cumartesi sabahı şehrin merkezindeki göl kenarında buluştuk Thomas’la. Kısa bir hasbıhalden hemen sonra, Thomas geçen hafta sorduğu soruyu hatırlattı ve heyecanlı bir şekilde Kur’an’da bir çelişki keşfettiğini söyledi. Sohbetin ilk yarısında geçen haftaki soruyu müzakere ettikten sonra, ikinci yarısında Kur’an’daki çelişkiyle ilgili konuya geçtik:

– Kur’an’ın mealini okurken kronolojik bir sıra takip edilmediğini fark etmiştim. Sana sorduğumda, Kur’an’ın tamamlandıktan sonra yeniden sıralandığını söylemiştin. Bu konuyu düşündüm. Sen İncil ve Tevrat’ın tahrif olduğunu, Kur’an’ın tahrif olmadığını söylüyorsun. Oysa Kur’an’ın ayetleri Allah’tan geldiği sırayla yazılmamış, sonradan Muhammed tarafından düzenlenmiş. Bence bu da bir nevi tahriftir. Kronolojik sıralama içinde Kur’an’ı anlamak farklı olur. Yeniden düzenlemek de bir nevi orijinal mesajı tahrif etmektir. Gerçi, İncil ve Tevrat’ın tahriflerine göre çok daha masumdur, denilebilir. Neticede en ufak bir değişiklik dahi ilahî mesajın tahrifi anlamına gelir ki senin dava ettiğin gibi Kur’an’ın hiç değişmediği argümanını çürütür.

– Kur’an’ın nasıl bugünkü şeklini aldığını kısaca özetleyeyim. Kur’an, şu anki hâliyle Allah’ın ezelî ilminde hep vardı. Bir bütün olarak, bir rivayete göre Kadir Gecesi’nde, başka bir rivayete göre Berat Gecesi’nde dünya semasına indirildi. Ancak Kur’an’ın Hz. Muhammed’e (a.s.m.) indirilmesi 23 senelik bir süreçte gerçekleşti. Bir anda bütün hükümleri indirmek yerine, parça parça nazil oldu. Vahiy meleği Hz. Cebrail, her Ramazan’da bizzat Hz. Muhammed’e (a.s.m.) gelir ve Kur’an’ın tilavetini dinlerdi. Hz. Peygamber (a.s.m.) o zamana kadar inen ayetleri okur ve Hz. Cebrail de takip ederdi. Kur’an’ın tamamlandığı seneki Ramazan ayında, Hz. Peygamber (a.s.m.) tamamını iki defa okuyarak Hz. Cebrail’e sahihliğini teyit ettirmiştir.1

Kur’an bir bütün olarak Hz. Peygamber’e (a.s.m.) indirilmedi. Genellikle yaşanan bir hadisenin akabinde ilgili ayetler inmiştir. Bu da Müslümanların Kur’an’ı anlayıp tatbik etmelerini kolaylaştırmıştır. Çünkü Kur’an, geldiği kavmin birçok âdet ve kuralını değiştirerek tarihte eşi görülmemiş bir inkılap yapmıştır. Bunun için İslam’dan önce ve İslam’dan sonraki Arapların tarihini incelemek gerekir. İslam’dan önceki Ömer ile İslam’dan sonraki Ömer’i okumak bile yeterli olur. İslam, inatçı Arap toplumunun birçok kötü âdetini kaldırıp yerine yenisini yerleştirmiştir. Bu anlamda, vahşi bir toplumdan, tüm insanlığa örnek olacak medenî bir toplum çıkararak “fazilet medeniyetini” inşa etmiştir. Bu müthiş inkılabı bir gecede yapmak yerine, 23 sene boyunca adım adım gerçekleşmiştir. Gelişen olaylara paralel olarak nazil olan ayetleri, Hz. Muhammed (a.s.m.) vahiy kâtiplerine okumuş; yine Hz. Cebrail’in getirdiği mesaj dâhilinde hangi surede yer aldığını söyleyerek kayda geçirmiştir. Bütün surelerin başında Besmele varken Berae (Tevbe) Suresi’nin başında olmaması da gösterir ki Kur’an’ın tertibi tamamen semavî mesaja göre düzenlenmiştir.2

– O zamanda Arabistan’da kâğıt var mıydı? Kur’an’ın ilk nüshalarının nasıl yazıldığını merak ediyorum?

– Biraz önce söylediğim gibi, vahiy indiğinde, Kur’an’ı yazmakla görevli kâtipler Hz. Peygamber’in (a.s.m.) huzurunda kaleme alır ve ona okuyarak doğruluğunu teyit ederlerdi. Mushaf dediğimiz, kitap şeklinde Kur’an ayetlerinin toplanması, Peygamber’in vefatından sonra ilk halife Hz. Ebu Bekir (r.a.) zamanında gerçekleşti. Ancak Hz. Peygamber (a.s.m.) zamanında Kur’an, hayvan derilerine, hurma dallarına, tahta levhalara, beyaz yassı taşlara, kâğıt parçalarına ve porselenlere yazıldı.3Hz. Osman (r.a.) zamanında ise Kur’an istinsah edildi, yani çoğaltıldı ve Medine, Şam, Kufe ve Basra gibi İslam’ın merkezî yerlerine gönderildi. Daha da önemlisi, yazılı ve basılı nüshalar şeklinde olduğu gibi, dünyada emsali bulunmayan bir gelenekle, Kur’an, Hz. Peygamber (a.s.m.) zamanında başlayan hafızlık geleneği ile de tamamı insan hafızalarına yazılarak günümüze kadar ulaştı.

– Madem Kur’an bütün insanlığa gönderilmiş; sadece o zamanki Arap toplumuna gönderilmemiş. O zaman onlara da toplu hâlde gönderilmesi gerekirdi. Adil bir Yaratıcı hiç kimseye torpil yapmaz. Bence onlara da toplu hâlde gönderilmeliydi.

– Bunu ilk defa sen söylemiyorsun. Kur’an’dan öğrendiğimize göre Peygamber’imiz (a.s.m.) zamanında yaşayan inanmayanlar da aynı şeyi söylemişler: “İnkâr edenler, ‘Kur’an ona bir defada toptan indirilseydi ya!’ dediler. Biz Kur’an’la senin kalbini pekiştirmek için onu böyle kısım kısım indirdik ve onu ağır ağır okuduk.” (Furkan Suresi, 25:32.) Yani Kur’an’ın tedrici nazil olması, tam olarak benimseyip hayata geçirmek içindir. Her şeyin hadsiz ilmine sahip olan Rabbimiz insanların bir gecede değişemeyeceğini ve büyük değişimlerin zaman aldığını biliyordu. Bir defada bütün emir ve yasaklarını bildirmek yerine, tedrici olarak onları indirmişti.

Örneğin, içkiyle ilgili inen ilk ayette, sarhoş iken namaza yaklaşmayın, diye emrediliyordu: “Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: ‘Onlarda hem büyük günah hem de insanlar için (bazı zahiri) yararlar vardır; ama günahları yararlarından büyüktür.’” (Bakara Suresi, 2:219) “Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar... namaza yaklaşmayın.” (Nisa Suresi, 4:43) Böylelikle ilk aşamada, içki kullanımı sınırlandı. Daha sonraları, içkiyi tamamıyla yasaklayan şu ayet nazil oldu: “Ey iman edenler! (Aklı örten) içki (ve benzeri şeyler), kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytan işi birer pisliktir. Onlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.” (Maide Suresi, 5:91) Kur’an bu şekilde, “ilahî yasayla” içkiyi yasaklarken hiçbir polis gücüne dayanmadığı hâlde, bu yasağı tatbik etmiştir. Rivayetlerde, içki yasağıyla birlikte evlerdeki içki stoklarının sokaklara döküldüğü ve Medine sokaklarının içki ırmaklarına döndüğü söyleniyor.

– Muhammed, Allah’tan gelen ayetleri kendi kafasına göre bir sıraya koymuş olamaz mı? Aksi hâlde, nazil olduğu şekliyle yazılması gerekirdi, diye düşünüyorum.

– Öyle bir şeyin olması aklen mümkün değil. Böyle bir şey ilahî mesajın tahribi anlamına gelirdi. Oysa sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz hikmet sahibi olan Allah, ilahî mesajını tahrip edecek birini peygamber olarak seçmezdi. Eğer Allah’ın ilim, hikmet ve kudretinin sonsuzluğuna inanıyorsak O’nun peygamber seçimi konusuda da hata yapmayacağını kabullenmemiz gerekir.

– Senin inandığın Allah, peygamber olarak seçtiği Muhammed’in elinden özgür iradesini almış mıydı? Özgür iradesiyle, sonradan bir değişiklik yapmış olması söz konusu olamaz mı?

– Hayır. Bu, mümkün değil. Çünkü Allah, peygamberinin özgür iradesiyle vereceği bütün kararları da “ezelî ilminde” zaten biliyor(du).4

– Haklısın, Yaratıcı’nın ilmi ezeli olunca önceden kimin ne yapacağını bilir. Bu durumda, “özgür irade”yle Allah’ın bilmesi arasında bir çelişki olmaz mı?

– Bu kadere ilişkin bir soru. Hafızanın bir yerine kaydet. İleride bu soruya döneriz.

– Olur. Makul bir öneri. Temel sorumu tekrar sorayım: Bence Kur’an Allah’ın kitabı olsaydı şu anki sırasına göre nazil olurdu. Yani iniş sırasıyla şu anki ayet ve sure sıralaması aynı olurdu.

– Bence burada hâşâ Allah’a akıl vermeye kalkışıyorsun. Ben de senin söylediğinin tam tersini söylüyorum: Hikmet sahibi Rabbimiz, bir anda bütün değişimi istemek yerine, hükümlerini zamana yayarak indirmiş ve insanların tedrici olarak kendilerini değiştirmelerine fırsat vermiştir.

– Sen, beni Allah’a akıl vermekle suçluyorsun. Aslında sen de benden pek farklı hareket etmiyorsun. Biliyorsun, biz senin inandığın anlamda bir Yaratıcı’nın varlığını Kur’an’a bakarak test etmeye çalışıyoruz. Eğer Kur’an senin inandığın Allah’ın vasıflarına uygun bir kitapsa o zaman Allah’ın varlığına da delil olmuş oluyor. Kur’an’dan hareketle, onu yazan zatı anlamaya çalışıyoruz. Bu durumda ben şöyle düşünüyorum: Eğer gerçekten bir Rab varsa ve Kur’an gibi bir kitapla kendini bize tanıtmak istediyse bu kitabı nasıl gönderirdi? Bence sonsuz adalet sahibi biri, kitabı herkese aynı sıralama dâhilinde gönderirdi.

– Ben de sonsuz hikmetiyle olayların seyrine göre ilahî mesajı göndereceğini ve gönderdiğini söylüyorum.

– Kim doğru söylüyor. İkimiz doğru olamayız. Ya ben doğruyum ya da sen. İkimiz de Yaratıcı’nın nasıl hareket edeceği konusunda bir görüş beyan ettik. Sen benim söylediğim haktır, diyorsun; bense kendi söylediğimin hakikat olduğunu iddia ediyorum. Nasıl çıkacağız bu işin içinden?

– Bizim dışımızda söylediğimizi destekleyecek bir dayanak noktası bulmadığımız sürece, hangimizin hakikati söylediğini bilemeyiz. Deney ve gözlemle ispatlama imkânı olmayan bu tarz söylemleri hiçbir insan kendi noksan ilmine dayanarak ispat edemez. Bu durum hakikat arayışında bir çıkmazı ifade ediyor. Literatürde buna “yalancı paradoksu” denir. Duydun mu bu kavramı?

– Hayır. Hiç duymadım.

– Kısaca anlatayım bu kavramın manasını. Seninle ilk defa görüştüğümüzü varsayalım. Sen benim hakkımda hiçbir bilgiye sahip değilsin. Kendimi sana takdim ederken “Ben her zaman yalan söyleyen biriyim” dersem nasıl bir çıkarımda bulunursun?

– Her zaman yalan söylediğini düşünürüm.

– Doğru söyledin. “Her zaman” içinde bulunduğumuz zamanı ve biraz önceki ifadeyi dile getirdiğim zamanı da kapsar. Eğer benim söylediğim doğruysa söz konusu cümleyi söylediğimde de yalan konuşmuş olmam gerekir. Yani “Ben her zaman yalan söyleyen biriyim” ifadesi de yalan olmalı. Bu ifade yalansa aksi doğrudur. Yani ben aslında her zaman doğru söylüyorum. Ben her zaman doğru söylüyorsam, “Her zaman yalan söylüyorum” ifadesi doğru olmalı. Gördüğün gibi bir kısır döngüye girdik. Sonuçta sadece benim sözümden hareket edersen doğru mu yoksa yalan mı konuştuğumu anlayamazsın. Bir nevi paradoksal durum söz konusu.

Aynı şey, hakikatle ilgili söylemlerimiz için de geçerli. Özellikle deney ve gözlemle kesin olarak ispatlayamadığımız konularda kimin söylediğinin doğru olduğunu bilmek zordur. Örneğin, Yaratıcı’yla ilgili her birimiz farklı bir argüman geliştirdik. Hatırlarsan sen daha önceleri şöyle bir ifade kullanmıştın: “Rasyonel bir Yaratıcı varsa iman edenleri cehenneme ve inkâr edenleri de cennete gönderir.” Ben ise tam aksini iddia etmiştim. Her birimiz de söylediklerimizin doğru olduğuna inanıyorsak kimin doğru olduğunu bilebilir miyiz?

– Hayır, bilemeyiz. İşte bu nedenle agnostik oldum. Bana göre, hiç kimse Yaratıcı’nın olup olmadığı hakikatini bilemez.

– Kendimizi hakikatin kaynağı olarak aldığımızda dediğin doğrudur. Yani hiç kimse kendi duyuları aracılığıyla gördüklerinin mutlak hakikat olduğunu iddia edemez. Çünkü herkesin duyularının bir sınırı vardır. Hakikati tam olarak her cihetiyle kavraması mümkün değildir. Özellikle ahirete ilişkin meselelerde insanın algıları hakikatin ölçüsü olamaz.

– İslam’ın hakikat anlayışı nedir?

– İslam’da hakikatin kaynağı Cenab-ı Hak’tır. Zaman ve mekânın dışında olan ve ilmi her şeyi kapsayan Zat’ın söylediği her şey, elbette hak olur. Bu sırdandır ki O’nun bir ismi Hak’tır. Dolayısıyla, O’ndan geldiğini ispatladığımız her şey hak ve hakikattir. İnsan ise sınırlı ilme sahip olduğundan; ancak sınırlı olarak hakikati bilebilir. Deney ve gözlemle ispatladığımız şeyler bile hakikat olmayabilir. Çünkü insanın algılama kapasitesi sınırlıdır. Mikroskop ve teleskop gibi âletlerle bu kapasitesini artırmasına rağmen her şeyin hakikatine nüfuz etmesi imkânsızdır. Bu nedenle semavî dayanağı olmayıp beşerden gelen hakikatler mutlak hakikat olamaz. Bu konuda Karl Popper’ın meşhur “yanlışlanma teorisinin” makul olduğunu düşünüyorum. Popper, “Her şey yanlışlanana kadar doğrudur” diyor. Bu ifade sınırlı ilim sahibi olan insandan sudur eden sınırlı hakikatler için doğrudur. Ancak ilmi her şeyin, her şeyini her an kuşatan bir Alîm-i Mutlak için böyle bir kısıtlama söz konusu olamaz. O’nun söylediği hiçbir şey, hiçbir zaman yanlışlanamaz.

– Söylediklerine itirazım yok. Senin tarif ettiğin manada bir Yaratıcı varsa söyledikleri doğru olacaktır. Bütün mesele O’nun varlığını anlamaktır.

– Hatırladığım kadarıyla bana yazdığın ilk mektubunda kendini “hakikat arayıcısı” olarak tarif etmiştin. Ancak Allah’ı bulmadan mutlak hakikati bulman mümkün değildir. Dolayısıyla, hakikati arayan herkes aslında Cenab-ı Hakkı arıyor.

 

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

 

Dipnotlar

1 Buhari, Savm: 7; Müslim, Fedail: 50.
2 Mehmed Paksu, Hayatımızdaki Kur’an, Nesil Yayınları, İstanbul: 2004, s. 132.
3 Mehmed Paksu, a.g.e.
4 Allah için zaman kiplerini kullanmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Çünkü zamanın dışında olan Zat-ı Ezeli için dün, bugün ve yarın diye bir şey yoktur. O bizim geçmişte yaptıklarımızı, şu anda yapıyor olduklarımızı ve ileride yapacaklarımızı her an ilm-i ezelîsinde biliyor, dakik nazarıyla görüyor. Örneğin, on sene önce işlediğimiz bir günah için “Allah beni şu günahı işlerken görmüştür” diye düşünmek yanlıştır. Aksine, geçmişe, hazır zamana ve geleceğe bir tek ekranda her an bakar gibi ya da okuduğunuz şu kitabın tek sayfasında her an görür gibi her şey O’nun nazarındadır. Yaptığımız, yapıyor olduğumuz ve yapacağımız her şeyi her an her şeyiyle küllî nazarıyla müşahede eden bir Rabb-i Külli Şey var.

Kur'an İnsanların Sözlerine Benziyor...


Kur'an İnsanların Sözlerine Benziyor...

 Kur’an’ı okurken dikkatimi çeken başka bir mesele, beşer kelamına benzemesidir. Senin daha önce bana anlattığın gibi Kur’an’ın beşer üstü olduğunu göremedim. Hiç kimse benzerini yapamaz, demiştin. Okuyunca böyle bir olağanüstülük hissetmedim. Beşer kelamından pek farklı gelmedi bana.

– Sen, beni yanlış anlamışsın galiba. Beşer üstü derken beşerî ifadelere hiç benzemeyen bir kitap demek istemedim. Beşer sözüne benzemekle, hiçbir beşerin benzerini yapamadığını kastetmiştim. Kur’an, insana hitap ettiği için onun anlayacağı bir üslupla mesajını aktarıyor. Teşbihte hata olmaz, çocukla sohbet ederken çocukça konuşmak gibi. Kur’an’ın hem beşer üslubuna benzemesi hem de hiçbir beşer tarafından taklit edilemez oluşu, mucizeliğini gösteriyor.

– Kötü yazılmış bir eser demiyorum. Sadece beşer üstü yanını göremedim, diyorum. Okuduğuma pişman olmadım. Sadece ilahî konuşmadan çok, beşerî konuşmayı andırdı bana.

– Doğru olanı da budur. Her türlü konuşmayı bilen sonsuz ilim sahibi Allah, insanın anlayacağı dilden onunla konuşuyor. Muhatabının seviyesine uygun olarak dersini veriyor. Aksi hâlde bizim mesajı anlamamız imkânsız olurdu.1 O da hikmete aykırı düşerdi. Çünkü Kur’an’ın gönderiliş gayesi, insanı muhatap alıp ona doğru yolu göstermektir. Hakikati ders vermektir.

– Haklısın. Kur’an insanın anlayacağı bir üslupla mesajını vermeli. Yani insanın anlayacağı dilden konuşmalı. Ancak yine de ilahî sözler farklı olmalı. Kur’an’da bunu göremedim.

– Birçok kişi Kur’an’ın lafzına hayran kalıyor. Kur’an meali okuyarak “Bu insan sözü olamaz” deyip Müslüman olan yüz binlerce kişi var. Buna rağmen Kur’an mealine, ilahî kelamdaki harikalığın tam yansımadığını söylemek lazım. Aslında sen Allah’ın kelamını değil, bir beşerin ilahî kelamdan anladıklarını okuyorsun. Dolayısıyla, okuduğun Kur’an mealindeki sözler beşer sözleridir. İlahî sözlerle beşerî sözler arasındaki fark, benzersiz bir sanat eseriyle, bir çocuğun yaptığı taklidî eser arasındaki fark gibidir. İstersen, bu konudaki tartışmayı Kur’an’ın tamamını okuduktan sonra yapalım.

– Daha iyi olur. Şimdiye kadar okuduklarım çerçevesinde kesin bir yargıya varmıyorum. Kur’an’ın semavî bir kitap olduğu düşüncesiyle uyuşan ve çelişen konuları tespit etmeye çalışıyorum. Tamamını okumadan kesin bir hüküm vermeyeceğim.

– Gayet güzel bir yaklaşım. Kur’an’ı okurken problemli gördüğün ayetleri bir tarafa not edersen daha iyi olur. Bu ayetler üzerinde ayrıntılı konuşma imkânımız olur.

 

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

Dipnotlar

1 “Eğer Hazret-i Musa Aleyhisselamın Tur-i Sina’da işittiği kelamullah (ilahî sözler) tarzında olsa idi, beşer bunu dinlemekte, işitmekte tahammül edemezdi ve mercî edemezdi (başvuru kaynağı yapamazdı). Hazret-i Musa gibi bir ulü’l-azm (yüce bir zat), ancak birkaç kelamı işitmeye tahammül etmiştir.” (Bediüzzaman Said Nursî, SözlerOn Beşinci Söz’ün Zeyli

Kur'an' ı (haşa) sıradan bir insan yazmış olamaz mı? (1)


Kur'an' ı (haşa) sıradan bir insan yazmış olamaz mı? (1)

(Ey Muhammed!) Onlara (istedikleri) bir ayet getirmediğin zaman (alay ederek) derler ki: ‘Onu (da) bir yerlerden derleyip toplasaydın ya.’ De ki: ‘Ben ancak Rabbimden bana vahyedilene uymaktayım. Bu (Kur’an ayetleri) Rabbinizden gelen basiretlerdir (gönül gözlerini aydınlatan nurlardır.) İman edecek bir topluluk için bir hidayet kaynağı ve bir rahmettir.”“

(A’raf Suresi, 7:203)

Beyanat-ı Kur’âniye (Kur’an’ın sözleri) beşerin ilm-i cüzîsine (sınırlı ilmine), bahusus bir ümminin (okuma yazması olmayan birinin) ilmine müstenit (dayanıyor) olamaz. Belki, bir ilm-i muhite (sınırsız ilme) istinat ediyor (dayanıyor) ve cemi (bütün) eşyayı birden görebilir, ezel ve ebed ortasında bütün hakâiki (hakikatleri) bir anda müşahede eder (görür) bir Zat’ın kelamıdır.”

(Bediüzzaman)

 

Bu hafta görüştüğümüzde Thomas Kur’an okumasında hayli mesafe aldığını söyledi. Kur’an’ın yarısından fazlasını bitirmişti. Doğrusu, bu sevindirici bir haberdi. Thomas, Kur’an’ı büyük bir dikkatle okuyor, ilginç bulduğu yerleri sarıya boyuyor, küçük bir kâğıtla işaretliyor ve yanına notlar alıyordu. Müzakereye Thomas’ın verdiği sevinçli bir haberle başladık:

– Kur’an’ı bitirdikten sonra ikinci bir defa daha okuyacağım. Böylelikle daha iyi anlama imkânım olacak. Belki de bu şehirde, Kur’an’ın tamamını okuyan tek ateist olacağım.

– Doğrusu seni tebrik ediyorum. Çok yerinde bir karar vermişsin. Ben de kıymetli eserler için aynı stratejiyi takip ediyorum. Hatta lise yıllarımda bile aynı yöntemi uyguluyordum. Hiç unutmuyorum Kur’an hakikatlerini açıklayan Bediüzzaman Said Nursî’nin eserleri ilk defa elime geçtiğinde, merakla hepsini hızlıca okumuştum; hatta katıldığım ilk kitap okuma programında günde 400 sayfa okuyordum. Gerçi tamamını anlamıyordum; ancak Nursî’nin düşüncesini ana hatlarıyla yakalamıştım.

– Ben şahsen bu tarz okumayı daha etkin buluyorum. İkinci defa okuduğumda, parçayı bütün içinde anlama imkânı buluyorum.

– Söz, Kur’an’ı okumaktan açılmışken çok önemli bir noktayı seninle paylaşmak istiyorum. Kur’an’ı kaç defa okuduğun değil de onu nasıl bir yaklaşımla okuduğun önemlidir. Bir misal ile ne demek istediğimi açıklayayım. Varsayalım ki çölde yolculuk yaparken yolunu kaybettin. Günlerce yaptığın aramalar bir netice vermedi, aç, susuz ve harap bir şekilde dolandın. Derken uzaktan muhteşem bir saray göründü. Sen saraya yaklaştığında içeri girmek için yüzlerce kapı gördün. Sarayın kapısında bir elçi, seni saray sahibine misafir olmak üzere içeri çağırdı. İçeri girdiğinde hem ihtiyaçlarını karşılayacağını hem de binlerce kıymetli hediyeler vereceğini söyledi. Sen böyle bir durumda ne yaparsın?

– Davete icabet ederim hem de saray sahibine bin kere teşekkür ederim, beni çölde ölüp gitmekten kurtardığı için.

– Doğru söyledin. Aklı başında her insan böyle yapmalı. Elçi sana “Sarayın yüz kapısı var. İstediğinden içeri girebilirsin” dedi. Sen kapılardan birine dayandın. Kapıyı ters yönden açmaya çalıştığın için kapı açılmadı. Kapıyı kapalı sandın. Daha da zorlamaya çalıştın; ama nafile. Sonunda kapıyı zorlamaktan vazgeçtin. Ümitsiz bir şekilde “Bu saraya girilmez” deyip orayı terk ettin.

– Hayır canım, niye terk edeceğim! Diğer kapıları deneyeceğim. Her birini tek tek denerim. Hangisi açıksa ondan içeri girerim.

– Misaldeki saray İslam’dır veya onun esası olan Kur’an’dır.1 Her bir insan bu dünya çölünde ebedi ölümle pençeleşirken o sarayın kapısındaki bir elçi bizi içeriye davet ediyor. Bize düşen açık bir kapıdan içeri girmektir yoksa helak olup gideceğiz. Oysa şimdiye kadarki tartışmalarımızdan anladığım kadarıyla sen açık kapılara gitmek yerine açamadığın kapılara dayanıp duruyorsun. Gerçi açmasını bilen için bütün kapılar açık; ancak senin nazarında bazıları kapalı olabilir. Oralarda oyalanmak yerine diğer kapıları denemelisin. Sakın yanlış anlama; seni suçlamıyorum.

Sizin “Özgür Düşünürler” grubunun sohbetlerine katılırken benzer bir hata yapmıştım. Sohbet salonunun iki kapısı vardı. İlk haftalarda her geldiğimde aynı kapıyı deniyor, açılmayınca kapıyı tıklatıyordum. Kapıyı açmaları için içeriden yardım istiyordum. Hiç unutmuyorum, bir seferinde bir arkadaşınız kapıyı açınca şunu demişti: “Furkancığım gördüğün gibi iki kapı var. Biri açılmayınca diğerini denemelisin.” Bu basit ifade bana büyük bir ders olmuştu. O arkadaşa dediğim gibi sana da derim ki: “Altı bin altı yüz altmış altı kapılı Kur’an sarayına girerken bir kapısını kapalı bulduysan ötekisini dene. Aynı kapıyı zorlayarak bütün vaktini zayi etme. Yoksa büsbütün dışarıda kalıp heder olacaksın. Şunu unutma ki şeytan seni sürekli kapalı gibi gözüken kapıyla oyalamak ister ta ki açık bir kapı bulup içeri girmeyesin.

– Saray misalin hoşuma gitti. Birazcık değiştirerek hangi konumda olduğumu açıklamak istiyorum. Sarayın (yani Kur’an’ın) içinde resim tabloları (yani ayetler) var. Sen ressamın Allah olduğunu iddia ediyorsun. Ben ise insan olduğunu söylüyorum. Dolayısıyla Allah’a ait olanlar otantik, diğerleri ise sahte tabloları temsil ediyor. Kur’an’ı alıp okumakla ben o saraya girmiş oldum. Sen de bana rehberlik yapıyorsun. Şu âna kadar sarayın yarısını gezdik. Saraydaki gezimi bitirmeden, eserlerin kime ait olduğu konusunda kesin bir hükme varmak istemiyorum.

– Senin misalin de güzel. Aslında ikisi de aynı kapıya çıkıyor. Ben her bir Kur’an ayetini İslam sarayına ve Allah’a götüren kapı olarak görüyorum. Sen ise her bir ayeti Kur’an sarayındaki resim tablolarına benzetiyorsun. Önemli olan, o kapılardan veya tablolardan Rabbimize ulaşmaktır. Senin örneğinle devam edebiliriz. Saraydaki serginin yarısını dolaştın şimdiye kadar. Ne tür intibalar edindin?

– Dediğim gibi, sarayın tamamını dolaşmadan kesin bir hüküm vermek istemiyorum. Serginin tamamını bitirince bütün tabloların otantik olduğunu görsem o zaman senin Rabbine iman edeceğim ve O’na kulluk yapıp emirlerine riayet edeceğim. Şimdiye kadarki yolculuğumda tabloların yüzde 80’i otantik ve yüzde 20’si sahte gibi gözüktü bana.

– Tabloları nasıl incelediğin çok önemli. Üstünkörü bakarsan sanatkârının imzasını göremezsin. Sahte sanırsın veya gözünü kapatırsan her bir tablodaki taklit edilmez imzayı göremezsin.

– Mikroskopla bakıyorum, büyük bir titizlikle her bir tabloyu inceliyorum.

– İlahî imza, beşerî imzalardan farklıdır. İlahî imzanın nasıl olduğunu bilmen gerekir. Yoksa eserin otantik olup olmadığını anlayamazsın.

– Nasılmış ilahî imza? Bana kısaca anlatır mısın?

– Memnuniyetle. Biz insanlar, yazdığımız bir şeyin altına imza atarız veya icat ettiğimiz bir şeyin patentini alırız. Bununla söz konusu şeylerin bize ait olduğunu ispat etmeye çalışırız. Örneğin ilk defa teknoloji harikası bir âlet icat ettiğimde hemen patentini almam gerekir ki sonradan birileri ortaya çıkıp eserimi sahiplenmesin. Varsayalım ki hiç kimsenin hiçbir şekilde ve hiçbir zaman benzerini yapamayacağı bir eser icat ettim. Böyle bir durumda patent almama gerek var mı?

– Hayır. Eğer taklidi imkânsızsa boşuna yorulup niye patent alacaksın ki.

– İşte aynen öyle de teşbihte hata olmaz, Sâni-i Kerim’imiz de hem Kur’an sarayındaki kavlî ayetlerini hem de kâinat sarayındaki kevnî ayetlerini öyle bir şekilde yazmış ki taklidi beşer takatinin ötesindedir. O hâlde, her bir ayet, benzersiz olmasıyla aynı zamanda bir imzadır. Onların her biri bize Rabbimizi bildirmek için tek başına yeterlidir.

– İzin verirsen, Kur’an sarayındaki tabloları (ayetleri) incelerken göz önünde bulundurduğum kıstasları seninle paylaşmak istiyorum.

– Buyurun dinliyorum.

– Dört temel ölçütüm var. Bunlar ışığında bütün tabloları inceleyip otantik olup olmadığını anlamaya çalışıyorum. Birincisi, tablo neyi anlatıyor? Sanatkârın maksadı ve mesajı nedir? İkincisi, tablo bilimsel gerçeklere göre hakikat mi yoksa yalan mı? Üçüncüsü, tablo etik prensiplerine göre doğru mu yoksa yanlış mı? Dördüncüsü, bu tablo ilahî bir hediye mi yoksa beşerî bir eser mi?

– Gayet makul kıstasların var. Bir kıstas daha eklemen gerektiğini düşünüyorum. Bu tablo hiçbir şekilde ressamlık eğitimi almamış, resim çizmesini bilmeyen birinin eseri olabilir mi? Bu soruya vereceğin cevap, eserlerin semavî olup olmadığını anlamana da yardımcı olur.

– Haklısın. Bunu da ekledim kıstaslarıma.

– İlk üç kıstasını uygularken zorlanabilirsin. Birincisini tatbik ederken şu gerçeği daima hatırlamalısın: Aslında, sen orijinal tablolara bakmıyorsun. Onların orijinallerinin başka ressamlar tarafından çizilmiş kopyalarına bakıyorsun. Yani Allah’ın ayetlerini değil, onların tercümanlar tarafından yapılan çevirilerine bakıyorsun. Bu nedenle ilahî mesajı tamamıyla hiçbir mealde bulamazsın. Çünkü sonsuz ilim ve sonsuz kudret sahibi Rabbimiz, insanlığa gönderdiği mesajını ifade ederken bir kütüphaneye sığmayacak bilgiyi bir kitaba koyabilir ve koymuştur. Hiçbir tercüman ilahî kelamdaki tüm manaları eksiksiz kavrayıp sana aktaramaz. Bundandır ki hiçbir tercüme Kur’an değildir. Her bir Kur’an tercümesi, tercümanının kısır fehmiyle Kur’an’dan anladıklarıdır.

– Kur’an tercümesini okuma mı diyorsun? Herkes Arapça mı öğrenmek zorunda?

– Hayır. Tercümenin elbette sana faydası vardır; fakat tercümenin eksik kalacağını her zaman hatırında tutmalısın. Birinci ölçütünü tatbik edip ilahî mesajı anlamaya çalıştığında bir problem görürsen bu çeviri probleminden kaynaklanabilir. Hemen bir hüküm verme. Takıldığın noktaları, birlikte tartışalım

– Ben de söylediğini yapmaya çalışıyorum. Takıldığım yerleri sana getiriyorum.

– İkinci ölçütün de gayet makul. Zaten Allah da açıkça bize böyle bir ölçütle Kur’an’ı değerlendirmemizi istiyor: “Hâlâ Kur’an üzerine gereği gibi düşünemeyecekler mi? Eğer o Allah’tan başkasından gelmiş olsaydı içinde birçok tutarsızlıklar, çelişkiler bulacaklardı.” (Nisa Suresi, 4:82) Ancak özellikle “bilimsel bilgiler” ve “Kur’anî bilgileri” karşılaştırırken bir problem çıkabilir. Büyük çoğunluk itibariyle, bu anlamda bile Kur’an’da bir çelişki bulamazsın. Ancak birkaç yerde, bilimsel bilgilerle çelişen ifadeler görebilirsin. Bu durumda da bilimsel bilgileri mutlak hakikat gibi alıp Kur’an’ın hakikatlerini reddetmen hata olur. Çünkü bir zamanlar herkesin üzerinde hemfikir olduğu bir kısım bilimsel bilgiler, sonradan anlaşıldı ki bir hayalden ibaretmiş. Özellikle bütün bilim adamlarının üzerinde hemfikir olmadığı evrim teorisi gibi sözde “bilimsel hakikatler”le Kur’an’ın yüksek hakikatlerini tartmamalısın. Benzer şeyler, üçüncü kriterin için de söylenebilir.

– İkinci ölçütümü nasıl tatbik ettiğimi açıklayayım. 14 asır önce yazılmış bir kitapta modern bilime ters düşen birçok ifade bekliyorum. Ben Kur’an’ı incelerken modern bilimin kesin olarak ispat ettiği bilimsel hakikatlerle çelişen ayetlerin var olup olmadığını arayacağım. Eğer insan tarafından yazılmış bir kitapsa birçok örneklerini bulacağım. Çünkü Kur’an’ın yazıldığı devirde insanların bir kâinat anlayışı vardı. Yazar, kendi devrinin düşüncelerini kitaba yansıtmıştır.

– Güzel düşünüyorsun. Çelişen ayetler bulmak şöyle dursun, bilimin ancak son birkaç asırda keşfettiği hakikatleri Kur’an’da okursan ne dersin?

– Bir iki tane varsa yazarın zekâvetine havale ederim. Şayet birçok örnek varsa bu olsa olsa ilahî kelamdır, derim.

– Birçok örnekleri var. İleride sana göstereceğim bu örnekleri. Bir süre önce kullandığın bir ifade aklıma takıldı. Saraydaki bütün resimlerin otantik olduğunu gördükten sonra onların ustasını kabul ederim, demiştin. Öyle mi?

– Evet. Sen de Kur’an’ın Allah kelamı olduğunu ve bütün ayetlerinin hak ve hakikat olduğunu, söylemiştin. Bunu bana göstermen gerekir. İşin hayli zor, dostum. Bir tane sahte resim çıksa bütün uğraşın boşuna gidecek.

– Aslında işim hem zor hem de kolay. Hatırlarsan bizim birinci gayemiz, Kur’an’daki ayetlerle Rabbimizi bulmaktır. İlk günden beri yaptığımız bütün tartışmaların arka planında bu temel soru yer alıyor. Öyle değil mi?

– Evet. Haklısın.

– Bu anlamda benim işim gayet kolay. Kur’an sarayındaki altı bin altı yüz altmış altı tablodan bir tanesiyle bile sana Rabbimizin varlığını ispatlayabilirim. Kur’an’ı incelerken kullandığın dört kritere göre sadece bir ayetin beşer sözü olmadığını ve ilahî söz olduğunu ispatladığım anda, diğer bütün ayetler senin aklına göre beşerî bile olsa biz yine Rabbimizi bulmuş olacağız. Bir örnekle ne demek istediğimi açıklayayım. Nar diye bir meyve var, desem sen ise bu meyveyi hiç görmediğin için inkâr etsen, iddiamı ispat etmem için bir tek nar getirip sana göstermem yeterlidir. Oysa sen iddianı ispat etmek için bütün mekânları ve zamanları arayıp taramalısın. Dünyanın her tarafını karış karış inceledikten ve geçmiş zamana yolculuk yapıp önceki asırlardaki dünyayı taradıktan sonra bir tek nar bile bulamazsan narın yokluğunu ispatlayabilirsin. Gördüğün gibi, bir şeyin varlığını ispat etmek son derece kolaydır. Yokluğunu ispat etmek ise imkânsız denecek kadar zordur. Aynen öyle de Allah vardır, dediğimde, Allah’tan gelen tek bir ayeti (veya eseri) göstermekle davamı ispat edebilirim. Bütün eserlerin Allah’tan olduğunu ispat etme yükümlülüğüm yoktur.

– Söylediklerin gayet makul geldi bana. Beni bu konuda ikna ettin. Ancak, Kur’an’da bir tane bile yanlış söz olduğuna seni ikna edersem İslam’ın otantik ilahî bir din olduğu argümanı çürümüş olur.

– Haklısın; işimin zor olan tarafı bu. Sana Kur’an’ın bütünüyle hak ve hakikat olduğunu ispat etmeliyim. Öte yandan, Kur’an’da bir tane bile semavî ayetin varlığını kabul ettiğin an artık agnostik veya ateist olamazsın. Allah’ın varlığını kabul etmek zorundasın. Yani rasyonel prensiplerin seni böyle davranmaya mecbur eder.

– Kabul ediyorum söylediklerini. Bir tek ayetin bile semavî olduğunu kabul ettiğimde, Allah vardır, derim ancak sadece bir ayete dayanıp İslam’ın otantik bir din olduğunu kabul edemem. Başka dinleri incelemeye başlarım. İslam’a göre hayatımı yönlendiremem.

– Senin işin çok daha zor. Kur’an sarayını dolaştıktan sonra hiçbir otantik tablo görmezsen bile yine de “Bir yaratıcı yoktur” diyemezsin. Yani Yaratıcı’nın yokluğunu ispat edemezsin. Yaratıcı’nın varlığının delillerini Kur’an’da göremedim, diyebilirsin. Dolayısıyla, ben iddiam olan yaratıcının varlığını bir otantik resimle sana ispat edebilirim. Ancak sen yaratıcının yokluğuna ilişkin davanı asla ispat edemezsin. Bunu yapman için bütün zamanları ve mekânları dolaşmalı ve oradaki tabloları incelemelisin. Bu da zaman ve mekâna bağımlı hiçbir insanın gücünün dâhilinde değildir.

– Bundandır ki kendimi agnostik olarak tanımlıyorum. Tanrı’nın var olup olmadığını mutlak manada bilemeyiz, diyorum. Sen bana Kur’an sarayını gezdirerek, Yaratıcı’nın varlığını ispat edeceğini söylüyorsun. Ben de seni takip ediyorum. Saraydaki tabloların ilahî değil beşerî olduğunu anladığımda sarayı büsbütün terk ederim.

– Rasyonel prensiplerine göre hareket edersen böyle yapamazsın. Eğer Kur’an’ı yüzde 80 otantik bulursan otantik bulduğun hükümlere uymakla mükellef olursun. Sarayı tamamen terk edemezsin.

– Doğru, ama bu senin yaşadığın İslam’dan farklı olur.

– Katılıyorum sana. Bahaizm bunun en somut örneğidir. İslam’ın birçok inanç esasıyla Hıristiyanlıktaki bir kısım esasları birleştirip melez bir din oluşturmuşlar. Ne İslam’a benziyor ne de Hıristiyanlığa. Bu konuda söyleyecek başka bir şeyin yoksa hiçbir beşerin eseri olamayacak semavî eserlerden (ayetlerden) birkaç tanesini göstermek istiyorum.

Rabbimizin Kur’an’daki sözlerini dikkatle incelediğimizde insanüstü ifadeler olduğu ayan beyan görülecektir. Üstünkörü bakıldığında insan sözüne benzemesine rağmen dikkatle bakınca insanüstü olduğu görülecektir. Örneğin uzaktan bir dağın tepesine baksak gökyüzüne bitişik görürüz. Sanki aralarında hiçbir mesafe yok gibidir. Oysa dağın tepesine tırmandığınızda, semanın uçsuz bucaksız olduğunu fark ederiz. Uzaktan bakınca da Kur’an’daki ilahî sözlerle, insanın ifadeleri arasında bir benzerlik ve yakınlık görülür; ama Kur’an hakikatlerinin tepesine tırmanıldığında, her bir surenin, her bir ayetin, her bir kelimenin harikulade ve mucize olduğu görülür. Kur’an, Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliğine en büyük delil olduğu için Allah, Kur’an’da şöyle yemin eder: “Hikmetli Kur’an’a kasem ederim ki, sen resullerdensin.” (Yasin Suresi, 36:1-3) Bu ayet Hz. Peygamber’e (a.s.m.) hitaben der ki: “Sen resulsün; çünkü, senin elinde Kur’an var. Kur’an ise, haktır ve hakkın kelamıdır. Çünkü içinde hakiki hikmet, üstünde sikke-i i’caz (mucize mührü) var.”2

– Bence sen ilahî kelam olarak baktığın için mucize ifadeler olarak algılıyorsun. Bilge bir insan da pekâlâ Kur’an’daki birçok sözü söyleyebilir. Nitekim Kur’an gelmeden önce de benzer şeyleri söyleyenler vardı.

– Kur’an, geldiği devirdeki yerleşik inançları kökten değiştiren bir mesaj içeriyor. O zamanlar tevhit inancı neredeyse tamamen ölmüştü. Hıristiyanlıktaki teslis inancı ve putperestlik hâkimdi. Kur’an, şirkin ve putperestliğin her çeşidini reddederek Allah’ın bir olduğunu ders verdi.

– Haklısın; ama Kur’an’ın geldiği devirden önce de bazı filozoflar, bir tek Yaratıcı’nın olduğunu iddia etmişlerdi. Dolayısıyla, Kur’an yepyeni bir şeyle gelmedi. Eskiden var olan bir düşünceyi öne çıkardı.

– Kur’an da benzer şeyler söylüyor: Bu din yeni değil. İlk peygamberden beri binlerce peygamberin anlattığı hakikatleri ders veriyor. İnsanları tek olan Allah’a kulluk yapmaya davet ediyor. Kur’an, bu hakikati şöyle ifade ediyor: “‘Dini dosdoğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin!’ diye Nuh’a emrettiğini, sana vahyettiğini, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya emrettiğini, size de din kıldı.” (Şura Suresi, 42:13) Yine oruç ve namaz gibi ibadetlerden bahsederken “Sizden öncekiler üzerine farz olunduğu gibi sizin de üzerinize farz olundu” diyor. Dolayısıyla İslam yeni bir din çağrısı değildir, “yeniden dine” yapılan bir çağrıdır. Allah’ı ve ahiretin varlığını ilk defa anlatan yeni bir dava değil, Hz. Âdem’den (a.s.) beri bütün peygamberlerin davalarını yeniden dava ediyor. Rabbini unutmuş, tabiata, sebeplere ve tesadüfe tapan insanları, yeniden, bir ve benzersiz olan, âlemlerin Rabbine kulluk yapmaya davet ediyor.

– Bildiğin gibi daha önceleri İncil ve Tevrat’ı defalarca okudum. Kur’an’ı okurken konularındaki müthiş benzerlik gözümden kaçmadı. Bu anlamda söylediklerine inanıyorum. Peygamber olduğunu iddia edenlerin hepsi benzer konuları ifade etmişler. Ancak bu onların hepsinin doğru olduğunu göstermez. Hepsi de yanılmış olabilir. Yani kendi iç dünyalarında psikolojik olarak yaşadıkları şeyleri Yaratıcı’dan gelen bir vahiy olarak algılamış olabilir. Kendi düşüncelerini, gayrişuurî olarak ilahî söz olarak insanlara telkin etmiş olabilir.

– Kur’an’da konuşan Hz. Muhammed (a.s.m.) değil, Allah’tır. Senin dediğine göre hâşâ Hz. Muhammed, kendi sözlerini, ilahî sözleri taklit ederek insanlara aktarmıştır. Ama bunu bilerek yapmamış; kendi sözlerinin ilahî sözler olduğuna psikolojik olarak inandığı için yapmıştır. Aslında şuurî yapıp yapmamış olması hakikat noktasında fark etmez. Her iki durumda da ilahî sözleri taklit ederek kendi sözlerini, semavî mesaj gibi aktarması söz konusu. Böyle bir taklit aklen mümkün olamaz.

– Niye mümkün olmasın ki? Tarihte birçok sahte peygamber çıkmıştır. Kendi sözlerini ilahî söz diye insanlara yutturmaya çalışmışlar.

– Ama er ya da geç “sahte” peygamber oldukları anlaşılmıştır. Haklısın; herkes taklit edebilir. Bir süre insanları kendine inandırabilir. Ama eninde sonunda sahtekârlıkları ortaya çıkar. Çünkü birbirine yakın olanlar, birbirini iyi tanıyanlar, birbirini taklit edebilir. Örneğin, bir hemşire kendini doktor diye takdim edip insanları kandırabilir. Bir yarbay bir albay rolüne girebilir. Bir fizik öğretmeni üniversitede öğrencilere fizik doçenti olduğunu söyleyebilir. Ancak ilim ve dikkat sahibi insanlar, böyle sahtekârları söz ve davranışlarından fark edebilirler. Oysa ilim ve makam itibariyle birbirinden çok uzak olanların birbirini taklidi neredeyse imkânsızdır. Örneğin, ücra bir köyde kulaktan duyma bilgilerle ebelik yapmayı öğrenen biri kendini dünyanın en büyük beyin cerrahı diye yutturamaz. Bir er, orgeneral taklidi yapıp bir orduyu kandıramaz. Okuma-yazma bile bilmeyen biri dünyaya, “Ben yeni Einstein’ım” diye kendini takdim edemez. Böyle hareket ettiklerinde herkese maskara olurlar. Her hâlleriyle sahtekâr oldukları anlaşılır.3

– Niye kimse taklide kalkışamıyormuş? Anlayamadım. En azından teşebbüs eden olur.

– Galiba yanlış ifade ettim. İnsan Allah’ı taklide kalkışamaz, demiyorum. Elbette şarlatanlık yapanlar için her yol açıktır. “Ancak böyle bir teşebbüste bulunan hiçbir kimse başarılı olmaz” demek istiyorum. Çünkü kendi sözünü Allah’ın sözü diye yutturmaya çalışan bir insan eninde sonunda kendini ele verir.

– Daha önce Kur’an’ın 23 senede tamamlandığını söylemiştin. Pekâlâ, Muhammed, zamanla karşılaştığı sorunlara bulduğu çözümleri vahiy diye takdim etmiş olamaz mı?

– Vahyin geliş şekillerine, Kur’an’ın içeriğine ve ayetlerle hadisler arasındaki farka baktığımızda senin soruna hiç tereddütsüz “hayır” diye cevap veririz. Vahiy, Hz. Muhammed’e (a.s.m.) çok değişik şekillerde bildirilmiştir.4 Öyle, gündüz karşılaştığı bir sorunu akşam düşünüp sabahleyin bir cevapla gelmemiştir. Bazen geceleyin, bazen gündüz ortasında bazen de sahabelerinin ortasında vahiy gelmiştir. İlgili rivayetlerden öğrendiğimize göre, ilahî mesajın azameti karşısında Hz. Peygamber (a.s.m.) tir tir titriyor, boncuk boncuk terliyor, yüzünün rengi değişiyor ve nefes almakta zorluk çekiyordu.5 Bir defa değil, 23 yıl boyunca her defasında vahye mazhar olduğunda bu haleti yaşayan Hz. Muhammed (a.s.m.), eğer yapmacık hareket etseydi sahabeler anlamaz mıydı? Üstelik soğuk bir kış gününde bile vahiy geldiğinde vücudunun terlemesini nasıl sağlayabiliyordu? Bazen sorulan bir soru üzerine anında gelen vahiyle nasıl bambaşka bir halete bürünebiliyordu?6

– Kuramsal olarak tatmin oldum verdiğim cevaplardan. Ancak, söylediklerini somut örneklerle ispatlamanı istiyorum.

– Zaman şimşek gibi geçmiş. Vaktimizin sonuna geldik. Haftaya bu konuya devam edelim inşaallah.

– Tamam, olur.

* * *

Görüşmemizin sonunda Thomas Kur’an sarayının benzersiz olabileceğini kuramsal boyutta kabul etti. Ancak, sarayda dolaşıp, harikulade eserleri gözüyle görmeden Kur’an’ın bu hususiyetini tasdik etmeyeceğini söyledi. Aslında her şey Thomas’ın Kur’an sarayındakilere önyargısız yaklaşmasına bağlı. Bunu yapabilirse, içindeki benzersiz tabloları görüp tanıyacaktır. Mevlana’nın anlattığı gibi, Kur’an sarayındaki eserleri görmek isteyene, kör bile olsa, Allah nur verir:

“(Kör birini misafir eden adam) gece yarısı Kur’an sesini duydu. Uykusundan sıçradı, şu acayip şeyi gördü. Kör, Mushaf’tan Kur’an okumaktaydı. Hem de doğru olarak okuyordu. Sabırsızlandı, bu hali sordu, dedi ki: ‘Gözün kör olduğu halde şaştım doğrusu, bu satırları nasıl okuyabiliyorsun sen? Okuduğun satıra bakmakta, elini okuduğun harflerin üstünde gezdirmektesin. Parmağını satırlar üstünde gezdirişinden anlaşılıyor, mutlaka harfleri görüyorsun.’ Kör dedi ki:

‘Ey ten bilgisizliğinden kurtulan, bunu Allah yapamaz mı ki? Neye şaşırıyorsun? Ben Allah’a, ‘Ey yardımcım olan Allah, ey yardım dilenen Rabbim, adam canına nasıl düşkünse ben de Kur’an okumaya öyle düşkünüm. Fakat hafız değilim ki! Ya Rabbi, Kur’an okuyacağım vakit gözlerime illetsiz bir nur ver, benim gözlerimi aç da Kur’an’ı elime alıp okuyayım’ diye dua ettim.

Allah’tan, ‘Ey Kur’an’a düşkün adam, ey her dertte bize yüz tutan, bizden ümidini kesmeyen kişi. Senin bize karşı olan o hüsn-ü zan, o ümit, sana daima yücel, yüksel demekte. Ne vakit Kur’an okumak istersen, ne vakit Mushaf’ı eline alırsan, Ben de o zaman sana gözlerinin nurunu bağışlayacağım, ey yaratılışı büyük kişi’ diye nida geldi.

Öyle de yaptı Rabbim, ben ne vakit okumak üzere Mushaf’ı elime alır, açarsam, her şeyi bilen, hiçbir işten gafil olmayan O Ulu Padişah, O Tek Tanrı, gece çırağı gibi gözlerimin nurunu ihsan etmekte.’ Allah, ne alırsa ona karşılık ihsanda bulunur. Veli bu sebeple Allah’a itiraz etmez.”7

 

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

 

Dipnotlar

1 Bediüzzaman, iman sarayının yüz kapısı bulunduğunu ve delil anahtarlarıyla her birini açıp içeri girmenin mümkün olduğunu söylüyor. Ancak uykuda olan gafil biri veya kapıların anahtarla açılacağını bilmeyen cahil biri içeri giremez: “Bir saray, yüzer kapalı kapıları var. Bir tek kapı açılmasıyla o saraya girilebilir, öteki kapılar da açılır. Eğer bütün kapılar açık olsa, bir iki tanesi kapansa, o saraya girilemeyeceği söylenemez. İşte hakaik-i imaniye (iman hakikatleri) o saraydır. Her bir delil, bir anahtardır; ispat ediyor, kapıyı açıyor. Bir tek kapının kapalı kalmasıyla o hakaik-i imaniyeden vazgeçilmez ve inkâr edilemez. Şeytan ise bazı esbaba (sebeplere) binaen, ya gaflet veya cehalet vasıtasıyla kapalı kalmış olan bir kapıyı gösterir; ispat edici bütün delilleri nazardan iskat ediyor (kapalı gösteriyor). ‘İşte bu saraya girilmez. Belki saray değildir, içinde bir şey yoktur’ der, kandırır.” (Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, On Üçüncü Lem’a)
2 Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, İkinci Suret, Beşinci Nokta.
3 “Eğer sahtekârlıkla taklide çalışan, ötekinden gayet uzaksa mesela adi bir adam, İbn-i Sina gibi bir dâhiyi ilimde taklit etmek istese ve bir çoban bir padişahın vaziyetini takınsa, elbette hiç kimseyi aldatamayacak; belki kendi maskara olacak. Her bir hâli bağıracak ki: ‘Bu sahtekârdır!’
İşte –hâşâ, yüz bin defa hâşâ– Kur’an beşer kelâmı farz edildiği vakit, nasıl bir yıldızböceği bin sene tekellüfsüz (yapmacık olduğunu hissettirmeden) hakikî bir yıldız olarak rasat ehline (bakanlara) görünsün? Hem bir sinek, bir sene tamamen tavus suretini tasannusuz (yapmacıksız), temaşa ehline (seyredenlere) göstersin? Hem sahtekâr, âmî bir nefer (er), namdar, âli bir müşirin (mareşalin) tavrını takınsın, makamında otursun, çok zaman öyle kalsın, hilesini ihsas etmesin (hissettirmesin)? Hem müfteri, yalancı, itikatsız bir adam, müddet-i ömründe daima en sadık, en emin, en mutekid (dindar) bir zatın keyfiyetini ve vaziyetini en müdakkik (dikkatli) nazarlara karşı telâşsız göstersin, dâhilerin nazarında tasannuu (yapmacık hareketi) saklansın? Bu ise yüz derece muhaldir; ona hiçbir zîakıl (akıl sahibi) mümkün diyemez. Öyle de farz etmek dahi, bedihî (açık) bir muhali (saçmalığı) vaki (olmuş) farz etmek gibi bir hezeyandır.
Aynen öyle de Kur’an’ı kelam-ı beşer (insan sözü) farz etmek; lâzım gelir ki: Âlem-i İslâm’ın semasında bilmüşahede (açıkça görünen) pek parlak ve daima envar-ı hakaiki (hakikat nurlarını) neşreden bir yıldız-ı hakikat, belki bir şems-i kemalat (kemalat güneşi) telakki edilen Kitab-ı Mübin’in mahiyeti; hâşâ sümme hâşâ bir yıldız böceği hükmünde tasannucu (yapmacık hareket eden) bir beşerin hurafatlı (hurafelerle dolu) bir düzmesi olsun ve en yakınında olanlar ve dikkatle ona bakanlar farkında bulunmasın ve onu daima âli ve menba-ı hakaik (hakikatin kaynağı) bir yıldız bilsin.” (Bediüzzaman Said Nursî, SözlerOn Beşinci Söz’ün Zeyli)
4 Karen Armstrong, Muhammed: A Prophet of Our Time isimli kitabında, vahyin gelişi esnasında Hz. Peygamber’in (a.s.m.) büründüğü haleti çok harika bir şekilde tasvir ediyor.
5 Buhari, Bedü’l-Vahy 2; Tirmizi, Menakıb 7; Nesai, İftitah 37; Muvatta, Kur’an 7; Ahmed; Müsned, 1, 151.
6 Peygamberimiz ve Kur’an aleyhinde inanmayanların tarih boyunca ortaya attığı iddiaları ve cevapları ayrıntılı olarak okumak isteyenler, Dr. Abdülaziz Hatip’in Nesil Yayınları’ndan çıkan Kur’an ve Hz. Peygamber Aleyhindeki İddialara Cevaplar isimli kitabını okuyabilirler.
7 Mevlana, Mesnevi, Cilt: 3, s. 116.

Kur'an' ı (haşa) sıradan bir insan yazmış olamaz mı? (2)


Kur'an' ı (haşa) sıradan bir insan yazmış olamaz mı? (2)

Yahut ‘Kur’an’ı kendisi mi uydurdu’ diyorlar? Doğrusu onların iman etmeye niyetleri yoktur. Eğer doğru söylüyorlarsa Kur’an’ın benzeri bir söz getirsinler.”

(Tur Suresi, 52: 34)

Üslub-u Kur’an’ın (Kur’an’ın tarzı) o kadar acip bir cemiyeti (toplayıcılığı) var ki, bir tek sure, kâinatı içine alan bahr-i muhit-i Kur’anîyi (sınırsız Kur’an denizini) içine alır; bir tek ayet, o surenin hazinesini içine alır. Ayetlerin çoğu, her birisi birer küçük sure; surelerin çoğu, her birisi birer küçük Kur’an’dır.”

(Bediüzzaman)

 

Geçen hafta konuştuğumuz konu Thomas’a çok ilginç gelmişti. Çünkü benzersiz bir kitabın olabileceğini akıl erdiremiyordu. Kısmen dahi olsa bir kitabın taklidinin mümkün olabileceğini düşünüyordu. Gerçi, kuramsal boyutta semavî bir kitabın benzersiz olabileceğini kabul etmişti. Ancak, delil istiyordu:

– Sen, Kur’ an’a harikulade bir kitap nazarıyla bakıyorsun. Sen, böyle bir sonuca nasıl ulaştın? Bütün kitapları okumadığına göre Kur’an’ın en yüce kitap olduğunu nasıl söyleyebilirsin?

– Kur’an gibi harikulade ifade ve mana güzelliğine sahip bir kitabın okuma yazması olmayan birinden gelmiş olması mucize olduğunu gösteriyor. İlkokulu bile bitirmeyen biri çıkıp bir kitap yazsa ve asırlarca üniversite hocalarına bile ilham kaynağı olsa elbette harikulade olur. Aynen öyle de Kur’an ümmi bir zattan gelmesine rağmen 14 asırdır her seviyedeki milyarlarca insanın başucu kitabı olmuştur. Demek ki beşerî bir eser değildir, semavîdir.

– Kur’an’ın manasındaki harikuladeliğe bir örnek verebilir misin?

– Memnuniyetle. Kur’an’ın tevhit inancıyla ilgili kısa bir suresini örnek alalım. Bu surenin manasını, derinliğini ve belâgatinin üstünlüğünü tam olarak anlayan, kaynağının semavî olduğunu kolaylıkla kabul eder. İhlas Suresi’nden bahsediyorum. En kısa surelerden bir tanesidir. Bütün Müslümanların ezbere bildiği ve sıklıkla okuduğu bir suredir. Kur’an bu sureyle muhatabı olan tüm insanlığa bir mesaj veriyor. Yani Allah Hz. Muhammed’den (a.s.m.) kıyamete kadar gelip geçecek farklı seviyedeki bütün insanlığa bu kısa sureyle bir hakikati ders veriyor.

Muhatap bütün insanlık olduğu için verilecek mesajda iki önemli nitelik olmalı: Birincisi, herkesin anlayacağı kadar basit olmalı; idrakleri, eğitimleri, asırları farklı olan bütün herkese hitap edecek şekilde açık ve anlaşılır olmalı. İkincisi, basitlikle beraber, yüksek zekâ ve eğitim seviyesine sahip insanları sıkmayacak ve onların idrak seviyelerine hitap edecek derinlikte olmalı. Yani hem çok basit olmalı hem de çok derin hakikatler içermeli. Hiç eğitim görmemiş insanlara hitap ederken aynı zamanda ilmin zirvesine tırmanmış olanlara ders vermeli.

Öyle bir ders kitabı düşün ki hem ilkokuldakiler hem de doktora yapanlar kendilerine ders kitabı yapsınlar.1İşte Kur’an, böyle bir kitaptır. Geçenlerde çok düşük eğitim seviyesi olan ve birkaç ay önce Müslüman olan bir mahkûmla konuştum. Kur’an’dan büyük bir hayranlıkla söz ediyordu. Amerikan hapishanelerinde her sene birçok insan Kur’an’ın tercümesini okuyarak Müslüman oluyor. Hatırladığım kadarıyla, sen de Kur’an’ı okumaya başladığında anlaşılması kolay bir kitap olarak tanımlamıştın. Öte yandan bütün ömrünü Kur’an’ı anlamaya adayan İmam Gazali, Abdulkadir Geylani ve Bediüzzaman Said Nursî gibi binlerce büyük İslam âlimi, Kur’an’ın çok derin hakikatler içeren mucize bir kitap olduğunu söylemişler.2Kur’an’ın kendileri için hakikî üstat ve hiç şaşmaz bir rehber olduğunu ifade etmişler.

– Bence sözünü ettiğin kişiler Kur’an’a, Allah’ın kitabı diye inandıkları için çok methetmişler. Rasyonel bir insan olarak ben başkalarının söylediğine körü körüne tabi olmam. Kendim Kur’an’ın harikulade olduğuna ilişkin deliller görmek isterim.

– Yaşadığımız asırda çoğu zaman “uzman görüşüne” dayanarak hayatımızı şekillendiriyoruz. Hasta olduğumuzda bir doktora gidip tavsiyelerini alıyoruz. Kendimiz doktor olmaya çalışmıyoruz. Ancak itibar edeceğimiz bir doktor yoksa kendimiz tıp ilmini öğrenip doktor olabiliriz. Sana saydığım isimler de Kur’an’ın en meşhur mütehassısları. Onlara Batılı olmadıkları için itimat etmiyorsan Amerikalı iki bilim adamının konuyla ilgili tespitlerine kulak verebilirsin: “Kur’an, yaşantısı çok farklı olan, her türden insanı etkiliyor. Bunun da ötesinde, onun sayısız filozof, din âlimi, yargıç, şair ve sanatçıya asırlar boyu ilham kaynağı olması ne kadar harikulade zenginlikte bir kitap olduğunu gösterir; bunu unutmamalıyız.”3

– Hepimiz doktor olalım, uzman görüşlerini kabul etmeyelim, demiyorum. Piyasada birçok sahte doktor var. Her doktorum diyenin sözüne itimat etmeyelim, diyorum. Doktorluk iddiasında bulunan kişinin yazdığı reçetelerin işe yaradığını gösteren delillere bakmalıyız.

– Kur’an reçetesinin tüm dertlere tam bir şifa olduğunu ve Şafi-i Hakiki olan Allah’tan geldiğini gösteren birçok delil vardır. Onlardan bir tanesini seninle paylaşayım. Kur’an’ın en büyük davası, insanlara Allah’ın var ve bir olduğunu anlatmaktır. Kur’an, bu temel mesajını neredeyse her bir bölümde, her bir sayfada, hatta her bir ayette ya açıktan, ya işareten ya da imaen ders veriyor. Hemen her Müslüman’ın ezbere bildiği kısa bir sure var ki Kur’an’ın tevhit mesajını harikulade ifadelerle herkese ders veriyor. Kur’an bu kısa surede tevhit dersini verirken hem herkesin anlayacağı kadar basit hem de her seviyeden insanın istifade edeceği kadar derin hakikatleri birkaç cümlede topluyor. Doğrusu, sadece bu surenin harikulade belâgatini anlayan, onun ancak sonsuz ilim ve sonsuz kudret sahibi olan Allah’tan geldiğine şüphesi kalmaz. Şimdi seninle bu sureye yakından bakalım. Önce mealine okuyalım: “De ki: O Allah birdir. O Samed’dir, yani hiçbir şeye muhtaç değildir ve her şey O’na muhtaçtır. O doğurmamıştır. O doğmamıştır. O’na denk olacak hiçbir şey yoktur.” (İhlas Suresi) Bu ayetlerden neler anlıyorsun?

– Kısaca, Yaratıcı’nın bir ve tek olduğunu anlatıyor. Daha önce ifade ettiğim gibi, benzer düşünceyi söyleyenler, Muhammed’den önce de vardı.

– Haklısın, en cahilden, en büyük dehaya kadar her kim bu sureyi okursa Allah’ın bir ve tek olduğu mesajının verildiğini anlar. Kur’an’ın harikalığı, bu tevhit hakikatini nasıl anlattığında saklıdır. Seninle bu ayetleri derinlemesine incelemeye çalışalım. İhlas Suresi’nde altı ayrı hüküm var. Üçü olumlu ve üçü olumsuz yargıda bulunuyor. İlk üç ayet, Allah’ın kim olduğunu anlatıyor: 1) Allah birdir. 2) Allah hiçbir şeye muhtaç değildir. 3) Her şey Allah’a muhtaçtır. Son üç ayet ise Allah hakkında uydurulan yanlış şeyleri reddediyor: 1) Allah doğmamıştır. 2) Allah doğurmamıştır. 3) Allah’ın dengi ve benzeri yoktur. Kur’an bu özlü ayetleriyle hem tevhit mertebelerini ispat ediyor hem de şirkin altı çeşidini reddediyor. Yani Allah var ve birdir derken delillerini de gösteriyor. Her bir cümle ötekine hem delil hem de netice oluyor.4

Sure “De ki O Allah’tır” diye başlıyor. Buna karşı rasyonel insan hemen şu soruyu sorar: “Delilin nedir?” Kur’an, bu gizli soruya devamındaki ayetlerle cevap veriyor. Bu anlamda İhlas Suresi’nin şöyle bir manası vardır: “De ki: O Allah’tır. Çünkü O birdir. (Yani, sonsuz ilim, sonsuz kudret, sonsuz hikmet gibi ilahî vasıflar; ancak bir zatta bulunur. İlmen iki sonsuz olamaz. İki ayrı sonsuz kudret sahibi yaratıcı olsaydı, biri kudretiyle diğerinin sonsuz kudretine bir sınır getirirdi. O zaman kudret sınırsız olamazdı. O hâlde, ancak sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz hikmet gibi her bir vasfın sonsuz derecesine sahip olan tek bir zat, Allah olabilir. Demek ki Allah bir olur; birden fazla olamaz.)

Çünkü O hiçbir şeye muhtaç değildir. (Yani başkasına muhtaç ve bağımlı olanlar, asla ilah olamazlar. Çünkü böyleleri kendi varlıklarını daimi olarak devam ettiremezler. Oysa trenin lokomotifi, nasıl vagonlara muhtaç olmadan, sahip olduğu özelliğiyle kendini çekiyorsa –teşbihte hata olmasın– Allah da hiçbir şeye muhtaç olmaksızın kendi varlığını devam ettiriyor. Başkasına muhtaç olanlar daimi uluhiyet iddia edemezler. Ezeli ve ebedi ilahlık ancak samed olmakla mümkündür.)

Çünkü her şey O’na muhtaçtır. (Yani ilah olan Zat her şeyin sahibi, yaratıcısı ve idare edicisi olmalıdır. Yoksa kuru bir laftan ibaret ilahlık iddiasının bir hükmü yoktur. Nasıl ki ilahlık iddia eden Firavun ve Nemrut gibi zatlar, sonunda helak olup gittiler, her şeye hükmünü geçirmeyen ve her şeyi her an tasarrufunda tutmayan biri de daimi ilah olamaz.)

Çünkü O doğurmamıştır. (Yani doğuran hiçbir varlık ilah olamaz. Doğuran bütün canlılar kendine benzer bir şey doğuruyorlar. Oysa Allah’a benzer bir şey olmaz. Çünkü O’nun benzeri olduğunda O ilah olamaz. İki sonsuz kudret sahibi mantıken var olamaz. O hâlde, doğuran hiçbir varlık ilah olma liyakatine sahip olamaz. Onları, ilah yapmayın.)

Çünkü O doğmamıştır. (Yani doğanlar başkasına bağımlı olduğu için asla ilah olamaz. Hem de doğanların bir başlangıcı ve sonu vardır. Çünkü her doğan mutlaka ölür. Ama ilah olan ezeli ve ebedi olmalıdır. Varlığı hiçbir şeye bağımlı olmamalıdır. Kısacası Vacibü’l- Vücud olmalıdır. Yani Hıristiyanların iddia ettiği gibi Meryem oğlu İsa, ilah olamaz. Çünkü o doğmuştur. Varlığı başka bir varlığa bağlı olan, başlangıcı ve sonu olan varlıklara değil, hiç doğmamış ve doğurmamış, vücudu vacip olan Zat’a tapınız.)

Çünkü O’na denk olacak hiçbir şey yoktur. (Yani ilah olan benzersiz olmalıdır. O’nun ne bir dengi ne bir ortağı ne de bir yardımcısı olmamalıdır. Herhangi bir yaratığa benzemekten münezzeh olmalı, hepsinden farklı olmalıdır. Yaratıklarla bağı sadece “yaratıcılık” noktasındadır. Onlara bağımlı olmaktan, onlara muhtaç olmaktan veya onlara mecbur olmaktan sonsuz derece münezzehtir.)

O hâlde, Cenab-ı Hak ezelidir, ebedidir, evvel ve ahirdir. Hiçbir cihette ne zatında ne sıfatında ne de efalinde (fiillerinde), naziri (benzeri), küfvü (dengi), şebihi (benzeri), misli, misali, meseli (eşi) yoktur.”5

– Bu manalar senin kendi çıkarımların mı yoksa İhlas Suresi’nde kodlanan bilgiler mi?

– Bunlar benim çıkarımlarım değil. İlgili ayetlerin kelime ve cümlelerine yüklenen bilginin deşifre edilmesidir. Sonsuz ilim ve kudret sahibi Zat’tan gelen bu sözler elbette ki bizim sözlerimiz gibi sınırlı mana içermezler. İhlas Suresi’ndeki manaları keşfetmeye çalışan Kur’an mütehassısları ciltlerle kitap yazmışlar. İlahi sözlerdeki derinliği göstermek için bu sure üzerinde biraz daha durmak istiyorum. Sureyi son ayetten başlayarak başa doğru okuduğumuzda yine her bir ayet diğerini ispat ediyor: “Hiçbir şey O’nun dengi değildir. (Bu genel argümandır. Buna delilin nedir, sorusuna diğer ayetler sırasıyla cevap oluyor.)

Çünkü O doğrulmamıştır. (Yani doğrulanın kardeşleri ve ebeveyni bir nevi onun dengi olur. Allah’ın hiçbir dengi yoktur; çünkü ebeveyni ve kardeşleri yoktur.)

Çünkü O doğurmamıştır. (Yani her doğuran kendine denk bir şeyler doğurur. O doğurmadığı için dengi olamaz.)

Çünkü O hiçbir şeye muhtaç değildir. (Yani, O’nun dışında her şey bir şeye muhtaç. O hiçbir şeye muhtaç değil. Hiçbir şeye bağımlı değil. O halde O’nun dengi yoktur.)

Çünkü her şey O’na muhtaçtır. (Eğer O’nun dengi olsaydı varlıklar başka şeylere de muhtaç olurdu. O’nun dengi olmadığı için her şey, sadece O’na dayanıyor ve O’ndan yardım alıyor. Başka hiçbir dayanakları yoktur.)

Çünkü O birdir. (O birden fazla olsaydı O’nun dengi olabilirdi; ancak bir ve tek olanın dengi olamaz.)

Çünkü O Allah’tır. (Allah dışında her şeyin, eşi ve benzeri olabilir. Ancak sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz hikmet gibi her türlü vasfın sonsuz derecesine sahip olan Zat’ın dengi olamaz. Çünkü iki sonsuz olamaz.)”

İhlas Suresi’ndeki her bir ayet aynı zamanda ilk ayete netice oluyor. İlk ayet “De ki: O Allah’tır” diyor. Diğer ayetler, Allah olmanın neticesi olarak O’nda bulunması gereken vasıfları sayıyor: “O Allah’tır. Öyle ise O birdir. Öyle ise O Samed’dir. Öyle ise O doğurmamıştır. Öyle ise O doğrulmamıştır. Öyle ise O’nun hiçbir dengi yoktur.”

Aynı şekilde sureyi sondan başa doğru okuduğumuzda, son ayet Allah’ın denginin olmadığını söyler. Diğer ayetler ise dengi olmayan Allah’ın nasıl olması gerektiğini anlatır: “O’nun dengi yoktur. Öyle ise O doğrulmamıştır. Öyle ise O doğurmaktan münezzehtir. Öyle ise O hiçbir şeye muhtaç değildir. Öyle ise her şey O’na muhtaçtır. Öyle ise O birdir. Öyle ise O Allah’tır.” Şimdi sana sormak istiyorum: Hiç okuma-yazma bilmeyen biri böyle beliğ ifadelerle, bu kadar derin hakikatleri, çok basit bir üslupla izah edebilir mi?

– Muhammed’in yaşadığı devirde yazılı kültürden ziyade sözlü kültür yaygındı. Hiç okuma-yazma bilmeden de bir insan çok şeyler öğrenebilirdi. Bence Muhammed küçüklüğünden beri kâinatın sırlarını merak etmiş. Bu konuda ilim sahibi insanlarla konuşmuş ve bir kısım bilgiler edinmiş. Edindiği bilgileri öyle içselleştirmiş ve bilinçaltına nakşetmiş ki o bilgilerin semavî kaynaktan gelen bir vahiy olduğu vehmine kapılmış.

– Kur’an Allah’ın kelamı değilse o zaman peygamberin sözleridir. Yani o, hâşâ, kendi sözlerini Allah’ın kelamı diye insanlara yutturmuş. Peki, Kur’an, Allah adına yalan uyduranlara en büyük zalim diyor: “Artık, Allah’a karşı yalan uydurandan veya O’nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir? Şüphe yok ki (böyle) suçlular asla kurtuluşa ermezler.” (Yunus Suresi, 10:17)

– Bence Muhammed üç şeyden biri olabilir. Ya peygamberdir, ya yalancıdır ya da mecnundur. Ben peygamber olduğuna, henüz kanaat getirmedim. Yalancı olduğuna da pek ihtimal vermiyorum. Bence o sonradan mecnun olmuştu. Bilerek kimseyi kandırmadı. Kendisinin peygamber olduğuna inandı. İnsanlara kendi bilinçaltındaki bilgilerini aktardı.

– İlginçtir, Peygamber (a.s.m.) zamanında müşrikler de ona yalancı dememişlerdi. Peygamberliğin gelişine kadar, O’nu Muhammedü’l-Emin diye çağırıyorlardı. Çünkü ondan hiçbir şekilde yalan ve hile görmemişlerdi. Merak ediyorum, sen hangi gerekçeyle onun yalancı olmadığı kanaatine vardın?

– Ben hapishanede yıllarca çalıştım. Yalanı kendine meslek edinen birçok insanla görüştüm orada. Yalan söyleyenlerle birkaç defa konuştuğumda yalanlarını ortaya çıkarıyordum. Bir yerde mutlaka bir açık veriyorlardı. Yalancının sözlerinde tutarsızlık olur. Kendini ele verir. Ben Kur’an’ın üçte ikisini okudum; şimdiye değin. Bu anlamda bir tutarsızlık görmedim. Eğer bilerek uydurulmuş olsaydı mutlaka bir yerde kendini belli ederdi. Rasyonel biri olarak Muhammed’in kim olabileceğine ilişkin üç seçeneği değerlendirdiğimde bana en makul olanı mecnun olmasıdır.

– Senin bu rasyonel seçeneklerini, Allah, Kur’an’da tek tek sayıyor ve hepsini reddedip onun peygamber olduğunu ifade ediyor. Senin kısıtlı aklınla ifade ettiğin üç seçeneğe iki tane daha ekliyor.

– Neymiş o iki seçenek? Gerçekten merak ettim.

– Kur’an, Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliğini kabul etmeyenlerin, ona, hâşâ, ya kâhin, ya mecnun, ya şair ya da yalancı olduğunu söyleyebileceklerini Tur Suresi’nde ifade ediyor:6 “Sen öğüt vermeye devam et. Rabbinin sana verdiği peygamberlik nimeti hakkı için sen ne bir kâhinsin ne de bir mecnun. Yoksa onlar ‘O bir şairdir, biz onun başına gelecek felaketi bekliyoruz’ mu diyorlar? Sen ‘Bekleyedurun,’ de. ‘Ben de sizinle beraber bekliyorum.’ Onlar akıllarını kullanarak mı bunu söylüyorlar, yoksa onlar sırf bir azgınlar güruhu mudur? Yahut ‘Kur’an’ı kendisi mi uydurdu’ diyorlar? Doğrusu onların iman etmeye niyetleri yoktur. Eğer doğru söylüyorlarsa Kur’an’ın benzeri bir söz getirsinler.” (Tur Suresi, 52:29-34)

– Niye şair diyebileceklerini anlıyorum; ama niye kâhin desinler ki?

– Çünkü Kur’an geçmiş ve gelecekle ilgili gaybî haberleri bize aktarıyor. O hâlde Kur’an ya geçmiş ve geleceği her an nazarında bulunduran Allah’ın eseridir yahut kehanette bulunan bir kâhinin eseridir. Kâhinin eseri olamaz; çünkü kâhinin sözleri karışık ve tahminidir. Tahminlerin bir kısmı doğru çıksa da bir kısmı yalanlanır. Oysa Hz. Muhammed’in (a.s.m.) haber verdiği her şey aynen çıkmıştır. Onun hiçbir sözünde yalan ve karışıklık yoktur. O hak ve hakikati, hiç şüphe edilmeyecek kesinlikte söylüyor.

Şair de olamaz. Çünkü şiirin hayalî ve süslü laflarına karşılık, Kur’an’ın söyledikleri hep hakikattir. Hem de şair olsaydı başka şairler de onun yazdığı eser gibi eser yazabilirdi. Fakat Kur’an bütün şair ve ediplere meydan okuyor, benzer bir kitap getirmelerini istiyor. Kur’an, “Onlar akıllarını kullanarak mı bunu söylüyorlar” ayetinden sonra aklen muhtemel bütün yolları sıralayarak hepsini çürütüyor. Sağlıklı düşünen her aklın Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliğini kabul ve tasdik etmesi gerektiğine işaret ediyor. Çünkü onun söylediği her şey makuldür. Fakat onun getirdiği yüksek hakikatlere bütün akıllar ulaşamaz.

– Yaratıcı’nın varlığına inanmayanlar için bir insanın peygamber olduğunu kabul etmek çok zordur. Sen inanan biri olarak biraz önceki ayetleri okuduğunda tatmin olabilirsin, ancak benim gibi ateist biri için bunlar tatmin edici olamaz. Bir nevi totolojiktir. Yani Allah varsa ben de O’nun peygamberiyim, diyor. Hâlbuki ateist birinci koşulun varlığını kabul etmiyor.

– Kur’an senin aklınla yapacağın bu itiraza da cevap vermiş. Biraz önce paylaştığım ayetlerin devamındaki on ayet, bütün inkâr yollarını kapatarak, Allah’ın varlığını ispat ediyor. Süremizin sonuna geldiğimiz için, bu konuyu haftaya bırakalım istersen.

– Olur.

* * *

Sohbetimiz bitip ayrılırken, Thomas’ın peygamberliğe yaptığı itirazlar Mevlana’nın Mesnevi’sinde Sebalıların peygamberlere yaptığı itirazları hatırlattı bana. Peygamberler getirdikleri elmas hakikatleri görmeyip kendilerini sıradan gören muterizlere şöyle cevap vermişti:

“Bizim ululuğumuz göklerden bile üstün! İncilerle dolu olan deniz, gemiden ne şeref bulabilir? Hele o gemi fışkıyla dolu olursa.

Yazıklar olsun ki o bozarmış kör göze güneş bile bir zerre göründü. İblisin gözü, eşsiz, örneksiz Âdem’i topraktan başka bir şey görmedi. O iblise layık göz, yurdu olan yerden baktı, kendisine layık görüşle gördü de sahibine Âdem’in baharını kış gösterdi. Nice devletler vardır ki bazen devletsiz kişiye isabet eder de mal olmaz, geri döner!

Nice sevgili vardır ki bir bahtsızın yanına gelir de o sevgiliyi tanımaz, onunla aşk oyununu oynamaya girişmez. Gözü yanıltan da bizim ezeli nasipsizliğimiz. Kalbi çeviren de kötü kaza ve kader! Taştan yontulup yapılan put, size kıble olduğundan lanetin, körlüğün gölgesine sığındınız, orada yurt edindiniz.”7

 

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

 

Dipnotlar:

1 “Kur’an, bu kâinat Halık-ı Zülcelâl’inin kelamı olarak rububiyetinin mertebe-i azamından (idareciliğinin en yüksek mertebesinden) çıkarak, umum mertebeler üstüne gelerek o mertebelere çıkanları irşat ederek, yetmiş bin perdelerden geçerek o perdelere bakıp tenvir ederek (aydınlatarak), fehm (anlayış) ve zekâca muhtelif binler tabaka muhataplara feyzini dağıtıp ve nurunu neşrederek (yayarak) kabiliyetçe ayrı ayrı asırlar, karnlar (devirler) üzerinde yaşamış ve bu kadar mebzuliyetle (çoklukla) manalarını ortaya saçmış olduğu halde, kemal-i şebabetinden, gençliğinden zerre kadar zayi etmeyerek, gayet taravette (taze), nihayet letafette kalarak; gayet suhuletli (kolay) bir tarzda, sehl-i mümteni (kolay görünmesine rağmen taklidi imkânsız) bir surette, her âmiye (okuma yazması olmayana) anlayışlı ders verdiği gibi, aynı derste, aynı sözlerle fehimleri (anlayışları) muhtelif ve dereceleri mütebayin (birbirine uymayan) pek çok tabakalara dahi ders verip iknâ eden, işbâ eden (doyuran) bir kitab-ı mu’ciznümânın hangi tarafına dikkat edilse, elbette bir lem’a-i i’caz (mucize parıltısı) görülebilir.” (Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, İkinci Suret, Beşinci Nokta)
2 “Bütün müçtehidîn (müçtehitler) ve sıddıkîn (doğruluktan sapmayanlar) ve hükemâ-i İslâmiye (İslam filozofları) ve muhakkikîn (hakikati bulan âlimler) ve ulema-i usulü’l-fıkıh (fıkıh âlimleri) ve mütekellimîn (kelam âlimleri) ve evliya-i ârifîn (ilim erbabı evliyalar) ve aktâb-ı âşıkîn (Allah aşkıyla yanan kutuplar) ve müdakkikîn-i ulemâ (âlimlerin en ince eleyip sık dokuyanları) ve avâm-ı müslimîn (pek ilmi olmayan sıradan Müslümanlar) gibi Kur’an’ın tilmizleri (talebeleri) ve dersini dinleyenleri müttefikan (hepsi birlikte) diyorlar ki: ‘Dersimizi güzelce anlıyoruz.’” (Bediüzzaman Said Nursi,Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, İkinci Suret, Beşinci Nokta)
3 Sachiko Murata ve William C.Chittick, The Vision of İslam, (Paragon House, 1994), s. 58.
4 Bediüzzaman’ın tabiriyle, “Sure-i İhlas’ta, otuz Sure-i İhlas kadar, muntazam, birbirini ispat eder delillerden mürekkep (oluşmuş) sureler vardır.” (Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, İkinci Suret, Birinci Nokta)
5 Bediüzzaman Said Nursî, Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Üçüncü Şua, Üçüncü Cilve.
6 Hz. Ömer (r.a.) Müslüman olmadan önceki bir hatırasını şöyle anlatır:
“Bir gün Resulullah ile muaraza için evden çıktım. Onu Mescid-i Haram’da buldum. Benden evvel oraya varmıştı. Arkasında durdum. Resulullah, el-Hakka Suresi’ni okumaya başladı. Ben Kur’an’ın belagatine, düzgünlüğüne, derli topluluğuna hayran kaldım ve ‘Vallahi, Kureyş’in dediği gibi bu bir şairdir’ diye düşünüyordum ki Resulullah hemen:
‘Muhakkak o (Kur’an) Allah indinde çok şerefli bir peygamberin Allah’tan getirdiği kati sözdür. O bir şair sözü değildir. Ne az inanırsınız (adamlarsınız)?’ ayetlerini okudu. O zaman ben, ‘Bu bir kâhindir’ diye düşündüm ki Resulullah:
‘O bir kâhin sözü de değildir. Siz ne az düşünürsünüz (adamlarsınız)? O Âlemlerin Rabbinden indirilmedir. ‘Eğer (Peygamber söylemediğimiz) bazı sözleri bize karşı kendiliğinden uydurmuş olsaydı elbette onun sağ elini (kuvvet ve kudretini) alıverirdik. Sonra da şüphesiz onun kalp damarını koparırdık. O vakit sizden hiçbiriniz buna mani de olamazdınız’ ayetlerini okudu. İşte o gün kalbim İslam’a karşı iyice yumuşamıştı.” (Dr. Abdülaziz Hatip, Kur’an ve Hz. Peygamber Aleyhindeki İddialara Cevaplar, Nesil Yayınları, s. 337)
7 Mevlana, Mesnevi, Cilt: 3, s. 151.

Kur'an'da Allah neden kendinden "biz" diye bahsediyor?


Kur'an'da Allah neden kendinden "biz" diye bahsediyor?

 Benim ilahî bir kitap için aradığım şartlardan birisi de içinde çelişki olmamasıdır. Ancak, Kur’an’da “Biz” zamirinin kullanılmasını çelişki olarak algılıyorum. Çünkü Kur’an’da, tekrarlarla verilen mesajlarda, Allah’ın bir ve benzersiz olduğu vurgulanıyor. Oysa “Biz” kullanılması kafa karıştırıyor. İlahî bir kitabın bu tarz çelişkilerden arınmış olması gerekir.

– Nasıl kafa karıştırıyor?

– Birden fazla ilah varmış gibi bir imaj veriyor.

– Biraz önce Kur’an’ın takdir ettiğin meziyetleri arasında, teolojik mesajının net olmasını da saymıştın. Özellikle İncil okuyan birine Kur’an’ın Yaratıcı’yla ilgili ayetleri son derece açıktır: “Sizin ilahınız bir tek ilahtır. O’ndan başka ilah yoktur. O Rahman’dır, Rahîm’dir.” (Bakara Suresi, 2:163) “Şüphe yok ki ben Allah’ım. Ben’den başka hiçbir ilah yoktur. O hâlde bana ibadet et ve beni anmak için namaz kıl.” (Ta Ha Suresi, 20:14) “Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberlere, ‘Şüphesiz, Ben’den başka hiçbir ilah yoktur. Öyleyse Bana ibadet edin’ diye vahyetmişizdir.” (Enbiya Suresi, 21:25)

Hatta diyebiliriz ki Kur’an’ın en birinci meselesi Yaratıcı’nın tek (Ehad) olduğunu anlatmaktır. Her türlü ortaktan uzak olduğu gibi icraatında bile hiçbir ortağa, yardımcıya ihtiyacı olmadığını (Samed) göstermektir. Her şeyin, her an, her şeyiyle Allah’a muhtaç olduğunu ders vermektir. Dolayısıyla, Kur’an’daki “Biz” zamiri asla birden fazla yaratıcı anlamına gelmez. Kaldı ki eğer birden fazla yaratıcı olsaydı Kur’an’ın hemen her tarafında vurgulanan tek Yaratıcı ifadesine karşı çıkarlardı. En azından bir ayette, “Bu kitap bir ilahtan değil, birden fazla ilahtan gelmiştir” derdi.

– O hâlde niye “Biz” zamiri kullanılmış?

– Öncelikle şunu söyleyeyim, Kur’an’da sadece “Biz” zamiri değil, “Ben” zamiri de kullanılmış. Üçüncü tekil şahıs “O” da kullanılmış, ancak Yaratıcı’dan bahsederken üçüncü çoğul şahıs “Onlar” kullanılmamıştır. Eğer birden fazla Yaratıcı’dan söz etseydi “Onlar” zamirini de kullanması gerekirdi. Kısacası, Allah, Kur’an’da bizimle konuşurken bazen kendisinden “Ben”, bazen “Biz”, bazen “O” bazen de zamir kullanmadan edilgen bir yapıyla bahsetmiştir.

– Bahsettiğin farklı kullanımla ilgili birkaç örnek verebilir misin?

– Memnuniyetle. “Ben” zamirine örnekler: “Yalnız Ben’den korkun.” (Bakara Suresi, 2:40) “Ben, tövbe edenin tövbesini kabul ederim.” (Bakara Suresi, 2:160) Bu iki ayette de Allah doğrudan doğruya kendi zatından söz ediyor. Zatı tek olduğu için “Ben” zamirini kullanıyor. “Tövbe edildiğinde karar verici kimdir?” diye sorduğumuzda Kur’an, “Tek olan Allah’tır” diyor. Karar vericinin tek olduğunu, arada hiçbir vasıta olmadığını bildiriyor.

Eğer birden fazla zat söz konusu olsaydı “Bizden korkun” veya “Biz tövbeleri kabul ederiz” denilirdi. Biz zamirinin kullanıldığı bazı ayetler: “Biz kâfirler için perişan edici bir azap hazırladık.” (Nisa Suresi, 4:37) “Biz Cehennemi kâfirler için bir zindan yaptık.” (İsra Suresi, 17:8) Bunun gibi ayetlerde, biz kullanılması, yapılan ilahî icraatın aracılarla gerçekleştiğine işaret ediyor. Cehennemde zebani dediğimiz azap melekleri bir vasıtadır. Cehennem ateşi dâhi azap için bir vasıtadır.

– Ben ve biz zamirleri arasındaki bu ayrımı tam anlamadım. Bir örnek daha verebilir misin?

– Şu ayet aradaki farkı çok net bir şekilde bize gösteriyor: “Muhakkak ki Biz, Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye Kur’an’ı sana hak ile indirdik.” (Nisa Suresi, 4:105) Ayet, hem “Biz” zamirini hem de tek bir zatı gösteren Allah lafzını beraber kullanıyor. Bir anlamda “Ben” ve “Biz” zamirleri birlikte kullanılmış. Yani ayeti şöyle de okuyabiliriz: “Benim sana gösterdiğim gibi hükmedesin, diye Biz sana hak ile Kur’an’ı indirdik.” Kur’an, Hz. Cebrail (a.s.) vasıtasıyla geldiği için “Biz” zamiriyle, ilahî icraatta vasıtanın kullanıldığına dikkat çekilirken “Ben” zamiriyle, Allah’ın icraatının vasıtasız olduğuna, Hz. Muhammed’e (a.s.m.) ilham yoluyla doğrudan doğruya hakikatleri gösterdiğine işaret ediliyor.1

– “O” zamirinin kullanımına örnek verebilir misin?

– “O” zamiri birçok ayette geçiyor. Oysa birden fazla ilahtan söz etseydi “onlar”dan bahsetmeliydi. Özellikle Allah’ın isim ve sıfatlarından bahsedildiği ayetlerde “O” zamiri kullanılmış: “Allah, melekler ve ilim sahipleri, O’ndan başka ilah olmadığına adaletle şahitlik ettiler. O’ndan başka ilah yoktur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Âl-i İmran Suresi, 3:18)

“İşte sizin Rabbiniz Allah. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. O her şeyin yaratıcısıdır. Öyle ise O’na kulluk edin. O her şeye vekildir (her şeyi yöneten, görüp gözetendir).” (Enam Suresi, 6:102)

“Eğer yüz çevirirlerse de ki: ‘Bana Allah yeter. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Ben ancak O’na tevekkül ettim. O, yüce Arşın sahibidir.’” (Tevbe Suresi, 9:129)

“Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. O’ndan başka hiç ilah yoktur. O şerefli ve yüce Arşın Rabbidir.” (Müminun Suresi, 23:116)

“O, Allah’tır. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Dünyada da ahirette de hamd O’na mahsustur. Hüküm yalnızca O’nundur. Kesinlikle O’na döndürüleceksiniz.” (Kasas Suresi, 28:70)

Bunlar gibi daha onlarca ayet sıralayabilirim. Allah’tan başka hiçbir ilahın olmadığını Kur’an’ın her suresi, her sayfası, hatta her ayeti bir şekilde ders veriyor. Bütün bunlara rağmen “Kur’an’da birden fazla ilahtan söz ediliyor” şeklindeki eleştiriler hiç haklı değil.

– Kur’an’ın tek bir ilah vurgusu yaptığına katılıyorum. Benim söylemek istediğim, tek bir ilah olduğunu söyleyip “Biz” zamirini kullanmak çelişkidir. Oysa ilahî bir kitap hiçbir çelişki içermemelidir.

– Haklısın, ilahî bir kitap çelişki içermemeli. Çünkü sonsuz ilim sahibinden gelen bir kitapta çelişki olamaz. Kur’an da bir kitabın semaviliğini anlamak için aynı kıstası kullanmamızı istiyor: “Hâlâ Kur’an üzerine gereği gibi düşünemeyecekler mi? Eğer o Allah’tan başkasından gelmiş olsaydı içinde birçok tutarsızlıklar, çelişkiler bulacaklardı.” (Nisa Suresi, 4:82) Binlerce farklı konuyu karıştırmadan, çelişkisiz anlatan bir Kur’an’ın, ben ve biz zamirlerini birbirine karıştırması beklenemez. Kaldı ki semavî bir kitabın tüm çelişkilerden uzak olması gerektiğini söyleyen Kur’an Sahibinin böyle basit bir çelişkiyi fark etmemesi mümkün değildir. On dört asırdır milyarlarca insana ilham kaynağı olan harikulade bir kitabın yazarının bu kadar basit bir hata yapması düşünülemez. Demek ki hadsiz hikmetleri içeren Kur’an ayetlerinde bazen “Biz” zamirinin kullanılmasının bazı hikmetleri vardır.

– Sen sadece bir hikmetini söyledin. Başka neler var?

– Anlaşılan sana bir hikmet kâfi gelmedi. Bir tane daha paylaşayım. Bazı âlimlere göre “Biz” zamiri Allah’ın celal sıfatlarına, “Ben” zamiri ise cemal sıfatlarına dikkat çekmek için kullanılıyor. Yani Allah, “Biz” zamiriyle büyüklüğüne, azametine, heybet ve ihtişamına vurgu yapıyor. Mesela, “Kur’an’ı kesinlikle Biz indirdik, elbette onu yine Biz koruyacağız” (Hicr Suresi, 15:9) ayetinde biz manasında dört kelime geçiyor. Burada hem Cenab-ı Hakkın kibriya ve azametine hem de söz konusu icraatının ne kadar ehemmiyetli olduğuna vurgu vardır. “Müfessir Ebussuud Efendi, bu ayetin tefsirinde, ‘Biz azamet-i şanımız ve uluvv-i cenabımızla Kur’an’ı indirdik’ der. Kevser Suresi’nde geçen ‘Biz’ manasına gelen “inna”nın tefsirinde ise Fahrüddin Râzi, ‘Buradaki ‘Biz’den murat, Cenab-ı Hakkın azametini göstermektir’ der. ‘Çünkü Kevser’i Peygamber Efendimize (a.s.m.) hediye olarak veren, yerin ve göğün sahibi olan Cenab-ı Hak’tır. Hediye edilen şey de verenin büyüklüğüne göre bir kıymet ve azamet kazanır.’”2Bazı âlimler ise “Biz” zamirinin söz konusu ilahî icraattaki birden fazla ilahî ismin tecellisine işaret ettiğini söylüyor.

– Söylediklerin gayet makul. Bir itirazım yok. Ancak, başka derin meseleler var. Onlara geçelim istiyorum.

 

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

 

Dipnotlar:

1 Bedüzzaman Said Nursî, İşaratü’l-İ’caz.
2 Bu kısım www.sorularlaislamiyet.com web sitesinden alınmıştır. İslamiyet’le ilgili şüphe verici soruları olanlar söz konusu web sitesine müracaat edebilirler.

Kur'an'da Yerküreyle İlgili Mucizevi Ayetler


Kur’an’da Yerküreyle İlgili Mucizevi Ayetler

 “O gökleri, gördüğünüz gibi, direksiz yarattı. Yere de, sizi sarsmaması için, ağır baskılar, yani ulu dağlar koydu ve orada her türlü canlıyı üretip yaydı. Gökten de bir su indirdik, orada her güzel çifti yetiştirdik. İşte bunlar Allah’ın yarattıklarıdır. Peki, gösterin bakalım O’ndan başkası ne yaratmış! Doğrusu, o zalimler besbelli bir sapıklık içindedirler.”

(Lokman Suresi, 31:10-11)

 
Evet, envar-ı hidayeti (hidayet nurlarını) ilham eden ve şems (güneş) ve kamerin (ayın) Hâlık-ı Zülcelâl’inin kelamı (sözü) olan Kur’an’ın melaike-misal (melek gibi) zihayat (canlı) kelimatı (kelimeleri) nerede; beşerin, hevesatını (heveslerini) uyandırmak için, sehhar (aldatıcı) nefisleriyle, müzevver (uydurulmuş) incelikleriyle ısırıcı kelimatı (kelimeleri) nerede?”

(Bediüzzaman)

 

Geçen hafta kâinatın yaratılışından, genişlemesinden, yıldızların yörüngeleri takip etmesinden, yıldızların ölümünden, atmosfer tabakasının koruyucu bir kubbe olmasından bahseden ayetleri müzakere ettik. Bu hafta ise yerküreyi bizim için bir saray gibi hazırlayan Rabbimizin, Kur’an’da küremizi konuşturarak kendini bize nasıl tanıttığını anlatarak başladık sohbetimize.

– Geçen hafta semavatla ilgili mucizevî ayetleri müzakere etmiştik. Bu hafta ise yere ineceğiz ve yerkürenin Rabbimizi nasıl tanıttığını inceleyeceğiz. Kur’an’ın yerküreyi konuşturarak Yaratıcı’sını nasıl anlattığına bakacağız. Yeryüzünde dağların, dolayısıyla kıtaların hareketiyle ilgili bilgileri, Kur’an 14 asır önce haber vermişti. Bilim adamları ise bunu geçen asrın başında keşfettiler. Kur’an şöyle der: “Dağları görürsün, onları hareketsiz sanırsın. Hâlbuki onlar bulutların geçişi gibi hareket ederler. Bunu, her şeyi sağlam ve yerli yerince yapan Allah yapmıştır. Şüphesiz O yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Neml Suresi, 27:88)

Ayet son derece açık bir ifadeyle dağların hareketinden söz ediyor. Bazıları bu hareketi toprak kayması gibi manalara çekebilir. Kur’an, “bulutların geçişi” tabirini kullanarak muhtemel spekülasyonların önüne set çekmiş. Dağların hareket ettiği gözlemle anlaşılacak bir şey değildir. Bu görüşü ilk defa ortaya atan bilim adamına kimse inanmıyordu. Çünkü kıtaların nasıl hareket ettiğini anlamıyorlardı. Şimdi oturup düşünelim: Dağların görünmeyen ve hissedilmeyen hareketini, 20. yüzyıldaki bilim adamları bile anlayamamıştı. Peki, Hz. Muhammed (a.s.m.) nasıl bilmişti bunu? Yoksa onda 20. yüzyılda bile sahip olmadığımız teknolojik aletler mi vardı? Altıncı hissi çok geliştiği için kıtaların hareketini mi hissediyordu? Yoksa başka gezegenlerden “yabancılar” mı gelip söylemişlerdi? Şayet öyleyse niye sadece ona söylemişlerdi?

– Ayet, dağlar hareket ediyor, diyor. Oysa bilim, dağ değil, kıtaların hareketinden söz ediyor.

– Dağlar da kıtaların parçası olduğuna göre sonuç değişmez ki. Mantık kurallarına göre bütün için geçerli olan bir önerme, parça için de geçerlidir. Şu mantıksal önermeyi düşün: a) Bütün canlıların yapı taşı hücredir. b) Kedi bir canlıdır. c) O hâlde kedinin de yapı taşı hücredir. Aynı mantıkla bizim önermelerimizi yeniden yazalım: a) Bütün kıtalar hareket ediyor. b) Dağlar da kıtaların bir parçasıdır. c) O hâlde dağlar da kıtalarla beraber hareket ediyor.

– Anladım, haklısın. Geri alıyorum itirazımı. Bu ayet de modern bilimle uyumluluk arz ediyor.

– Şimdi de başka bir hareketi konu eden iki ayet üzerinde konuşalım. Tam da senin istediğin bir mucize bu. “Kur’an’da ne tür mucizeler istersin?” diye sorduğumda, izafiyet teorisini de listene dâhil etmiştin. Senin görmeyi arzuladığın bu mucizeden bahsetmeden önce bana izafiyet teorisinin temel kanıtını anlatabilir misin?

– İzafiyet teorisi, zamanın izafi olduğunu söylüyor. Işık hızına yaklaştıkça zaman genişler. Yani Contact filminde çok güzel işlenmişti bu konu. Işık hızına yaklaştığımızda yaşadığımız bir ömür bizim içinde bulunduğumuz zaman diliminde bir dakikaya denk geliyor.

– Gayet güzel ifade ettin. Demek ki izafiyet teorisinin en önemli argümanlarından biri zamanın izafi olduğu, yani her şeyin aynı zaman biriminde yaşamadığıdır. Şimdi şu ayetin üzerinde birlikte düşünelim: “... bilin ki Rabbinin ölçüsüyle bir gün, sizin hesap ettiğiniz bin yıl gibidir.” (Hac Suresi, 22:47)

– Bu ayet izafiyet teorisiyle ilgili değil. Zamanın farklı olduğunu söylüyor; ama hızla zaman arasındaki ilişkiden söz etmiyor. İzafiyet teorisinde ise özde hızın artmasına bağlı olarak zamanın farklılaşması söz konusudur.

– İzafiyet teorisi ortaya atıldığında bile insanlar zamanın izafi olduğunu anlamakta zorluk çektiler. Çünkü bildiğimiz her şey aynı zaman diliminde yaşıyor. Oysa izafiyet teorisi kişinin bulunduğu boyuta göre zamanın farklılık göstereceğini bildiriyor. Ayet, Allah’ın bizim zaman boyutumuzun dışında olduğunu ve O’nun indinde bir günün bizim bin yılımıza denk geldiğini söylüyor. Şükür ki başka bir ayet açıkça hız ve zamanın izafiliğini işliyor. Umarım şu ayet senin için tatmin edici olur: “Melekler ve Ruh (Cebrail), süresi elli bin yıl tutan bir günde O’na yükselip çıkarlar.” (Mearic Suresi, 70:4)1

– Benim okuduğum mealde, ruh yerine “ilham” kelimesi kullanılmış. Ayeti hayli muğlak buldum. Diğer ayetlerle birlikte değerlendirince sanki her şeyin bilgisi Allah’a ulaşır, yani O’nun tarafından anlaşılır gibi bir mana çıkıyor. Gerçi niye “yükselir” kavramı kullanılmış anlamadım. Hem de yükselmek, Allah’ın katına çıkmak gibi anlaşılsa bile niye ilham ve melekler aynı hızda gitsin ki?

– Muhammed Asad, yanlış çevirmiş bu ayeti. Başka Kur’an meallerine baktım, hepsi ruh veya Cebrail olarak çevirmiş. Cebrail de bir melek olduğu için aynı hızda çıkması gayet normaldir.

– Ayet, meleklerin her gün Allah’ın katına sefer yaptığını ve bunun da bir gün sürdüğünü mü söylüyor? Bununla ne kastediyor?

– Biz ayetin tefsirini yapmıyoruz. Bizim açımızdan önemli olan, nurdan yaratılan şuurlu varlık olan meleklerin Allah’ın katına, bizim hesabımızla, elli bin senede ulaştığıdır. Yani melekler varlık olarak bir yere yükseliyorsa demek ki mesafe var. Onların bir günde kat ettiği mesafe bizim hesabımızla elli bin seneye denk geliyor. Demek ki biz gitsek elli bin sene sürecek. Bence ayet son derece açık bir şekilde izafiyet teorisinden söz ediyor. Sadece adını vermemiş. Açıkça zaman görecelidir. Farklı boyutlarda yaşayanlar farklı zaman algısına sahiptir, diyor.

– Bana bir hafta süre ver, bu ayet üzerinde biraz daha düşüneceğim.2

– Şimdi dağlardan denizlere geçelim. Dünyamızın dörtte üçü denizlerle kaplıdır. Kur’an, öncelikle denizlerin tesadüfen oluşmadığını ve onun ilahî bir lütuf olduğunu söylüyor: “O, taze et yemeniz ve takınacağınız süs eşyası çıkarmanız için denizi, sizin hizmetinize verendir. Gemilerin, orada, suyu yara yara gittiğini görürsün. (Bütün bunlar) O’nun lütfundan nasip aramanız ve şükretmeniz içindir.” (Nahl Suresi, 16:14) Başka bir ayet ise denizlerin derinliklerine inerek oradaki iki hakikati bize haber verir. Oysa insanoğlu 20. asra kadar bunu görememişti. Denizleri yaratanın Allah olduğunu bize ders veren ayet: “Yahut (inkârcıların küfür içindeki hâlleri) derin bir denizdeki karanlıklar gibidir. (Bir deniz ki) onu dalga üstüne dalga kaplıyor, üstünde de bulutlar var. Karanlıklar üstüne karanlıklar. İnsan elini çıkarsa neredeyse onu bile göremez. Kime Allah nur vermezse onun için nur diye bir şey yoktur.” (Nur Suresi, 24:40)

– Ayetin, asıl konusu inkâr edenlerin hâlleri. Bilimsel mucize nerede anlayamadım.

– Ayet, inkâr edenlerin hâlini bir teşbihle anlatıyor. Teşbih yaparken de inkâr fikrinin insanı ne kadar dehşetli bir karanlığa mahkûm ettiğini anlatmak için denizlerin dibinden bahsediyor. Bununla hem denizlerin dibinin ne kadar karanlık olduğunu hem de inkâr fikrinin ne kadar dehşetli olduğunu haber veriyor. Denizaltına inmek için gerekli teknolojik aletler icat edilmeden önceleri insanlar en fazla 40 metre derine dalabiliyordu. Oysa 40 metre derinlikte zifiri karanlık yoktur. Denizaltı ve özel dalgıç aletlerinin icadıyla beraber, insanlar denizin yüzlerce, hatta binlerce metre derinliğine inmeye başladılar. Ve gördüler ki güneş ışığı 200 metrenin ötesine ulaşamıyor, denizin dibine zifiri karanlık hâkim. Güneş ışıkları 200 metrenin ötesine pek nüfuz edemiyor. Bin metreyi geçince ise hiç aydınlık yok. Çünkü ışıklar ondan öteye geçemiyor. Her tarafta, mutlak bir karanlık var. Kur’an’ın 1400 sene önce bu hakikati haber vermesi harikulade değil midir? Hiç kimsenin ulaşamadığı denizlerin derinliklerinin nasıl olduğunu doğru tarif etmek onların Yaratıcısından başka kime has olabilir? Her şeyin en derinine nüfuz eden ve her şeyden haberdar olan Zat’tan başka kim bilebilir?

– Bence sen abartıyorsun. Söz konusu ayette verilen bilgi hiç de olağandışı değil. Yüzme bilen herkes benzer bir yargıya ulaşabilir. Birazcık derine dalınca her taraf karanlık gözükür.

– Sen dalınca gözlerini kapattığın için karanlık görebilirsin. Ancak gözünü açan biri için 40 metre derinliğe kadar nispeten aydınlık vardır. Yoğun karanlıklar 200 metreden sonra başlıyor. Ayet, mucizeli bir şekilde denizlerin diplerinde zifiri karanlığın olduğunu haber vermekle kalmıyor, dibe yolculuk esnasında görünen “iç dalgalar”ı haber veriyor. Oysa deniz diplerinde, yoğunluk farkından dolayı iç dalgaların oluştuğunu bilim adamları geçen asırda keşfettiler. Sanırım bu sefer de Hz. Muhammed’i (a.s.m.) dalgıç yapman gerekir. Bu da yetmez, 21. yüzyılda dalgıçların kullandığı tertibatın 7. yüzyılda da var olduğunu ispat etmen gerekir.

– Söylediklerine katılmıyorum, ilgili ayeti çok enteresan bulmadım. Başkasına geçelim.

– Senin şahsî tercihine diyeceğim yok. Anlattıklarımı kabul edip etmemekte serbestsin. Ancak sözlerimde yanlış veya eksik varsa söylersin düzeltirim. Kur’an’ın bir başka mucizesi, Allah’ın yarattığı varlıkların bilinmeyen özelliklerinden bahsetmesidir. Kur’an, canlı ve cansız varlıkların en temel özelliklerinden birine dikkatimizi çekerek hepsinin Allah’ın eserleri olduğunu bildiriyor: “Yerin bitirdiği şeylerden, insanların kendilerinden ve (daha) bilemedikleri (nice) şeylerden, bütün çiftleri yaratanın şanı yücedir.” (Yasin Suresi, 36:36) Ayet, yerin bitirdiği şeyler, yani bitkilerin, insanların ve daha bilemediğimiz birçok şeyin çift yaratıldığını söylüyor.

– “Çift”ten ne kastediliyor?

– İnsanlar için çift dediğimizde birbirine çekici gelen ve çiftleşmeyle neslini devam ettiren erkek ve kadın anlıyoruz. Dar anlamda çift dediğimizde erkek ve dişilik kastediyoruz. Geniş anlamda, varlıkları birbirine bağımlı olan ikiliden kastediyoruz. Bu tanımlar ışığında ayeti okuduğumuzda, bitkilerin ve insanların erkek ve dişi olarak yaratıldığını anlıyoruz. Daha da ötesi, ayet, o zamanlar bilinmeyen, birçok nesnenin de çift yaratıldığını söylüyor. Hiç şüphe yok ki ayetin son kısmı sonradan keşfettiğimiz atomaltı parçacıklara da işaret ediyor. Modern fizik biliminin bize söylediğine göre her bir parçacığın kendine mahsus bir “eşi” vardır. Buna “antimadde” denir. “Eş parçacıklar”, eşit kütleye, ancak zıt elektrik yüküne sahipler. Biri eksi ise diğeri artıdır. Böylece birbirlerini çekerler. Nobel ödülü alan ve kuantum fiziğinin kurucularından biri olan Paul Dirac 1927 yılında, ilk defa negatif yüklü elektronlara eş olabilecek atomaltında pozitif yüklü parçacıkların bulunması gerektiği fikrini ortaya attı. Pozitron denen elektron eşin varlığı Carl Anderson tarafından, 1932 yılında, laboratuar ortamında doğrulandı. Günümüzde modern fizik ders kitaplarında anlatılan Standart Model’e göre, atomaltındaki her parçacığın dengi bir “eş parçacık” bulunuyor.

– Bana pek de olağanüstü gelmedi bu ayet. Muhammed, insan ve hayvanların erkek ve dişi olduklarını gözlemleyerek böyle bir şey söylemiş olabilir.

– Ayet, sadece insan ve hayvanla sınırlı olsaydı haklı olurdun. Oysa ayet bitkileri de kapsıyor. Atomaltı parçacıklar da ayetin manasına dâhildir. Eminim şu anda bile çok sayıda insan bitkilerin erkek ve dişi olduklarını bilmiyor. İtiraf edeyim, ilk defa bu bilgiyi edindiğimde hayli şaşırmıştım. Bitkilerin erkek ve dişilikleri öyle gözlemle anlaşılacak bir şey değildir. Kur’an’daki bu bilginin semavî olduğunu kabul etmezsen Hz. Muhammed’in (a.s.m.) mikroskobik gözleri olduğunu kabul etmek zorunda kalırsın. Zira gözleri, atomaltındaki parçacıkları görecek kadar çok ileri seviyedeki elektron mikroskobu gibi olmalı. Kur’an’ın bu ayetinin kıymetini takdir etmek için dünyamızı büyük bir salon gibi hayal et. 14 asır önce bu salonda sadece insan ve hayvanların dişi ve erkek olduğu biliniyordu. Fakat biri çıkıp bitkilerin de dişi ve erkek çiftlerden oluştuğunu söylüyor; hatta daha da ileri gidip bu salonda görünmeyen birçok varlıklar var, onlar da çift yaratılmış, diyor. 13 asır geçtikten sonra o zatın söylediklerinin doğru olduğu anlaşılınca elbette harikulade olur.

– Bitkilerin büyük çoğunluğu klasik anlamda erkeklik ve dişilik tasnifine tabi tutulamaz. Yüzde 90’nında hem dişilik hem de erkeklik organı var.

– Ayeti dikkatle okursan bitkilerin erkek ve dişi olarak yaratıldığından bahsettiğini göreceksin. Yani, ayet bitkilerde de cinsiyetin bulunduğunu söylüyor ki modern bilimle uyumlu bir hakikattir. Önemli olan bitkilerin benzer üreme sistemine sahip olup olmadıklarıdır. İki ayrı üreme organının tek bir bitkide bulunması bitkilerde cinsiyetin olmadığına delil olamaz. Sadece, Rabbimizin hikmet ve rahmetiyle bir kısım bitkilerde yarattığı farklı üreme sistemine işaret eder.

– Bu ayetin modern bilimle uyumlu olduğunu kabul ediyorum. Ama senin iddia ettiğin gibi harikulade olduğunu zannetmiyorum.

– Rasyonel biri olarak “zanla” hareket etmemelisin. Bu konu üzerine spekülasyon yapmak yerine, bilimsel gerçekleri incelemek gerekir. Küçük bir araştırma yaptım. Öğrendiğime göre Carolus Linnaeus adındaki bilim adamı bitkilerin cinsiyeti konusunda ilk makaleyi 1735 yılında yazmıştır. Kilise 19. yüzyılın başına kadar bitkilerin cinsiyetinin olduğunu şiddetle reddetmişti. İncil’e göre bitkiler 3. günde yaratılmıştı. İnsanlar ve hayvanlar da erkek ve dişi olarak 6. günde yaratılmıştı. Kilisenin etkisinden dolayı, Linnaeus’un çalışmasını yıllarca kimse dikkate bile almamıştı. 1793 yılında Christian Konrad Sprengel polenleşmeyi keşfetti. O da bitkilerin cinsiyetinin anlaşılmasını “doğanın bir gizeminin” daha ortaya çıkarmak olarak tarif etti.

– Anlattıklarını bilmiyordum. Yine de ayetin söylediklerini insan gözlemleriyle bilebilirdi, diye düşünüyorum.

– Sen istediğin şeyi düşünebilirsin. Hakikat senin farklı düşünmenle değişmez. Gündüz ortasında, bulutsuz bir günde, gözünü kapatıp güneşin olmadığını düşünüyorum demen, güneşin var olduğu hakikatine bir zarar vermez. Gözünü kapatmakla güneşin ışığını yok edemezsin. Sadece kendini o ışıktan mahrum kılıp gündüz ortasında kendini karanlığa mahkûm edersin. Güneş ışığıyla görünen binlerce güzellikleri temaşa etmek yerine, koyu bir karanlığa teslim edersin kendini. Her neyse, özgür iraden olduğu için istediğini yapmakta karar sana aittir. Bana düşen sana güneşi anlatmaktır. Gerisi senin özgür iradene kalmış. Kur’an, bitkilerin erkek ve dişi olduğunu haber verdiği gibi onların nasıl çiftleştiğini de anlatıyor. Bitkilerin birbirinden uzak olduğunu görüp onların nasıl çiftleştiğini merak edenlere şu ayet cevap veriyor: “Rüzgârları da aşılayıcı olarak gönderip yukarıdan su indirerek sizi onunla suladık.” (Hicr Suresi, 15:22)

– Ayet, rüzgârların aşılayıcı olduğunu söylüyor. Bitkilerden bahsetmiyor.

– Haklısın, ayet “aşılayıcı rüzgârlar” diyor. Bu kavramla birden fazla mana kastedilmiş. Rüzgârlar sadece bitkiler için değil, aynı zamanda bulutların da oluşumunda aşılayıcı bir rol oynuyor. Bir taşla iki kuş vurmak diye buna derler. Aslında bu ayetin derin manasını keşfetsek belki de binlerce kuşu vurduğunu görmüş olacağız.

– Bilimsel gerçeklerle ilgili başka ayet varsa ona geçelim.

– Daha birçok ayet var.

– Sen insanın kâinatta en önemli yaratık olduğunu söyleyip duruyorsun. Oysa şimdiye kadar insanın yaratılışıyla ilgili bir ayet aktarmadın.

– Sırayla gidiyoruz. Kâinat sarayından bahseden o sarayın sahibi elbette sarayın en has misafiri olan insandan da bahsedecektir. Başka bir programım olduğu için ayrılmak zorundayım. Gelecek haftaya insan yaratılışını mucizevi bir şekilde haber veren ayetleri seninle paylaşacağım.

– Merakla bekliyorum.

* * *

İki haftadır mucizeleri müzakere ederken ilk defa Kur’an’daki bilimsel mucize türleriyle ilgili bir nokta dikkatimi çekti. Kur’an’ın bilimsel hakikatlerle ilgili ayetleri bir iki konuyla sınırlı değil. Neredeyse, her bir bilim alanını ilgilendiren farklı birçok önemli hakikatleri haber veriyor. Kâinatın yaratılışından, uzayın genişlemesinden, güneş sisteminden, dünyadan, güneşten, aydan, atmosferden, rüzgârdan, denizlerden, dağlardan, bitkilerden hayvanlara varıncaya kadar çok geniş yelpazedeki yaratılış ayetlerini ders veriyor. Tabir yerindeyse, kâinat sarayının sadece bir odasını değil, tamamını, bütün yaratılış süreçleriyle beraber anlatıyor.

Bu haftaki görüşmemizde anlaşıldı ki, Thomas sebepler ve tabiat köpüğüne takıldığı için altındaki kudret ve hikmet denizini göremiyor. Mevlana’nın söylediği gibi, karanlıkta fili avucuyla tanımlamak mümkün olmadığı gibi, sadece akıl ile de hakikat denizini görmek mümkün değil. Çünkü “Denizi gören göz başka, köpüğü gören göz başka. Köpüğü bırak da denizin gözüyle bak sen. Köpükler, gece gündüz denizden meydana gelir, onları deniz harekete getirir. Fakat sen ne şaşılacak şey, köpüğü görüyorsun da denizi görmüyorsun. Biz, gemilere benziyoruz. Aydın denizin içindeyiz de gözlerimiz görmüyor, birbirimize çarpıp duruyoruz. Ey ten gemisine binmiş, uykuya dalmış adam, denizi gördün ama asıl denizin denizine bak. Denizin de bir denizi var, onu sürüp duruyor.”3

 

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

 

 

Dipnotlar:

1 Bu ayetteki ruh tabirini Muhammed Asad insanlara verilen ilham olarak çevirmiş. Elmalı’nın meali ve baktığım diğer bütün mealler ruh veya Cebrail diye çevirmiş. Muhtemelen, Muhammed Asad, izafiyet teorisinden habersiz olduğu için bu ayetin ifade ettiği hakikati anlayamamış. Kendince başka mana vermiş. Oysa Kur’an’ın bu ayeti, Einstein’a, bilim adamları arasında zirveye çıkaracak müthiş bir hakikati mucizevari bir tarzda haber veriyor. Kim bilir Kur’an’da daha ne kadar keşfedilmeyi bekleyen hakikatler var.
2 Thomas, bir sonraki hafta ilginç bir hesap ve yorumla geldi: “Einstein’ın izafiyet teorisindeki formüle göre ‘meleklerin günü’ ile ‘dünya günü’ arasında bir kıyaslama yaptım. Melekler ışık hızının 0,999999973 katı bir hızla seyahat ediyorlar. Yani hızları neredeyse ışık hızına yaklaşıyor. Ancak biz meleklerin bu kadar hızla gidip gitmediklerini bilimsel olarak tespit edemiyoruz. Dolayısıyla ayetin modern bilimle alâkası yok.” Ayeti derin tahlilinden dolayı Thomas’ı tebrik ettim. Thomas, farkına varmadan Kur’an’ın başka bir elmasını ortaya çıkarmıştı. Meleklerin hızının ışık hızına yakın olması, onların nurdan yaratılan varlıklar olduğuna bir delildir. Thomas, seküler bilimin ve dinsiz felsefenin kara gözlükleriyle baktığı için kendi çıkardığı elması bile kömür gibi görmüştü. Demek ki elması ortaya çıkarmaktan daha önemli olan, elması tanıyacak bir göze sahip olmaktır.
3 Mevlana, Mesnevi, Cilt: 3, s. 71

 

Kur’an Erkeğe Eşini Dövmesini Emrediyor mu?


Kur’an Erkeğe Eşini Dövmesini Emrediyor mu?

 

Nisa Suresi’nin 34. ayetinin erkeğe eşini dövmesini emretmesine ne diyorsun?

– Kur’an erkeklere, “Gidin eşinizi dövün” demiyor. Ayetin ilgili kısmında şöyle deniyor: “Dik başlılığından yıldığınız kadınlara gelince onlara evvela öğüt verin, vazgeçmezlerse yatakta yalnız bırakın ve bunlarla da yola gelmezlerse onları hafifçe dövün.” Öncelikle ayet, dik başlılık gösterip sürekli huzursuzluk çıkaran kadınlarla ilgilidir. Ayet, kadın dövüp yola getirmek isteyen zamanın maço erkeklerine üç aşamalı bir alternatif sunuyor. Birinci aşamada, aranızda bir anlaşmazlık çıktığında, önce eşinizi uyarın, diyor. İkinci aşamada, eğer sorun çözülmezse yatağınızı ayırın; yani bir süre birbirinizden ayrı durun, belki sinirleriniz yatışır ve sorununuz çözülür, diyor. Üçüncü aşamada, hâlen dik başlılık devam ediyorsa evliliğinizi kurtarmak için, onu ıslah niyetiyle öldüresiye değil, hafifçe dövebilirsiniz, diyor.

– Sonuçta erkeğe eşini dövmesi emrediliyor. Aşamalı ceza koyması bir şeyi değiştirmiyor.

– Tekrar ediyorum. Kur’an, eşine melek gibi davranan erkeklere, öyle yapmayın, eşlerinizi dövün demiyor. Yani onlara eşlerini dövmelerini emretmiyor. Aksine, eşlerini köle gibi kullanan, işlerine gelmediğinde hayvan gibi döven vahşi insanlara “Durun dövmeyin eşlerinizi. Önce konuşun, nasihat verin. Sonra eşiniz, isyana devam ederse yatağını ayırın” diyor.

– Sonra da dövün, diyor. Yani bir şekilde dövmeye cevaz veriyor.

– Sen sadece Kur’an’ın bir ayetini alıp diğer ayetlerini göz ardı ettiğinden yanlış hükme varıyorsun. Kur’an’ın bütün ayetlerini bir bütün olarak dikkate alıp öyle hüküm çıkarmak gerekir. İslam hukukçuları bir konuda hüküm verdiklerinde tek bir ayete bakıp hüküm çıkarmıyorlar. Onlar, üç temel kaynağa bakıyorlar: Kur’an, sünnet (Hz. Muhammed’in (a.s.m.) söz ve uygulamaları) ve icma (İslamî konularda uzman olan âlimlerin ortak hükmü). Sen ise Kur’an’ın tek bir ayetine bakıp hüküm çıkarıyorsun. Oysa adı kadınlar manasına gelen ve kadın haklarıyla ilgili birçok hükmü içeren Nisa Suresi’nde, Allah, kadınlara nasıl davranılması gerektiğini şöyle emrediyor: “Onlarla hoşça, güzelce geçinin. Şayet onlardan hoşlanmayacak olursanız, olabilir ki bir şey sizin hoşunuza gitmez de Allah onda birçok hayır takdir etmiş bulunur.” (Nisa Suresi, 4:19) Kur’an, eşlerin birbirine sevgi ve şefkatle bağlanıp huzurlu bir yuva kurmasını Allah’ın rahmetinin delili olarak beyan ediyor: “Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de onun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.” (Rum Suresi, 30:21)

– Kur’an’ın her söylediği mutlak doğruysa bir tek ayetine bakarak da doğru uygulamayı bulabilmeliyim.

– Senin durumun anayasanın bir maddesine bakıp ilgili diğer maddelerini ve yasaları göz ardı eden birine benziyor. Böyle biri yanlış çıkarımda bulunabilir. Kur’an, birçok yerde, Hz. Muhammed’e (a.s.m.) itaat etmeyi ve onun sünnetini takip etmeyi Allah’a itaatin parçası olarak sayıyor. Allah’a ve peygambere itaat etmek birçok ayette birlikte zikrediliyor.1 Daha da ötesi peygambere itaat etmek, Allah’a itaat etmekle denk tutuluyor: “Kim peygambere itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Kim yüz çevirirse (bilsin ki) biz seni onlara bekçi göndermedik.” (Nisa Suresi, 4:80)

Eğer senin dediğin ayet eşlerini dövmeyi emrediyor olsaydı Hz. Muhammed (a.s.m.) de eşlerini bir defa dahi olsa döverdi. Ama o hiçbir eşini dövmediği gibi eşini dövenleri de şöyle tenkit etmiştir: “Sizden biriniz eşini, köleye vurur gibi dövüp de sonra akşam olunca onunla birlikte olmasın.”2 Birçok hadisinde kadın ve çocuklara iyilikle muameleyi tavsiye etmiştir. Eşi Hz. Aişe (r.a.) onun sözlerini şöyle aktarır: “En iyiniz, ailesine iyi davranandır. Ben, ailesine en iyi davrananım.” (Tirmizî) Başka bir hadis şöyle diyor: “Müslümanların iman yönünden en üstünü, ahlâkı en güzel olanı, hanımına, en iyi, en lütufkâr davranandır.”3

– Belki de Muhammed’in eşleriyle hiçbir problemi olmamıştı. Bu nedenle dövme cezasına ihtiyaç olmamıştı.

– Yine yanılıyorsun. Kur’an’dan öğrendiğimize göre Hz. Muhammed (a.s.m.) bir vakit eşleriyle boşanma derecesine varmıştı. Hz. Peygamber’in (a.s.m.) dünyalıklara iltifat etmeyip eline geçen her şeyi başkasına vermesine içerleyen hanımları ondan nafakalarını isteyince Peygamberimiz çok zor durumda kalmıştı. Çünkü bu bir nevi ahirete yönelik vazifesini ihmal edip dünyalık biriktirmesi manasına geliyordu. Hz. Peygamber (a.s.m.) için bu kabul edilemez bir istekti. Boşanmanın eşiğine gelmişti, ancak yine de eşlerini dövmemişti.

Daha da ilginç olanı, bir süre sonra nazil olan iki ayet, peygamber eşlerini bu arzudan dolayı azarlamak yerine, eğer isterlerse boşanıp arzu ettikleri hayatı kurabileceklerini ifade ediyordu. “Ey Peygamber! Eşlerine söyle: ‘Eğer dünya hayatını ve süslerini istiyorsanız gelin size boşanma bedelinizi vereyim ve güzellikle salıvereyim.’ Eğer Allah’ın Peygamber’ini ve ahiret yurdunu istiyorsanız bilin ki Allah içinizden iyi davrananlara büyük mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzab Suresi, 33:28-29)

Kısacası, Kur’an ve sünnete göre hareket eden biri, eşini dövmez. Ona ebedi bir hayat arkadaşı cihetiyle bakar. Sevgi ve şefkatle yoğrulmuş huzurlu bir yuva kurar. Eşinin hata ve kusurlarına af nazarıyla bakar. Evini bu dünyada bir nevi cennet köşküne dönüştürür.

– Bence bu konuda kesin yasaklayıcı bir hüküm olmalıydı. Kur’an yazıldığı dönemde insanların kadınlara çok kötü muamele etmesi aşamalı bir yasağı haklı çıkarmaz. Bu, şuna benzer: Sen bir araba satın alıyorsun. Bir gün sonra araba bozuluyor. Araba satıcısına gidiyorsun, güzellikle anlatıyorsun. “Araba bozuk çıktı, geri al” diyorsun. Adam almıyor. Sen ikinci defa gidiyorsun, “Arabanı al, yoksa öldürürüm” diyorsun. Yine bir şey değişmiyor. Üçüncü defa gidip tekrar arabayı geri vermeye çalışıyorsun. Adam kabul etmeyince silahını çekip öldürüyorsun. İslam’ın getirdiği şey buna benzer. Oysa modern toplumlarda anlaşmazlıkları tehdit ve öldürmeyle değil, araya aracı koyarak veya mahkemeye giderek çözüyoruz.

– İslam’ın getirdiği uygulamayı tam izah edemedim galiba. Senin örneğinden giderek bir defa daha açıklayayım. İslam, geldiğinde insanlar arabayı geri almayan satıcıyı hiç gözünü kırpmadan öldürüyordu. İslam onlara, “Durun!” dedi. “Satıcıyı öldüremezsiniz. Önce konuşarak çözüm bulmaya çalışın. Değilse, psikolojik ceza verin. Mesela, bir süre konuşmayın satıcıyla. Daha da sorunu çözemezseniz, hafif bedenî ceza verebilirsiniz.” Aynı şekilde, kadınlara köle muamelesi yapıp, onları öldüresiye döven erkeklere, Kur’an, “Durun!” dedi. “Onlar sizin köleniz, değil. Onlarla güzellikle muamele edin. Aranızda bir sorun çıktığında, konuşarak halledin. Olmuyorsa, yatağınızı ayırın ki, ortalık durulsun. Daha da çözemezseniz, öldüresiye değil, hafiften dövebilirsiniz.” İslam sadece bu hükümden ibaret olmuş olsaydı, kadına dövmeye cevaz veriyor, diyebilirdik. Oysa, İslam, aynı zamanda, Peygamber’i (a.s.m.) takip edin, diyor. O da bu tarz sorunlarda üçüncü seçeneği hiç kullanmadığına göre, demek ki ayetin maksadı var olan bir yanlışı aşamalı olarak kaldırmakmış.

– Kur’an yazıldığı dönemde insanların kadınlara çok kötü muamele etmesi aşamalı bir yasağı haklı çıkarmaz. Her şeyi işiten bir yaratıcı, kadınların feryatlarını da işitirdi.

– Biraz önce sana aktardığım ayetler Allah’ın kadınların feryatlarını işittiğini ve cevap verdiğini gösteriyor. Kur’an’da bir ayet daha var ki, senin bu itirazına cevap mahiyetinde: “Kocası hakkında defalarca sana müracaat eden ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah işitti. Zaten Allah sizin konuşmalarınızı işitiyordu. Muhakkak ki Allah herşeyi hakkıyla işitir, her şeyi hakkıyla görür.” (Mücadele Sûresi: 58:1)

Kur’an bu ayetle müminlere ve özellikle mümin erkeklere birçok mesajlar veriyor: Birincisi, kadın köle değil ve kocasından şikâyet hakkına sahiptir. İkincisi, her şeyi hakkıyla işiten Semi, kocasından zulüm gören kadınların en ufak bir şikâyetini bile işiyor. Üçüncüsü, her şeyin her şeyini hakkıyla gören Basir, gizliden kadınlara zulüm eden erkeklerin yaptığı en ufak zulmü de görüyor. Dördüncüsü, her şeye gücü yeten ve hiç kimsenin hakkını zayi etmeyen sonsuz adalet sahibi Allah, mazlum kadınların haklarını kas gücüne güvenip eşine zulüm yapan erkeklerden mutlaka alacaktır. Kısacası, yukarıdaki ayet, zalim erkeklerin zulmünden erkeklere tam koruma sağlıyor. Allah’a ve ahiret gününe iman eden erkekler için bu ayet dehşetli bir uyarı içeriyor. Onları eşlerine zulüm yapmaktan şiddetle men ediyor.

– Sence erkek kadını dövme hakkına sahip mi? Merak ediyorum. Bir Müslüman olarak kadınlarla ilgili farklı Kur’an ayetlerini okuduğunda nasıl bir çıkarımda bulunuyorsun?

– Bir Müslüman olarak bu konuda bir hüküm çıkarmak istediğimde hem Kur’an’ı hem de Hz. Peygamber’i (a.s.m.) takip etmem gerekir. Benim anladığım, “kadına hiçbir şekilde dayak atılmamalıdır.” Bu benim şahsi görüşüm değil. İslam’ın ikinci halifesi Hz. Ömer’den (r.a.) nakledilen ilginç bir hatıra var.

Hz. Ömer (r.a.) halife olduğu dönemde herkes her türlü şikâyeti için ona giderdi. Karısının kendisine yaptıklarından çok rahatsız olan bir adam çareyi Hz. Ömer’e (r.a.) gitmekte bulur. Meseleyi Müslümanların halifesine götürerek çözüme kavuşturacağını düşünür. Halifenin evine gider ve kapısının önünde nöbet tutar. Onun dışarı çıkmasını bekler. Derken, içerden bir gürültü kopar. Celaliyle meşhur Müslümanların halifesine karısı bağırıp çağırıyor. Ancak, Kur’an ve sünnetten hakkıyla dersini almış Hz. Ömer (r.a.) ise, karısını dövmek şöyle dursun, ağzını açıp cevap bile vermiyor. Adam hayretler içinde kalır, “Bütün hiddetine ve izzetine rağmen, üstelik de Müminlerin Emiri iken Ömer’in hali böyle olursa, benim halim nice olur?” diyerek kalkıp giderken Hz. Ömer çıkagelir. Adamın arkasından, “Hayrola, derdin neydi?” diye seslenir.

Şahit olduğu hadisenin şokunu henüz üzerinden atamamış adam şöyle cevap verir: “Ey Müminlerin Emiri! Karımın kötü huylarını ve bana karşı haddini aşıp ileri gittiğini size şikâyet etmek üzere gelmiştim. Fakat hanımınızın size karşı olmadık sözler söylediğini duyunca vazgeçip geri döndüm ve kendi kendime dedim ki: ‘Müminlerin Emiri hanımıyla böyle olunca, benim derdime nasıl deva bulacak?’”

Bu sözleri dinleyen Hz. Ömer, adama şunları söyler: “Kardeşim, eşimin benim üzerimdeki hakları sebebiyle ona tahammül etmeye çalışıyorum. Zira o benim hem aşçım, hem fırıncım, hem çamaşırcım, hem de çocuklarımın süt annesidir. Hâlbuki o bütün bunları yapmak zorunda değildir. Üstelik gönlümün harama meyletmesine engel olan da odur. Bu sebeple onun yaptıklarına katlanıyorum.”

Adamcağız, “Ya Müminlerin Emiri!” der, “Benim eşim de aynen öyle.” Bunun üzerine Hz. Ömer şu güzel dersi verir ve gönderir: “Haydi kardeşim, eşine katlanmaya bak! Hayat dediğin göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor.”4

Bu hadiseden anladığımız kadarıyla, Hz. Peygamber’den (a.s.m.) doğrudan doğruya dersini almış ve hayatını Kur’an’ın hakikatlerine hizmete adamış biri kadının dövülerek yola getirilebileceğine inanmamış. Kendisine hakaret bile etse, eşine karşı şiddete başvurmamış, dünyanın geçiciliğini düşünüp sabırla mukabele edilmesini tavsiye etmiştir. Dayağa hiçbir şekilde cevaz vermemiştir.

– İyi ki sen böyle anlıyorsun. Herkes bu şekilde anlamıyor. Geçenlerde haberlerde geçiyordu: Filistin’de erkeklerin büyük çoğunluğu eşlerini dövüyormuş. Burada olsa “aile içi şiddetten” onların hepsi hapse girer. Bu haberi duyunca tartıştığımız ayet aklıma geldi. Kendi kendime dedim: “Kur’an Müslüman erkeklere böyle bir ruhsat verdiği için böyle yapıyorlar.”

– Avam bir insan böyle bir yargıya varabilir; ancak senin gibi ilim ehli bir insanın bu şekilde düşünmesini doğru bulmuyorum. Bence Filistinliler Kur’an’ı takip ettiklerinden dolayı değil, cehaletlerinden ve yerleşmiş yanlış törelerinden dolayı böyle yapıyorlar. Bu tarz problemler Türkiye’de de var. Bilimsel olarak Kur’an’ı takip etmenin aile içi şiddeti artırıp artırmadığını anlamak istiyorsan şöyle bir çalışma yapmalısın:

Filistin gibi bir İslam ülkesinde bir anket yaparsın. Ankette insanlara Kur’an’ı ne derece takip ettiklerini ve eşlerine nasıl davrandıklarını sorarsın. Eğer Kur’an’ı takip etme oranı arttıkça aile için şiddet artıyorsa o zaman, Kur’an, aile içi şiddeti artıran bir faktördür, diyebilirsin. Aksine, Kur’an’ı hayata geçirmeyle aile içi şiddet azalıyorsa o zaman Kur’an huzurlu bir ailenin oluşumuna katkıda bulunuyor demektir. Sen hayatında dinini tam yaşayan bir tane Müslüman aileyi bile yakından tanımamışsın. Bu nedenle Kur’an’ın nasıl bir aile hayatı öngördüğünü anlaman zordur.

Sana şunu söyleyebilirim ki aile içi şiddetin azalması ve aile huzuru, Kur’an’ı takip etmekle doğru orantılıdır. Yani, insanlar ne vakit Kur’an’ın emrettiği tarzda bir aile hayatı yaşarsa o zaman daha az şiddete başvururlar. Günümüzde İslam dünyasında aile içi şiddet varsa bu İslam’dan değil, Müslümanların İslam’ı bilip tatbik etmemesinden kaynaklanıyor. Bir şey dikkatimi çekti. Şimdiye kadar ki bütün itirazların Kur’an’ın muamelat dediğimiz, insan davranışlarını düzenleyen konulardaki hükümleriyle alakalı. Oysa, senin için asıl önemli olan imana ilişkin hükümler olmalı.

– Bence senin muamelat dediğin meseleler de dolayısıyla imana ilişkindir. Yani, Kur’an hak ise muamelat konusundaki hükümleri de hak olmalıdır. Dolayısıyla muamelata bakarak da Kur’an’ın hak olup olmadığını anlayabiliriz. Kadın ve erkek eşitliği konusunda Kur’an’da ciddi bir problemin olduğunu görüyorum. Kur’an’ın üçte biri kadın ve erkeği eşit görüyor. Üçte biri kadın lehinde, üçte biri de erkek lehinde. Oysa mutlak adalet herkese her zaman için adil davranmayı gerektiriyor.

– Senin kendi gözlemin bile Kur’an’ın erkeği öne çıkardığı, kadını ikinci sınıf kul yaptığı yönündeki iddiayı çürütüyor. Kur’an, bazen erkeğe bazen de kadına öncelik veriyor. Bu adaletsizlik değil, ilahî rollerin farklılığıdır. Allah, kadına da erkeğe de bir kısım yükümlülükler getirmiştir. Eğer her seferinde sadece erkeğin lehinde hüküm içerseydi o zaman dediğin doğru olabilirdi. Kur’an, hakiki bir şakirdine, bırakın kadına veya köleye, yerde sürünen karıncaya bile kendini üstün görme edasıyla bakmamayı öğretiyor. İslam’a göre, insanın sahip olduğu bütün meziyetler Allah tarafından bağışlanmıştır. Bu anlamda gurura kapılmasının hiçbir mantığı yoktur.

Kur’an, mümine şu dersi verir: “Cenab-ı Hakkın masivasından (Allah’ın dışındaki) hiçbir şeyi ona taabbüd (kulluk) edecek derecede kendinden büyük zannetme, hem sen kendini hiçbir şeyden tekebbür edecek (üstün görecek) derecede bir tutma, çünkü mahlûkat (varlıklar), mabudiyet (ibadet edilme) noktasında müsavi (aynı seviyede) oldukları gibi, mahlukiyet (kulluk) nispetinde de birdirler.”5 Yani her şey Allah’a kulluk makamında aynı seviyededir. Taş da Allah’ın kuludur, ağaç da. İnsanın taştan bir üstünlüğü yoktur. İnsanı üstün kılan kendisine takılan meziyetlerdir. Onlar ise insana ait olmadığı için üstünlük taslamaya hakkı yoktur.

– Kur’an, her şeyin insana hizmet için yaratıldığını anlatıyor. Sen ise her şeyin denk olduğunu söylüyorsun. Bu çelişki değil mi?

– Allah’ın yanında mahlûk olmak makamında her şey denktir. Ancak kendisine takılan meziyetler ve yüklenen sorumluluklar açısından eşitlik değil, adalet ve hikmet esastır. Hikmet-i ilahiye, insanı yeryüzüne halife makamında yarattığından, bu vazifesine uygun donanımla göndermiştir. İnsanın bunda gurura ve kibre hakkı yoktur. İki yaşındaki evladına 5 lira ve 20 yaşındaki evladına 100 lira harçlık verdiğinde, büyük olan küçük kardeşinden üstün olduğunu düşünüp gurura giremez. “Babam ikimizi de evladı olarak eşit tutar; ama benim ihtiyacımın fazlalığını bildiği için bana daha çok harçlık verdi” diyebilir. Nitekim Kur’an, açıkça farklı cinsiyet veya ırktan olmanın üstünlük sebebi olmadığını şu ayette bildiriyor: “Ey insanlar! Şüphe yok ki biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.” (Hucurat Suresi, 49:13)

– Müslümanlar hiç ayırım yapmıyor mu sence?

– Bir kısım Müslümanların ayırım yapması, İslam’ın değil, böyle davranan Müslümanların hatasını gösteriyor. İslam’ın ayırım yapıp yapmadığını anlamak istiyorsan aynı şartlarda, aynı fiil için kadına ve erkeğe verilen ödül ve mükâfata bakman gerekir. Eğer Kur’an, “Namaz kılan erkeğe, kadının iki katı sevap verilecek” deseydi veya “Yalan söyleyen kadına, iki kat ceza var” deseydi o zaman sen haklı olurdun. Oysa İslam ödül ve ceza konularında kadına ve erkeğe eşit davranıyor. Ancak onlara ailede ve toplumda farklı roller öngörüyor. Sen bu rolleri feminist değerlerle kıyaslayarak tenkit ediyorsun. Kur’an, feminist bir toplumu öngörmemiştir. İslam’ın öngördüğü “fazilet” medeniyeti, feminist ideolojinin öngördüğü “eğlence” medeniyetinden çok farklıdır. İtikadî meseleleri bitirdikten sonra iki medeniyetin kıyası hakkında da bir sohbet yapabiliriz.6

Senin takıldığın meselelerin asıl kaynağı, İslam’ın öngördüğü medeniyeti bir bütün olarak bilmemenden kaynaklanıyor. Sadece bir ayete bakıp bir hüküm çıkarıyorsun. Oysa İslam’ın bütün hükümlerini dikkate alınca anlayacaksın ki İslam insanlara çok yüce değerler sunuyor. Bu değerleri benimseyenler, bırakın insanlara hayvan gibi muamele etmek, hayvanlara bile Allah’ın kıymetli mahlûku olarak kıymet verir. Her an Rabbinin gözetiminde olduğunun şuurunda yaşayan bu faziletli insanlar, bırakın eşlerine kötü muamele etmeyi, bir sineğe bile zarar vermekten çekinirler.7

– Batı’nın kadına haklarını vermekte geciktiğini kabul ediyorum. Ama günümüzde Batı’da kadının statüsü çok ileridir. Kur’an semavî olsaydı kadına layık olduğu yeri 14 asır önce verirdi.

– Sekiz senedir Amerikan toplumunda yaptığım gözlemler kadının statüsünün İslam’ın 14 asır önce öngördüğü statüden çok daha geride olduğunu gösteriyor. Kadın ve erkek, kâğıt üstünde eşit görünse de kapitalist değerler, kadını, erkeğin eğlence âletine dönüştürmüş. Sözde hürriyet adı altında, erkekler kadınları eğlenmek için bir meta olarak kullanıp atıyorlar. Evlilik müessesesinin ortadan kalkması bunun en bariz göstergesidir. Erkekler, kadına karşı hiçbir yükümlülük altına girmeksizin eğlence âleti olarak kullanıyorlar. Oysa İslam kadının bu şekilde kullanılmasına asla müsaade etmiyor. Kadını, erkek için bir zevk oyuncağı olmaktan çıkarıp herkesin saygı duyduğu en muhterem varlık konumuna çıkarıyor. Batı’da genç, güzel ve sağlıklı kadınlar, zevk âleti olarak işe yaradıkları sürece kıymet görüyor; bir süre sonra paçavra gibi sokağa atılıyorlar. Modern toplumların kurbanlarının büyük çoğunlukla kadın olması tezimi destekliyor. Batı toplumlarında kadının çektiği sefaleti görmek için sokaklara, sözde huzurevlerine ve fakirhanelere (homeless shelter) bakman yeterlidir. Günümüzde hem ABD hem de Avrupa’da İslam’ı tercih edenlerin büyük çoğunluğunun kadın olması düşündürücüdür. Kadınların kendi iradeleriyle daha ileri olan Batı değerlerini terk edip İslam’ın kısıtlayıcı hükümlerini benimsemesi söz konusu olamaz. İslam’ın kendilerine daha yüce değer verdiğini anlayan Batılı kadınlar İslam’ı tercih ediyorlar.

Başka Yolun Kızları isimli ilginç bir kitap okumuştum. Amerikalı Hıristiyan bir kadın, kızının Müslüman olmasına çok büyük tepki gösteriyor. Hatta bir süre evlatlıktan reddediyor. Ancak daha sonra Müslüman kızdaki olumlu değişiklikleri görüp kızının tercihini anlayışla karşılıyor. Kızı gibi birçok Amerikalı bayanın Müslüman olduğunu öğrenince bir araştırma yapıp konuyla ilgili bir kitap yazıyor ve kızların neden İslam’ı tercih ettiklerini anlatıyor.8

– Doğrusu ben de Batılı kadınların niye İslam’ı seçtiklerini pek anlayamıyorum. Araştırmaya değer bir konu. Bu konuda pek bilgim olmadığı için tartışmak istemiyorum.

– Kadın haklarıyla ilgili başka bir sorun kaldı mı acaba?

– Hayır. Şimdilik başka bir sorum kalmadı. Doğrusu, İslam’da kadına pek de kötü bakılmadığını öğrenmiş olduğuma sevindim. Ancak, kadın haklarından bile daha problemli gördüğüm başka bir konu var. Okuduğum kadarıyla, Kur’an insanın köle olarak alınıp satılmasını tasvip ediyor. Benim akli ölçülerime göre, semavi bir mesaj asla köleliği tasvip etmez.

– Kölelik konusu da, kadın hakları konusu gibi, belki iki haftamızı alacak. Arzu edersen haftaya bu konuyu müzakere edelim.

– Çok güzel olur.

* * *

İki haftadır Kur’an’da kadın haklarıyla ilgili yaptığımız müzakereden anlaşıldı ki, Kur’an herkese hakkını verdiği gibi kadınlara da hakkını vermiştir. Ancak, maalesef, bazı Müslümanlar Kur’an’ın vermiş olduğu hakları cehalet veya kötü âdetlerinden dolayı geri vermişler. Thomas gibi, İslam’ı araştıran insanlar, Müslümanların bu yanlışlıklarından olumsuz etkileniyorlar. Bu örnek de gösteriyor ki Müslümanların yaptığı her şey, İslam’ı başkalarına tebliğde ya müspet ya da menfi bir etki yapıyor.

Aslında Müslüman hem sözüyle hem de yaşayışıyla İslam’ı tebliğ ediyor. Yaşantısı İslam’a ters düşen bir Müslüman, Thomas gibi İslam’ın hak din olup olmadığını anlamaya çalışan milyonlarca insana, İslam’ı yanlış tanıtmış oluyor. Kitle iletişim araçlarıyla bir Müslüman’ın yaptığı bir kötülük bütün dünyaya ilan ediliyor. Duyanların büyük kısmı, bu kötülüğü, İslam’a bağlayıp İslam’dan uzaklaşıyor. Bütün Müslümanların, özellikle gayrimüslim yerlerde yaşayanların, yaşantılarına çok dikkat etmesi gerekir. Onların her bir hatası birçok insanın hidayeti bulmasına engel olabilir. Aynı şekilde, iyi örnek olanlar da farkına varmadan, birçok insanın hidayetine vesile olabilir.

Mevlana kadına iyi muamele etmenin insanlığın gereği olduğunu söyler. Çünkü, “insanda muhabbet vardır. Hayvanın muhabbeti azdır ve bu da onun nakıs olmasından ileri gelmiştir. Peygamber dedi ki: Kadınlar; akıllı kişilere, ehl-i dil olanlara fazlasıyla galip olurlar. Fakat cahiller, kadına galebe ederler. Çünkü onlar sert ve kaba muameleli olurlar. Onlarda acıma, lutfetme, sevme azdır. Çünkü tabiatlarında yaradılışlarında hayvanlık üstündür. Sevgi ve acıma, insanlık vasfıdır; hiddet ve şehvetse hayvanlık vasfıdır. Kadın, Hak nurudur, sevgili değil...”9

 

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

 

Dipnotlar:

1 Al-i İmran, 3:32, 132; Nisa Suresi, 4:69; Maide Suresi, 5:92…
2 Buhari, Nikâh 93; Müslim, Cennet 49; Tirmizi, Tefsiru Sure 91; İbn Mace, Nikâh 51.

3 Müsned, 2:185.
4 Hz. Ömer’in (r.a.) bu hatırasını Mehmed Paksu, Zehebî, el-Kebâir’den naklen (179) Kadın ve Aile İlmihali’ndeki “Kadın Dövülür mü?” başlıklı makalesinde aktarıyor.
5 Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye.
6 Bu konuyu merak edenleri “Medeniyet-i Sefahet ile Medeniyet-i Faziletin Mukayesesi” başlığıyla Köprü dergisinin 2003 Kış Sayısı’nda çıkan makalemizi tavsiye ederim.
7 Birkaç yıldır bulunduğumuz şehirdeki birkaç hapishanede büyük çoğunluğu sonradan Müslüman olmuş mahkûmları, haftalık olarak ziyaret edip sohbet ediyoruz. İçlerinde cinayet işlediği için müebbet hapis cezası alan mahkûmların, İslam sayesinde edindikleri fazilet, insanı hayrette bırakıyor. Bir seferinde bu canilerden biri, büyük bir cürüm işlemiş korkusuyla, bir böceği öldürdüğünü ve bundan dolayı ahirette hesaba çekilip çekilmeyeceğini sormuştu. İslam’dan önce gözünü kırpmadan insanları katledenler, İslam’dan sonra bir böceği bile öldürmeyi büyük bir cinayet sayıyordu. Hakiki bir Müslüman, böceklere karşı bile bu derece hassas olursa Kur’an’ın “eşrefü’l-mahlûkat” gördüğü insana, cinsiyeti, milliyeti ve sosyal statüsü ne olursa olsun, kötü muamele eder mi?
8 Carol Ayway’ın yazdığı Daughers of Another Path kitabında anlatılan Müslüman bir erkekle evlenen Hıristiyan bir bayanın hidayet öyküsü hayli enteresan. İkinci çocukları olduğunda, kadın Yaratıcı’ya şükranlarını bildirmek için kilisesine düzenli gitmeye karar verir. Müslüman kocasını beraberinde götürmeye ikna eder. Ancak kocası birkaç haftadan sonra kiliseye artık gitmeyeceğini ve kızının gitmesini istemediğini söyler. Aralarında büyük bir kavga çıkar ve boşanmanın eşiğine gelirler. Asıl problemin kaynağının dinlerindeki farklılık olduğunu anlayınca birbirlerinin dinlerini incelemeye karar verirler. Kadın Hıristiyanlığı tatminkâr bir şekilde anlatıp kocasını ikna ederse kocası Hıristiyan olmaya söz verir. Kocası da karısından İslam’ı tekrar ciddi bir şekilde inceleme sözü alır. Gerisini kadının ifadelerinden okuyalım: “Papazlara, Hıristiyan ilahiyatçılara ve dinî konuda uzman olanlara birçok soru sormaya başladım. Maksadım dinimi iyice öğrenip kocamı dinime geçmeye ikna etmekti. O kadar büyük bir çaresizlik içindeydim ki birçoğundan ağlayarak yardım talep ettim. Cevapları, ‘Üzgünüm, sorunun cevabını bilmiyorum’ yahut ‘Sana sonra cevap yazarım’ şeklindeydi. Hiçbirinden bir cevap duymadım. Ne kadar Hıristiyanlığın hak din olduğunu ispat edip kocamı dinime çevirmeye çalıştımsa akla ve mantığa uygun olmasından dolayı, o kadar İslam’a doğru yaklaştım. En sonunda Allah’ın tekliğini anlatan İslam’a teslim oldum.” (Daughers of Another Path, s. 35)
9 Mevlana, Mesnevi, Cilt: 1, s. 128.

Kur’an Kadına Mirasta Haksızlık Yapıyor mu?


Kur’an Kadına mirasta haksızlık yapıyor mu?

 “Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.”

(Rum Suresi, 30:21)

 “Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu konuda Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah’ın emaneti olarak aldınız. Onların namus ve ismetlerini Allah adına söz vererek helâl edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır... Cenab-ı Hak Kur’an’da her hak sahibine hakkını vermiştir.”

(Veda Hutbesi)

 Geçen hafta genel olarak Kur’an’ın kadına bakış açısı üzerinde konuşmuştuk. Sohbetimizin sonuna doğru, Thomas Kur’an’ın mirasla ilgili hükmünü hatırlatarak, kadına haksızlık yapıldığını iddia etmişti. Thomas ilgili ayeti Kur’an’ın semavî olmadığına delil olarak algıladığı için heyecanla söze başladı:

– Geçen hafta, Kur’an’da miras konusunda, kadına yapılan haksızlığı sana sormuştum. Ne cevap vereceğini çok merak ediyorum. Çünkü kendini mutlak adalet sahibi olarak tanıtan bir Yaratıcı’nın atom tanesi kadar bile haksızlık yapmaması icap eder. Oysa mirasla ilgili Nisa Suresi’nin 11’inci ayeti, erkeğe, kadının iki katı pay veriyor. Yani erkeği açıkça kadından üstün görüyor.

– Haklısın. Mutlak adalet, herkese hak ettiğini vermeyi gerekli kılar. Ancak senin iddia ettiğin gibi Kur’an’ın kadına mirastan verdiği pay kesinlikle haksızlık değildir. Öncelikle şunu söyleyeyim: Eğer Kur’an erkeği kadından üstün görseydi servet dağıtımının söz konusu olduğu her konuda erkeğin payı, kadından daha fazla olmalıydı. İlginçtir, senin aktardığın miras ayetinin devamını ve bir sonraki ayeti dikkatle okusaydın bu soruyu sormazdın sanırım. Türkçede hoş bir hikâye var:

Bektaşi’ye sormuşlar: “Niye namaz kılmıyorsun?” Bektaşi cevap vermiş: “Kur’an’da ayet var, ‘Namaza yaklaşmayın’ diyor.” “Ayetin tamamını niye okumuyorsun?” diye itiraz gelince Bektaşi cevabı yapıştırmış: “Ben hafız değilim ki.” Oysa ayetin tamamı müminlere şöyle sesleniyor: “Ey müminler; siz sarhoşken ne söyleyeceğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın.” (Nisa Suresi, 4:43)1

Erkeğe kadının iki katı pay öngören Nisa Suresi’nin 11’inci ayetinin ilk cümlesi şöyledir: “Allah size evlatlarınızın miras taksimi hususunda, erkeklerin paylarının kızların iki katı olmasını emretmektedir.” Ayetin devamını okursan şu ifadeyi de bulursun: “Eğer ölen, ana ve baba ile birlikte çocuklar da bırakmışsa ana ve babanın her birinin terekeden payı altıda birdir.” Dediğin gibi Kur’an erkek ve kadın arasında bir ayrımcılık yapsaydı her zaman erkeğe daha fazla verirdi. Oysa miras dağılımında bile bazı şartlarda, ikisine yani anne ve babaya eşit pay öngörülmüş. Demek ki mirastaki payların farklı olması, Kur’an’ın erkeği üstün görmesinden değil, uygun gördüğü ekonomik ve sosyal sorumlulukların gereğinden kaynaklanıyor.

– Neymiş ekonomik ve sosyal sorumluluklar?

– İslam evlenecek erkeğe iki malî sorumluluk getirmiştir. Birincisi, erkek evlenirken kadına “mehir” ödemelidir. İkincisi, evlendikten sonra evin geçiminden birinci derecede sorumluluk erkeğe aittir. İslam’ın hükümlerini bütün olarak tatbik eden bir toplumda kadına ekonomik olarak bir haksızlık söz konusu olamaz. Ancak birini alıp ötekini terk edince elbette haksızlık olur.

– “Mehir” dediğin anne ve babaya ödenen başlık parası mı?

– Hayır. Evleneceğin kadına mehir ödüyorsun. Mehir eşinin özel mülkiyeti oluyor. Kocanın mehir üzerinde hiçbir tasarruf hakkı yoktur.

– Erkek evi geçindirmekle yükümlü olduğunu söyleyip mehire el koyamaz mı?

– Hayır. Kur’an bu konuda son derece açık hüküm getirmiştir: “... Belli bir fuhuş işlemedikçe onlara verdiğiniz mehrin bir kısmını ele geçirmek için onları sıkıştırmanız da size helal değildir...” (Nisa Suresi, 4:19) “Hem siz eşlerinizle birleşmiş ve onlar da sizden sağlam bir söz almış iken onu nasıl (geri) alırsınız?” (Nisa Suresi, 4:21)

– İslam erkeğe evin geçimini sağlama zorunluluğu getirmiş. Oysa kadın da çalışabilir.

– İslam, kadına çalışamazsın, dememiş. Aksine, Hz. Muhammed’in (a.s.m.) hanımı tüccardı. İslam, kadına öncelikle çocuklarını yetiştirme vazifesini yüklemiştir.

– Böyle bir zorunluluk dinî olamaz. Kültüreldir. Kadın çocuk doğurmak ve emzirmek dışında erkeğin yaptığı her şeyi yapabilir.

– Sen anlaşılan feminist değerlerle İslam’ı tartmaya çalışıyorsun. Amerikan toplumunda bile şu anda doğru görülen birçok feminist değer, yarım asır önce tasvip edilmiyordu. İslam’ı, feminist değerlere göre yargılayıp “Niye kadın ve erkeği her konuda eşit yapmamıştır” diye yargılaman doğru değildir. İslam, kadına ve erkeğe farklı sosyal roller öngörüyor. Kadın, hiçbir şey yapmasın, eve kapansın demiyor. Ancak kadının birinci vazifesi, toplumu ayakta tutan altın nesiller yetiştirmektir.

– Bu kültürel bir şeydir. Evrensel bir öğreti olamaz. Oysa İslam evrenseli ders vermeli.

– Kendimden misal vereyim. Eşim, kapitalist ve feminist değerlere göre bir çocuk kreşinde çalışıp başkalarının çocuklarının altını temizleyince modern olmuş oluyor. Oysa evde kendi çocuklarını yetiştirdiğinde gerici oluyor. Bu çarpık mantığı anlayamıyorum. Benim çalışmam evi geçindirmek için yetiyorsa eşimin dışarıya gidip başkalarının çocuklarını yetiştirmesi yerine, benim çocuklarımı yetiştirmesi daha iyi olmaz mı? Başkasının çocuğuna bakınca para kazanıyor. Bu nedenle de piyasada buna bir değer veriliyor. Öyleyse, evimin bir odası yerine, biraz uzakta kreş niyetine bir ev kiralayayım, eşim oraya gidip çocuklarıma baksın. Kapitalist sistem her şeyi piyasada alınıp satılan mal ve hizmet hâline getirmiş. Piyasa konusu olmayan şeylere değer biçmiyor. Oysa benim nazarımda eşimin evde çocuklarıma sunacağı hizmet, piyasada hiçbir şekilde satın alınamayacak bir hizmettir. Ne yazık ki kapitalist iktisat bunu hesaba bile katmıyor.2

– Sana göre kısmî adaletsizlik mazur görülebilir. Bence Yaratıcı mutlak adalet sahibi olmalı ve hiç kimseye haksızlık yapmamalıdır. Miras dağılımında açıkça haksızlık var.

– Kur’an’da miras dağılımında manası tam anlaşılmayan Nisa Suresi 11. ayetindeki hükümdür. Onun dışında kadın da erkek de eşit alıyor. Bu istisnaî hükmün de hikmeti vardır. Sen hikmetini bilmediğin için itiraz ediyorsun.

– Nedir hikmeti? Öğrenmek isterim.

– İzninle açıklayacağım.3Kur’an evrensel bir kitaptır. Hz. Muhammed’den (a.s.m.) kıyamete kadar bütün asırlara ve insanlara hitap ediyor. Biraz önce ifade ettiğim gibi iki asır öncesine kadar dünyanın birçok yerinde kadına hiçbir hak verilmiyordu. Kadınlar özel mülk edinemiyordu. Çalışıp gelir de elde edemiyorlardı. “Mehir” hakkıyla, İslam erkekten kadına bir servet transferi öngörüyor. Mehir, kadının özel mülkiyeti oluyor ve erkek bunu kadının rızasını almadan kullanamıyor. İkincisi, genellikle erkekler çalıştığı için eve sermaye kazanımının çoğu, erkeklerin eliyle gerçekleşiyordu. Erkek kardeşler, evlenerek başkasına gidecek kız kardeşini evden servetin yarısını götüren bir rakip olarak görüp zulüm etmesinler diye kıza, erkek kardeşin yarısı öngörülmüş. Ancak erkek evin geçimini sağlamakla sorumlu olduğu için aldığı fazlalığı mehir ve ev gideri olarak kadına tekrar aktarmış olur. Kız ve erkek çocukları olan iki aile düşünelim; ikisinin 100 bin dolar serveti olsun. Anne ve baba öldüğünde, birinci ailedeki oğlan 50 bin dolar alacak, iki kız kardeş 25 biner dolar alacak. Aynı şey ikinci aile içinde geçerli olsun. Bu durumda birinci ailedeki kız ikinci ailedeki oğlana varınca ailenin 75 bin doları olacak. Hakeza, ikinci ailedeki kız da birinci aileye gelince onların da 75 bin doları olacak. Aile hayatı yaşadıkları için neticede kimseye haksızlık yapılmayacak.

– Senin misalin güzel de ya aileler arasında büyük gelir farkı varsa ne olacak? Yani birinci ailenin 5 bin doları ikincinin 100 bin doları olsa ne olacak?

– İki durum da söz konusu olabilir. Bazen erkek bazen de kadın bu işten zararlı çıkabilir. Bu sosyal bir normdur. Toplum için koyulan kurallarda umumî sonuçlara bakılır. Modern toplumlarda kanun koyucular, sosyal fayda ve zararı dikkate alarak kanun çıkarıyorlar. Bildiğin gibi, eyalet hükümetinin uygulamalarını takip eden bir araştırma merkezinde çalışıyorum. Bir uygulamayı eleştirirken umumî sonuçlara bakıyoruz. Eğer umumî olarak çok faydalıysa tenkit etmiyoruz. Değilse karşı çıkıyoruz.

– Bence mutlak anlamda eşitlik olmalıydı. “Kadın da erkek de her halükârda mirastan eşit pay alır” denmeliydi. Yoksa kısmî dahi olsa adaletsizlik oluyor. Adil bir Yaratıcı böyle bir şey takdir etmez.

– Kısmî muhtemel kayıp yanında kadınların kazandıklarını dikkate alınca ortada bir zarar kalmıyor. Dediğim gibi bu sosyal bir normdur. Bütün sonuçlarını dikkate alınca bir haksızlık yok. Aslında çalışmayan kadına bir sermaye aktarımı vardır. Paylarının başlangıçta az olması da rakip gibi görünüp ezilmelerini önlemektir. İslam, evlenmeyi sosyal yapının gereği gördüğü için sonuçta bir haksızlık olmaz. Ancak aynı kuralı Batı toplumlarında uyguladığımızda büyük haksızlık olur. Çünkü burada evlilik müessesesi büyük oranda ölmüştür. Evlilik dışı ilişkiler neredeyse standart hâle gelmiştir. Oysa İslam’da bu tarz ilişkilere hiçbir şekilde izin verilmez.

– Ben adaletsizliğe itiraz ediyorum. Yaratıcı mutlak adil olmalı. Kısmen dahi olsa adaletsizlik söz konusu. “Adaletsiz bir uygulamayı getiren din semavî olamaz” diyorum.

– Adaleti bir kıstas olarak kullanman gayet yerinde. Doğrusu Kur’an’ın dört temel gayesinden birisi adalettir. Kur’an’ı dikkatle okuduğunda ve Hz. Muhammed’in (a.s.m.) örnek uygulamalarına bakıldığında, İslam’ın gönderiliş gayelerinden birisi de her türlü zulme son verip hakiki adaleti yeryüzünde inşa etmektir. İslam’ı kendine rehber edinen ülkeler tarihte adalet timsali olmuşlardır. Doğrusu senin bu yöndeki eleştirilerinin bilgi yetersizliğinden veya önyargılarından kaynaklandığını düşünüyorum.

– Önyargıyla baktığım yok. Adaletsizliğin olduğuna ilişkin somut deliller var. Miras dağılımındaki dengesizliğe bir açıklama getirdin.

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

 

Dipnotlar:

1 Thomas’ın okuduğu Kur’an mealine baktım. Dikkatini çeken tüm ayetlerin altını çizmişti. Yani tam Bektaşi gibi hareket etmişti. Mirasla ilgili ayetin, kız çocuğuna erkeğin yarısını öngören kısmı çizmiş, 
ayetin devamındaki ibareyi çizmemişti.
2 Ülkelerin gayrı safi milli hasılaları hesaplanırken piyasada alınıp satılmayan mal ve hizmetler dikkate alınmıyor. Bir kreşte başkalarının çocuklarına bakan annenin ürettiği hizmet, milli hasılanın parçası oluyor, ancak evinde evladına bakan annenin yaptığı iş, hiç kaale bile alınmıyor. Kapitalist ideolojiden gelen garip bir çelişki.
3 Bediüzzaman Said Nursî, Kur’an’ın miras hükmünü tenkit edenlere şu cevabı verir: “Muhakemesiz medeniyet, Kur’an, kadına sülüs (üçte bir) verdiği için ayeti tenkit eder. Ekseriyet itibariyle bir kadın kendini himaye edecek birisini bulur. Erkek ise ona yük olacak ve nafakasını ona bırakacak birisiyle teşrik-i mesai etmeye mecbur olur. İşte bu surette bir kadın pederinden yarısını alsa kocası noksaniyetini temin eder. Erkek, pederinden iki parça alsa bir parçasını tezevvüç ettiği (evlendiği) kadının idaresine (geçimine) verecek; kız kardeşine müsavi (denk) gelir. İşte adalet-i Kur’aniye böyle iktiza eder. Böyle hükmetmiştir.” (Sözler, Yirmi Beşinci Söz)

 

Kur’an Köleliği Tasvip Ediyor mu?


Kur’an Köleliği Tasvip Ediyor mu?

 

 “Sarp yokuşun ne olduğunu sen ne bileceksin? O tutsak bir boynu çözmektir (köle azat etmektir).”

(Beled Suresi, 90:12-13)

 
Kim Müslüman bir köleyi azat ederse onun her uzvuna karşılık azat edenin bir uzvunu, Allah Teala cehennem ateşinden kurtarır...”

(Hadis-i Şerif)

 
Thomas’la bu hafta kölelik konusunu konuşacaktık. Kur’an’ın herbir ayetini büyük dikkatle inceleyen Thomas, problemli gibi gördüğü herbir ayeti tespit edip gündeme getiriyordu. Onları bir nevi kusur görüyordu. Oysa semavî bir kitapta hiçbir kusur olmamalıydı. Kısa bir hal hatırdan sonra, Thomas hemen konuya giriş yaptı:

– Bu hafta Kur’an’da problemli gördüğüm başka bir konuyu müzakere edelim istersen. Daha önce kısaca söz etmiştim. Kur’an köleliğe izin veriyor. Oysa semavî olan bir mesajın köleliği yasaklaması gerekir.

– Önceki konularda söylediklerimiz kölelik için de geçerli. İslam, köleliği getirmemiştir. İnsanların, köle ve hür, diye ayrı iki kategoride yaratıldığını söylememiştir. İslam, var olan bir uygulamayı, aşamalı olarak kaldırmayı hedeflemiştir. Köle dahi olsa herkese insan gibi muamele etmenin faziletini kalplere yerleştirmiştir. ABD gibi köleliğin geçen asrın ortalarına kadar devam ettiği bir ülkede, İslam’a böyle bir suçlama getirmek büyük bir haksızlıktır. Aksine akıllı insanların asırlar sonra gördüğü şeyi, İslam semavî olduğu için çok önceden getirmiştir. Kur’an’ın genel olarak insanla ve özelde kölelikle ilgili ayetlerini dikkatle okuyup insafla değerlendirdiğinde, onların semavî kaynaklı olduğunu tasdik edeceksin.

– Bence kölelikle ilgili semavî bir hüküm, radikal değişimi öngörürdü. Mutlak adalet sahibi Yaratıcı hiçbir şekilde yapılan bir haksızlığa onay vermezdi.

– İslam’ın kölelik hakkındaki uygulamasının ne derece doğru ve etkin olduğunu anlamak için kölelik tarihine bakmak gerekir. Kölelik, İslam’la başlamadı. İslam’dan binlerce yıl önce başladı. Çinlilerden Asurlulara, Babillilere ve Romalılara kadar birçok toplumda kölelik, asırlarca tatbik edildi. Savaşlarda esir olanlar, borçlarını ödeyemeyenler, sahipsiz kalan çocuklar, köle tacirlerinin eline geçenler köleleştirilip bir mal gibi piyasada alınıp satılıyordu. Onlara aşağılık mahlûklar gibi muamele ediliyordu. Kölelerin evcil hayvanlardan farklı bir yanı yoktu. Karın tokluğuna efendilerine hizmet edip verdiği her türlü emri yerine getirmekten başka alternatifleri bulunmuyordu. Aslında, kâinat içinde en şerefli mahlûk olan insanı, köle diye hayvandan bile aşağı konuma indirmişlerdi. Doğrusu insanı insaniyetten çıkaran (dehumanization) bu uygulamayı kim nasıl başlatmış ben de senin gibi çok merak ediyorum. Binlerce asır böyle bir yanlış uygulama nasıl devam edebilmiş diye şaşkınlık içindeyim. Daha da garibi, kölelik şekil değiştirerek bir anlamda devam ediyor. Çok az ücretle her türlü işlerde çalıştırılanlar “ücretli köleler”dir. Teninin renginden, kafasının şeklinden veya inancından dolayı birçok insan, geçmişte kölelere yapılan muamelelere maruz kalıyor. Kısacası, kölelik neredeyse insanlık tarihi kadar eski olan bir müessese. İslam geldiğinde, hatta sonrasında Avrupa ve Amerika’da kölelere akla gelebilecek her türlü muamele yapılıyordu. Kökleri çok derinlere dayanan ve bütün toplumları salgın bir hastalık gibi saran kölelik müessesesinin Hz. Muhammed (a.s.m.) tarafından tedrici olarak kaldırılması bile onun peygamberliğine ve getirdiği mesajın semavî olduğuna parlak bir delildir.

– İlginç, ben de tam tersini düşünüyorum. Bu kadar iddialı konuştuğuna göre bir bildiğin vardır herhalde.

– Bildiğimi sana da bildireceğim. İslam’ın kölelik konusundaki uygulamalarını insaflı olarak yargılamak için birkaç noktayı nazara almak lazım. Birincisi, kölelik, yukarıda açıkladığım tarihî koşullar dâhilinde değerlendirmeli. İkincisi, Kur’an ve diğer semavî kitapların konuyla ilgili ayetlerini kıyaslamalı. Üçüncüsü, nihai maksada ulaşma açısından hangisinin daha etkin olduğunu anlamak için köleliği kaldırmaya yönelik İslam’ın metoduyla diğer metotları mukayese etmeli. Birinci noktayı konuştuğumuza göre, ikincisinden devam edebiliriz. Sen eskiden Hıristiyan olduğun için İncil ve Tevrat’ı, benden daha iyi biliyorsun. Onlardaki kölelikle ilgili hükümleri senden dinlemek istiyorum.

– Biliyorsun, ben İncil ve Tevrat’ı savunmuyorum. Bu konu da dâhil olmak üzere birçok konuda akla aykırı ve çelişkili hükümler içerdiği için o kitapların semavî olamayacağı kanaatine ulaşmıştım. Tevrat’ta kölelikle ilgili birçok ayet var. Birkaçını örnek olarak paylaşmak istiyorum: “Eğer biri kölesinin gözünü kör ederse gözünün bedeli olarak ona özgürlüğünü vermeli. Eğer biri kölesinin dişini kırarsa dişine bedel onu serbest bırakmalı.” [Exodus (Mısır’dan Çıkış), 21:26-27.] İlginçtir, bir sonraki ayet yukarıdakilerin aksine köleyi ölesiye dövmeye bile izin veriyor: “Eğer bir erkek veya kadın, kölesini döverse ve kölesi hemen ölürse öldüren kişi cezalandırılmalı. Ancak köle bir-iki gün hayatta kaldıktan sonra ölürse efendisine ceza yoktur. Çünkü köle efendisinin malıdır.” (Exodus, 21:20-21) Bir başka ayet ise köleliğin temelde Yahudi olmayan milletlerden olması gerektiğini beyan ediyor: “Sizin erkek ve kadın köleleriniz etrafınızdaki milletlerden gelmeli. Onları köle olarak satın alabilirsiniz. Aranızda geçici olarak ikamet edenlerden ve onların evlatlarından köle edinebilirsiniz. Köle aldıklarınız sizin malınız olur. Onları çocuklarınıza köle olarak miras bırakabilirsiniz ve onları bütün hayatları boyunca köle yapabilirsiniz. Ama Yahudilere karşı zalimce muamele etmekten men edilmişsiniz.” (Leviticus, 25:44-46) Tevrat’a göre kadınlar köle olduklarında bir daha hürriyetlerine kavuşamazlar: “Eğer bir adam kızını köle olarak satarsa kızı artık ebediyen köle kalmalı.” (Exodus, 21:7) Daha da ilginç olanı, Yahudi şeriatına göre çaldığının karşılığını veremeyen veya borcunu geri ödeyemeyenler de köle olarak alınıp satılır: “... Eğer hırsız çaldığının karşılığını tamamıyla ödeyemezse ve buna maddi olarak gücü yetmiyorsa o zaman hısızlığı karşılığında köle olarak satılmalı.” (Exodus, 22:3) “Peygamber oğullarının eşleri Elişa’ya gelip ağladılar ve dediler ki senin kölen olan eşim öldü. Biliyorsun ki senin kölen Rabbinden korkardı. Alacaklılar gelip onun iki oğlunu köle olarak almak istiyorlar.” (II Kings, 4:1)

– Aktardığın ayetlerden anlaşıldığı kadarıyla, Yahudilikte kölelik çok meşru bir olgu olarak karşılanıyor. Köleliği düzenleyen birçok hüküm var. Birinin babası bile kızını köle olarak satabildiği gibi, borcunu ödeyemeyen, çaldığının karşılığını veremeyen de köle oluyordu. Efendisinin dediğini yapmayan köle ölesiye dövülebilirdi. Kısacası, köle insan değil, efendisine hizmet için yaratılan evcil bir hayvan gibi algılanıyordu. İstersen bir de İncil’deki ayetleri konuşalım.

– Biliyorsun, Hıristiyanlar Eski Ahit’teki hükümleri de kabul ediyorlar. Yani yukarıdaki ayetler Hıristiyanlar için de geçerli. Yeni Ahit’te konuyla ilgili birkaç ayet şöyle diyor: “Efendi gecenin ister ikinci, ister üçüncü nöbetinde gelsin, uyanık bulacağı kölelere ne mutlu!” (Luka, 12:38) “Efendisi eve döndüğünde işinin başında bulacağı o köleye ne mutlu!” (Luka, 12:43) “Ama o köle içinden, efendim gecikiyor, der, kendisinden istenileni yapmazsa efendisi, onun beklemediği günde, ummadığı saatte gelecek, onu şiddetle cezalandırıp imansızlarla bir tutacaktır. Efendisinin isteğini bilip de hazırlık yapmayan, onun isteğini yerine getirmeyen köle çok dayak yiyecek. Oysa bilmeden dayağı hak eden davranışlarda bulunan, az dayak yiyecek.” (Luka, 12:45-48) “Kim borcunu ödeyemezse Rabbi emrediyor ki o, eşi ve çocukları köle olarak satılsın ve elde edilen parayla borcu ödensin.” (Matthew, 18:25)

– Anlaşılan, tahrif edilmiş Hıristiyanlık, kölelik müessesesini aynen devam ettirmiş. Ne ıslahına ne de kaldırılmasına yönelik bir hüküm getirmemiş. Bir de İslamiyet’in konuyla ilgili hükümlerine bakalım. Birincisi, daha önce de aktardığım gibi İslamiyet öncelikle insanı köleleştirmenin, biri hariç, bütün yollarını kapatmıştır. Sadece savaş esirlerini köle yapma yolunu kısmen açık bırakmıştır. Birçok İslam âlimine göre o günün şartlarına mahsus bir istisna olarak böyle bir cevaz verilmişti. İkincisi, birçok vesilelerle, Kur’an, mevcut kölelerini azat etmeleri için müminleri teşvik etmiştir. Örneğin, Beled Suresi’nde, Allah, insana verdiği nimetleri saydıktan sonra ondan nefsine, sarp yokuş gibi ağır gelen bir şükür istediğini ifade ediyor: “Sarp yokuşun ne olduğunu sen ne bileceksin? O tutsak bir boynu çözmektir (köle azat etmektir).” (Beled Suresi, 90:12-13) Sarp yokuştan kasıt, kamil mümin olmak demektir. Allah, insanlara, nimetleri, keremiyle ihsan ettiği gibi müminlerin de kölelere hürriyet nimetini vermekle kemale ermesini teşvik ediyor. Hz. Muhammed (a.s.m.) köle azat etmenin sevabını şöyle ifade etmiştir: “Kim Müslüman bir köleyi azat ederse onun her uzvuna karşılık azat edenin bir uzvunu, Allah Teala cehennem ateşinden kurtarır...”1

– Bunlar güzel tavsiyeler. İnsanları köle azat etmeye teşvik eder. Benim buna itirazım yok. Sadece teşvikle yetinilmesini doğru bulmuyorum.

– Kur’an sadece sözlü olarak müminleri köle azat etmek için teşvik etmekle kalmamıştır. Daha da ileri gidip köleleri azat için kapılar açmıştır. Örneğin, nisab kadarı malı olan herkese farz olan zekâtın köle azadı için kullanılabileceğini söylemiştir: “İyilik, yüzlerinizi Doğu ve Batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) değildir. Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; ... tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.” (Bakara Suresi, 2:177) “Sadakalar (zekâtlar), Allah’tan bir farz olarak ancak fakirler, düşkünler, zekât toplayan memurlar, kalpleri İslam’a ısındırılacak olanlarla (özgürlüğüne kavuşturulacak) köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış yolcular içindir. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe Suresi, 9:60) Bu ilahî emirleri dinleyen müminler, zekâtlarıyla başkasından köleler satın alarak onları hürriyetlerine kavuşturmuşlar.

– Güzel bir teşvik. Ancak köle sahiplerine para verip köleleri özgürlüğüne kavuşturmak pek iyi bir yol değil. Kölelik yasaklansaydı mesele kökten çözülmüş olurdu.

– Başkaları böyle düşünebilir. Ancak senin gibi Amerikan tarihini bilen biri, insafla düşündüğünde, Kur’an’ın köleliği kaldırma yöntemini daha etkin ve başarılı bulmalı. Bildiğin gibi, 1861-1865 yılları arasındaki Amerikan Sivil Savaşı’nın en temel gerekçesi, güney eyaletlerinde geniş arazilere sahip Beyazların zencilere özgürlük vermeye yanaşmamalarıydı. Çünkü güneydekiler kölelik üzerine kurulu ekonomilerinin çökeceğinden korkuyordu. Kuzey eyaletleri sanayileşmeyle köleye ihtiyaç duymayıp onları özgürlüklerine kavuşturunca büyük sorun olmuştu. Neticede patlak veren savaşta 620 bin insan hayatını kaybetmişti. Bir o kadarı da yaralanmıştı. Diyebilirim ki o zamanın idarecileri Kur’anî metodu uygulayıp köleliği kaldırsalardı belki de sivil savaş yaşanmayacaktı.

– İlginç bir yorum. Benim yapılanlara itirazım yok. Sadece eksik buluyorum. Köle azat etme müminlerin tercihine bırakılmış. Kur’an, tavsiye niteliğinde bir hüküm getirmiş. Oysa köleleri, kesin olarak azat etme yönünde bağlayıcı bir hüküm de getirebilirdi.

– Aslında bazı kişiler için bağlayıcı hükümler de getirmişti. Örneğin, “Kadınlarından zıhar yaparak ayrılıp sonra da söylediklerinden dönecek olanlar, eşleriyle birbirlerine dokunmadan önce, bir köle azat etmelidirler.” (Mücadele Suresi, 58:3) Başka bir ayette ise yanlışlıkla adam öldürmenin cezası olarak köle azat etme şartı getirilmiş: “... Kim bir mümini yanlışlıkla öldürürse bir mümin köleyi azat etmesi ve bağışlamadıkları sürece ailesine diyet ödemesi gerekir. (Öldürülen kimse) mümin olursa ve düşmanınız olan bir topluluktan bulunursa mümin bir köle azat etmek gerekir. Eğer sizinle kendileri arasında antlaşma bulunan bir topluluktan ise ailesine verilecek bir diyet ve mümin bir köle azat etmek gerekir. Bunlara imkân bulamayanın, Allah tarafından tövbesinin kabulü için iki ay art arda oruç tutması gerekir...” (Nisa Suresi, 4:92)

– Son okuduğun ayet, mümin köle ayırımı yapıyor. Demek ki mümin olmayan köleler insan yerine konulmuyor!

– İnsaf doğrusu. Sana kölelerle ilgili birçok ayet okudum, hiçbirinde mümin ve gayri mümin köle diye bir ayrım yapılmıyor. Bu ayette, mümini yanlışlıkla öldürenin mümin bir köleyi topluma kazandırmaya mecbur edilmesi, ayrımcılık değil, sadece istisnai bir durumda, mümin köleye öncelik tanımadır. Kur’an’da hiçbir ayette, mümin olmayan köleler insan değil, onları hürriyetine kavuşturmayın diyen bir ayet yok. Kur’an kölelerin azat edilmesi için birçok yol göstermiştir. Örneğin, Kur’an sıklıkla işlenebilecek bir günahın affı için üç kefaret yolu öneriyor. Bu yollardan biri de köle azat etmektir: “Allah, boş bulunarak ettiğiniz yeminlerle sizi sorumlu tutmaz; ama bile bile yaptığınız yeminlerle sizi sorumlu tutar. Bu durumda yeminin kefareti, ailenize yedirdiğinizin orta hallisinden on yoksulu doyurmak yahut onları giydirmek ya da bir köle azat etmektir. Kim (bu imkânı) bulamazsa onun kefareti üç gün oruç tutmaktır. İşte yemin ettiğiniz vakit, yeminlerinizin kefareti budur...” (Maide Suresi, 5:89)

– İslam’ın köleliği getirmediğine ve köleliğe taraftar olmadığını kabul ediyorum. Bana göre mutlak iyilik sahibi bir Yaratıcı’dan gelen bir mesaj insanların birbirine köle olamayacağını, herkesin olsa olsa Yaratıcı’ya köle olabileceğini söylemeliydi.

– Şaşıracaksın belki. Hıristiyanların Hz. İsa’yı, tanrı edinmelerinin yanlış olduğunu bildirmek için inen bir ayet, senin istediğin mesajı da kapsayacak şekilde, çok geniş bir hüküm içeriyor. Bu ayet hem Hz. İsa’nın (a.s.) hem de hiçbir kimsenin ilahlık iddia edip diğer insanları kendine kul veya köle olarak bağlayamayacağını ifade eder: “Allah’ın kendisine kitap, hüküm (yasamayı yürütmek) ve peygamberlik verdiği hiçbir beşer için (insanlardan hiçbir kimse için), insanlara; ‘Allah’ın astlarından bana kul, köle olun’ demek yakışmaz. Fakat ‘Öğrettiğiniz ve ders aldığınız (okuduğunuz) kitap gereğince Rabbe içtenlikli kullar olunuz’ (demesi yaraşır).” (Al-i İmran Suresi, 79-80) Müslümanlar, günde beş defa namaza gittiklerinde, Hz. Muhammed’in (a.s.m.) Allah’ın kulu (kölesi) ve peygamberi olduğunu hatırlar. Nitekim Hz. Muhammed (a.s.m.), kendi kölesine, oğlum, diye hitap etmiş ve müminlere de aynı şekilde davranmalarını tavsiye etmiştir: “Sizden hiçbir kimse ‘kölem, cariyem’ diye hitap etmesin. Hepiniz Allah’ın kullarısınız. Kadınlarınızın da her biri Allah’ın kullarıdır. Onlara hitap edecek olan kimse; ‘oğlum, kızım, yiğidim’ diye seslensin.”2

– İyi ki hatırlattın. Neredeyse unutacaktım. Muhammed’in kölesi olduğunu bir kitapta okumuştum. Doğru olup olmadığını bilmiyordum. Biraz önce kullandığın bir ifadeye göre okuduğum doğruymuş. Bence bir peygamber asla köle edinemez. Muhammed’in kölesinin olması, aslında peygamber olmadığına delildir. Çünkü sonsuz iyilik sahibi bir Yaratıcı yaratmış olduğu kullarını asla köle ve efendi diye iki kategoriye ayırmaz. Aksine peygamber olarak seçtiği kişinin köle edinmesi şöyle dursun, bütün köleleri hürriyetine kavuşturmak için görevli kılar.

– Haklısın. Peygamber insanları köleleştirmek için değil, köleleri hürriyetine kavuşturup kâmil insan yapmak için gönderilmeli. Hz. Muhammed (a.s.m.) de böyle yapmıştır.

– O hâlde niye kendisi para verip köle almıştır. Bu davranışıyla, insanın bir meta olduğunu söylemiştir.

– Biraz acele hüküm veriyorsun. Acele verilen hükümlerin yanlış olması kuvvetle muhtemeldir. İstersen, önce konuyu bütün yönleriyle müzakere edelim. Daha sonra bir yargıda bulunursun. Bence Hz. Muhammed’in (a.s.m.) köleliği en etkin bir yöntemle kaldırmak için bizatihi köle edinmiş olması gerekirdi.

– Samimi misin bu görüşünde? Çok ilginç bir görüş. Nasıl izah edeceğini çok merak ediyorum.

– Seni biraz daha merakta bırakayım. Çok az süremiz kaldı. İstersen burada kesip haftaya kaldığımız yerden devam edelim.

– Tamam, olur.

* * *

Thomas’ın sorularının ardı arkası kesilmiyordu. Sorduklarını cevap verince, bir sonraki hafta başka sorularla geliyordu. Verdiğim cevaplar Thomas’ın kalbinde nasıl tesir yaptığını biliyorum. Ancak, bu vesileyle araştırma ve okumalarım benim imanımı daha da artırıyordu. Hem kendim istifade ettiğim için hem de Thomas’ı sorularında samimi bulduğum için görüşmeye devam ediyordum. Thomas’ın bitmeyen soruları Mevlana’nın bir hikâyesini hatırlattı bana:

“Musa dedi ki: ‘Ey soru hesap gününün sahibi Allah, yapıp düzdün, neden yine bozar yıkarsın? Cana, canlar katan erler, dişiler yaratırsın. Sonra bunları yıkar, mahvedersin; neden?’

Allah dedi ki: ‘Bu suali inkâr yüzünden yahut gafletle ve nefsine uyarak sormuyorsun, biliyorum. Yoksa hoş görmez, gazap eder, bu soru yüzünden seni incitirdim. Fakat bizim işlerimizdeki hikmetleri, varlık sırlarını araştırıyorsun. Bunu bilip sonra da halka bildirmek ve her ham kişiyi bu suretle olgunlaştırmak istiyorsun. Sen bunu biliyorsun ama halka da bildirmek için sormaktasın.’

Çünkü bu sual yarı bilgidir. Hiç bilmeyen, bu bilgiden dışarıda kalan bu soruyu soramaz. Sual de bilgiden doğar, cevap da... Nitekim diken de toprakla sudan biter, gül de! Hem sapıklık bilgiden olur, hem doğru yolu buluş... Nitekim acı da rutubetten hâsıl olur, tatlı da! Bu nefret ve sevgi, aşinalıktan gelir. Hastalık da iyi gıdadan olur, kuvvet de!”3

 

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

 

Kur’an Olmadan Hakikati Bulmak Mümkün müdür?


Kur’an Olmadan Hakikati Bulmak Mümkün müdür?

Ey insanlar! Peygamber size Rabbinizden hakkı (gerçeği) getirdi. O halde kendi iyiliğiniz için iman edin. Eğer inkâr ederseniz bilin ki, göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah’ındır. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

(Nisa Suresi, 4:170)

Fikrin sönük ise Kur’an’ın güneşi altına gir. İmanın nuruyla bak ki yıldız böceği olan fikrin yerine her bir ayet-i Kur’an, birer yıldız misillü sana ışık verir.”

(Bediüzzaman)

 

Geçen haftaki görüşmemizde Thomas en son hakikat konusuna gelmişti. İnsanın aklını kullanarak hakikati bulmasının daha kolay olduğunu iddia etmişti. Birkaç sene önce erken emekli olup ömrünün geri kalan kısmını hakikat arayışına adayan Thomas için hakikate giden yolun ne olduğunu bilmek son derece önemliydi. Çünkü yanlış yol kullandığında, bundan sonraki ömrünü, hatta ebedi hayatını ziyan edebilirdi. Thomas hiç beklemeden söze başladı:

– Geçen hafta söylediğim gibi, ben aklımı kullanarak hakikati anlamaya çalışıyorum, sen ise nakle dayanıyorsun. Nakilde hata varsa, senin hakikati bulman mümkün değil. Oysa, akıl bana şaşmaz bir rehber olup beni hakikate götürebilir. Dolayısıyla, hakikat arayışında senden daha avantajlı bir konumdayım.

– Aslında hiç de avantajlı değilsin. Aksine insan olman hasebiyle bir kısır döngünün içine girip hakikate hiçbir zaman ulaşamama ihtimalin çok yüksek. Sınırlı kapasitemizden dolayı kâinatı tam olarak idrak edemeyiz. Bir karıncanın dünyamızı algılama ve anlama kapasitesi neyse bizim de kâinatı idrak kapasitemiz o kadardır. Yani semavî bir yardım almadan kâinatı ve hakikati tam olarak anlamamız imkân haricindedir. Hiçbir zaman mutlak hakikate ulaştığımızı iddia edemeyiz. Bugün doğru bildiklerimiz yarın yanlış olabilir. Herkes içinde doğduğu toplumun değerleriyle doğru ve yanlışlarını belirliyor. Yanlışların, doğru gibi algılandığı bir toplumda doğan bir insanın doğruyu bulması çok daha zordur. Bu anlamda her kültür bir nevi metrikstir. Meşhur Metriks1 filmini izledin mi?

– Evet, izledim. Doğrusu çok beğenmiştim. Ben de her kültürün veya inanç biçiminin bir nevi metriks olduğunu düşünüyorum. Bütün mesele hangi metriksin daha çok hakikate yakın olduğunu anlamak. Bu da pek kolay değildir.

– Haklısın. Öncelikle insanların metrikste yaşadıklarının farkına varmaları gerekir. Edindikleri değerlerin ve sahip oldukları dünya görüşünün evrensel olmadığını ve kendi kültürlerinin eseri olduğunu kabul etmeliler. Öteki metrikslerin daha iyi olabileceğini hesaba katmalılar. Kendi çemberlerini aşıp diğer metriksleri incelemeye çalışmalılar. En azından onlar hakkında bilgi edinmeye açık olmalılar. Aksi hâlde yanlışların doğru bilindiği bir toplumda doğan biri, hakikati öğrenmeden ölebilir.

Yaşadığım bir hadiseyle insanların yanlışı anlamasının ne kadar zor olduğunu açıklamak istiyorum. Türkiye’nin doğusunda bir köyde dünyaya geldim. Köyümüzün en eğitimlileri ilkokulu bitirmişti. İnsanlar Müslüman olmalarına rağmen İslâmî değerlerin birçoğundan habersiz yaşıyordular. Senenin yaklaşık altı ayı her tarafı karlar kaplıyordu. Karın yüksekliği bazen bir metreyi aşıyordu. Her taraf kar olunca vahşî hayvanlar yiyecek bulmakta zorlanıyordu. Bu nedenle kurtlar ve tilkiler geceleyin köye inip kendilerine yiyecek bir şey arıyorlardı. Bazen de köm dediğimiz hayvan barınaklarına girip avlanıyorlardı. Biricik geçim kaynağı hayvancılık olan köylüler de bu azılı düşmana karşı mücadele veriyorlardı.

Birçok kişi kurt yakalamak için evinde at besliyordu. Kar üstündeki ayak izlerine bakarak köyün yakınlarına kurt gelip gelmediğini anlıyorlardı. Kurt izini bulan, bütün köye haber salıyordu. Dipnotlar:Haberi alan, atına atlayıp kurt avına çıkıyordu. Olayın garip tarafı bundan sonra başlıyordu. Kurdu gördüklerinde öldürmüyorlardı. Özel sopalarla kafasına vurup bayıltıyorlardı. Ağzına sopayı koyup bağlıyorlar ve köye getiriyorlardı. Kurt yakalandı haberi duyulunca bütün köylüler köy meydanında toplanıyordu. Kurdu yakalayan büyük bir kahraman edasıyla, kurdu atından indiriyor ve kalın bir halatla sağlam bir yere bağlıyordu. Sonra da köydeki bütün köpekleri getirip kurdu köpeğe boğduruyorlardı. Bazen bir tek kurt bütün köpeklerle başa çıkıyordu. Köpekleri yaralıyordu. Böyle durumlarda, çevredeki insanlar elerindeki sopalarla köpeklerin yardımına koşuyordu. Sonuçta daima kurtlar mağlûp oluyordu.

Kurtları köpeklere boğdurmak, köylüler için âdeta “kış olimpiyatı” mahiyetini kazanmıştı. Yapılan vahşeti hiç kimse sorgulamıyordu. Çünkü yıllarca, belki de asırlarca devam eden bu yanlışı, insanlar doğru gibi algılıyordu. Ben de defalarca seyrettim. Kış olunca birçok defa insanların kurt yakalamaları için dua ederdim. Kurdun cellat köpeklerce infazını görünce çok heyecanlanırdım. Yıllar sonra “köy metriksimin” dışına çıktığımda, yapılanların ne kadar büyük bir yanlış olduğunu anlamıştım. Şimdi bile hatırladığımda hayret ederim; nasıl olur da birileri çıkıp bu vahşete mâni olamamıştı.

– Bence bu tarz yanlışlıklardan kurtulmak için “evrensel bir metriks” bulmaya çalışmalıyız. Bütün insanlar için faydalı olacak evrensel değerler geliştirmeliyiz. Herkes kendi yerel metriksini aşıp evrensel metriks şemsiyesi altında bir araya gelmelidir.

– Çok güzel söylüyorsun. Peki, kim bu “evrensel metriks”i belirleyecek? Herkes kendi yerel veya kültürel metriksinin rengiyle evrensel metriksi boyayacak. Örneğin, şu anda Batı’nın “küresel değerler” diye bahsettiği metriks çoğunlukla Batı medeniyetinin değerleridir. Dünyayı “modern” hâle getirmeye çalışacağım, derken Batılılaştırmak istiyor. Oysa Batı’nın birçok yanlış değerleri var.

– Aynı şey bütün medeniyetler için geçerli. Sana göre doğru olan bir şey, bana göre yanlış olabilir. Sonuçta birinde karar vermemiz gerekir. Ulaştığımız değerler mutlak anlamda doğru ve yararlı olamayabilir, ancak umumiyetle doğru olabilir.

– Sana katılıyorum. Özelikle kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması, bilgisayar ve internet sayesinde, dünyanın bir bilgisayar ekranı kadar küçülmesi “evrensel değerler” şemsiyesi altında bir araya gelmenin mümkün olduğunu gösteriyor. Bizler kendi metriksimizin dışına çıkıp diğer metrikslere baktığımız oranda daha doğru ve güzel bir evrensel metrikse ulaşabiliriz. Fakat kusurla yoğrulmuş fıtratımız ve hakikati tamamıyla görmek noktasında çok kısıtlı olan kapasitemizle en güzel “evrensel değerleri” bulmamız imkânsızdır. Rabbimizin rahmetiyle bize semavî mesaj göndermesi de bu sırdandır.

Kur’an, sonsuz ilim, sonsuz hikmet ve rahmet sahibi Rabbimizden geldiği için doğruyu yanlıştan ayırt ediyor ve herkes için faydalı olacak “evrensel değerleri” bize sunuyor. Kur’an’ın birçok ismi var. Her bir isim semavî mesajın bir özelliğine dikkatimizi çekiyor. Kur’an, okunan, zikredilen demektir. En yaygın ikinci ismi ise “Furkan”dır. Doğruyu yanlıştan ayırt eden manasına geliyor. Yani biz kendi daracık aklımızla ve sınırlı kapasitemizle neyin doğru ve neyin yanlış olduğunu tam olarak bilemeyiz.

Sonsuz ilim sahibi olan Rabbimiz gönderdiği kitabında bize doğru ve yanlışları bildiriyor. Furkan Suresi’nde Rabbimiz şöyle diyor: “Furkan’ı âlemlere bir uyarıcı olsun diye, kuluna indiren (Allah) ne yücedir!” (Furkan Suresi, 25:1). Bakara Suresi’nde ise Kur’an’ı şöyle tarif ediyor: “Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir.” (Bakara Suresi, 2:2) Furkan, neyin doğru neyin yanlış olduğunu, neyin iyi neyin kötü olduğu konusunda hüküm veren bir kitaptır: “Böylece Biz onu (Kur’an’ı) Arapça bir hüküm olarak indirdik.” (Rad Suresi, 13:37) Başka bir surede ise Musa (a.s.) ve Harun’a (a.s.) verilen Tevrat için de “Furkan” tabirini kullanıyor. Yani her devirde Rabbimiz, indirdiği semavî kitaplarıyla insanlara, doğru ve yanlışları bildirmiştir.

– Kur’an’ın birçok ismi olduğunu bilmiyordum. Diğer isimlerinden kısaca bahseder misin?

– Kur’an’ın bir ismi de “Hak”tır. Hak, gerçeklik, hakikat demektir. Kur’an hayal, yalan ve aldatmadan uzak olup sadece hakikati ders veriyor. Bu nedenle, Allah Hz. Peygamber’e (a.s.m.) hitaben şöyle diyor: “Şüphesiz Biz seni hak ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.” (Bakara Suresi, 2:119) Kur’an, Cenab-ı Hakk’tan gelen hakikati kabul etmenin bizim menfaatimize olacağını beyan ediyor: “Ey insanlar! Peygamber size Rabbinizden hakkı (gerçeği) getirdi. O hâlde kendi iyiliğiniz için iman edin. Eğer inkâr ederseniz bilin ki göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah’ındır. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Nisa Suresi, 4:170)

Kur’an’ın bir diğer ismi “Hikmet”tir. Hikmet, gaye, maksat ve fayda gütmek manasına geliyor. Kur’an, tam bir hikmet kitabıdır: “Elif, Lâm, Râ. Bunlar hikmet dolu Kitabın ayetleridir.” (Yunus Suresi, 10:1) “… Allah sana Kitabı (Kur’an’ı) ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir.” (Nisa, 4:113)

Kur’an’ın bir ismi de “Burhan”, yani kesin delildir: “Ey insanlar, bakın size Rabbinizden kesin bir delil geldi; size açık bir nur indirdik.” (Nisa Suresi, 4:174) “...Ey Resul’üm, işte sana bu kutlu Kitabı indirdik ki her şeyi açıklasın, doğru yolu göstersin, Allah’a teslimiyetle itaat edecek olanlara, rahmetin ve müjdenin ta kendisi olsun.” (Nahl Suresi, 16:89)

Kur’an, aynı zamanda iman edip kendisiyle amel edenler için bir şifa, hidayet ve rahmet kitabıdır: “Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir öğüt, kalplere bir şifa ve inananlar için yol gösterici bir rehber ve rahmet (olan Kur’an) geldi.” (Yunus Suresi, 10:57)

– Sohbetimizin başında sanki Yaratıcı’yı bilmek için kâinat yeterli dediğini anlamıştım. O hâlde niye anlattığın özelliklerde bir kitap gönderilsin?

– Rabbimiz kâinattaki eserleriyle kendini bize tanıtmasına rağmen gaflet ve dalalet uykusunda olup da göremeyenleri uyandırmak için hem Peygamber hem de Kitap göndermiştir. Doğruyu yanlıştan kesin olarak ayırt etme imkânı olmayan insana, “Furkan’ı, Hikmet’i, Burhan’ı, Nur’u ve Hakk’ı” indirmesi büyük bir rahmet olmuştur: “Sana bu Kitabı; her şey için bir açıklama, doğru yolu gösteren bir rehber, bir rahmet ve Müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.” (Nahl Suresi, 16:89)

– Okuduğum kadarıyla, Kur’an’da senin iddia ettiğin rahmeti ve hikmeti göremedim.

– Bence üç büyük engeli aşamadığın için söz konusu rahmeti ve hikmeti göremiyorsun. Birincisi, semavî kitap olduğuna inanmadığın için istifade edemiyorsun. Tıpkı açlıktan ölmek üzere olan birinin önüne konulan yemeğin, yemek olduğuna inanmadığı için yememesi gibi. Böyle birinin yemekten istifadesi mümkün değildir. Aynen öyle de senin de ilahî sofra olan Kur’an’dan istifaden öncelikle ona iman edip önünde diz çökmenle mümkündür. Birçok ayette, Kur’an’ın iman edenler için “hidayet ve rahmet” olduğunun beyan edilmesi bu sırdandır.

– Olmadığına inanmadığım bir sofraya oturup bir şeyler yememi beklemezsin herhâlde!

– Hayır; ama sofrayı görmene mâni olan bazı engelleri aşman gerekir. Kanaatimce senin ikinci engelin, önyargıların. Üçüncüsü ise meal okumandan dolayı, sofranın sadece kokusunu almandır. Müslüman olmayan, Amerikalı iki öğretim üyesinin yazdığı “İslam’ın Vizyonu” adlı kitaptaki bir değerlendirme senin niye istifade edemediğin konusuna açıklık getiriyor: “Batılı birinin Kur’an’ın gerçek değerini takdir etmesi çok zordur; özellikle çeviri okuyorsa. Hatta yıllarca Arapça çalışan biri için bile Kur’an karışık, yanlış veya mantıksız görünebilir. Ancak Kur’an’a dayalı İslam medeniyeti, Kur’an konusunda uzmanlaşan binlerce filozof, âlim ve şairlerin şehadetiyle sabittir ki problemin kaynağı Kur’an değil, onu anlamakta zorluk çeken Batılılardır. Hiç şüphe yok ki Kur’an insanlık tarihinde etkili olmuş en harika eserlerden biridir. Son zamanlarda artan sayıda Batılı ilim adamı, kendi kültürel kalıplarını aşarak Kur’an’ın nevine mahsus olağanüstü bir eser olduğunu kabul etmiştir. Yine de Müslüman olmayanların, Arapça ve İslamî ilimleri bilmeyenlerin Kur’an’ın harikalığını görüp takdir etmelerinin önünde büyük engeller vardır.2

– Bu sözleri Müslüman olmayan birilerinin söyleyeceğini sanmıyorum. Kitabın yazarlarının Müslüman olmadığına emin misin?

– Kitap, üniversitede “İslam’a Giriş” adlı dersi alan öğrenciler için yazılmış. İki yazar da üniversitede ders veriyorlar. Kitabın tamamını geçen gün okudum. Doğrusu bilgili, çok dürüst ve insaflı buldum. Önyargılarını aşıp hakkaniyetle Kur’an’ı ve İslam’ı inceledikleri için güzel bir eser yazmışlar. Söz konusu eser, halen birçok farklı üniversitede ders kitabı olarak okutuluyor. Kitabın önsözünde, Kur’an’ı anlamaya en büyük engelin Batılı insanların önyargıları olduğu ifade ediliyor: “Öyle görünüyor ki İslam hakkında hiçbir bilgisi olmayan insanlar Kur’an meali okuduklarında, Kur’an hakkındaki önyargıları neyse, onu teyit edecek şeyler buluyorlar. Kur’anî bakış açısını gerçekten anlamak için öncelikle onun dayandığı temel düşüncelerden haberdar olmak gerekir. Batı kültürü ve modern eğitimin öğretileriyle yetiştiğimiz için Kur’anî bakışa çok uzak kalıyoruz.”3 Bana ilk gönderdiğin mektupta kendini “hakikati arayan” olarak tanımlamıştın. Bence hakikati arayan için Kur’an müthiş bir hakikat hazinesidir. Çünkü sonsuz ilim sahibinden gelen bir eserden daha hak bir şey olamaz.

– Samimi bir şekilde hakikati arıyorum. Bu arayışta, eğer varsa, Yaratıcı’nın son derece önemli olduğunu da kabul ediyorum. Ateist arkadaşlarımın birçoğu benim Yaratıcı’nın varlığına bu denli kafa takışıma şaşırıyorlar. Benimle dalga geçiyorlar. “Sen Yaratıcı’yla kafayı bozdun” diyorlar.

– Bence sen doğru ve akıllısını yapıyorsun. Düşünen bir insan için Allah’ın varlığı sorusundan daha önemli hiçbir soru yoktur. Bu soruya tatminkâr bir cevap bulmak kadar hayatî bir şey olamaz. Çünkü Allah varsa ve insan da araştırarak O’nu bulursa, her şeyi bulmuş olur. Şu gördüğümüz bardaktaki bir damla su, mucizevî bir şekilde, 21 yaşında bir delikanlı olsa, onun için en önemli soru nasıl bir damla sudan insan olduğudur. Bu delikanlı kendi varlığının kaynağını düşünmeden, araştırmadan, bara eğlenmeye gitse çok büyük akılsızlık etmiş olur. Aksine, Yaratıcı’sını bulmak için uğraşsa, sorular sorsa, son derece makul hareket etmiş olur. Bu anlamda senin yaptığını çok akıllıca buluyor, diğerlerinin yaptığına bir anlam veremiyorum

– Bu konuda seninle hemfikirim. Bu sırdandır ki, 2002 yılında emekli olduktan sonra, hayatımın geri kalan kısmını beş önemli sorunun cevabını aramak yolunda harcamaya karar verdim. O günden beri, part-time bazen çalışıyorum. Ancak mesaimin önemli bir kısmını, sorularımın cevabını araştırmakla geçiriyorum.

– Neymiş bu hayati soruların? Doğrusu çok merak ettim. Sence bir mahsuru yoksa benimle paylaşır mısın?

– Memnuniyetle. 1) Kâinatın bir yaratıcısı (veya yaratıcıları) var mı? 2) Ölümden sonra hayat var mı? 3) Davranışlarımızı özgür iradeyle mi belirliyoruz yoksa kaderimizde yazılanları mı oynuyoruz? 4) Beden-akıl (ruh) ilişkisi nasıldır? 5) Büyük Patlama’yla kâinatın var olmasından önce ne vardı? Neler oldu? Çocukluğumdan beri bu soruların cevabını arıyorum. 12 yaşındayken Hıristiyanlık bu sorularıma cevap veriyor sandım. Kiliseye devam ettim. Ancak üniversiteye gittiğimde, kilisedeki öğretinin doğru olmadığını ve rasyonel insanın onları kabul edemeyeceğini anladım. Hıristiyanlıktan çıkıp agnostik oldum.

– Hakikaten çok ilginç soruların var. Demek ömrünün kalan kısmını bu soruların cevabını bulmak uğruna harcamaya karar vermişsin. Çok büyük bir fedakârlık. İnşaallah senin gibi hakikati bu denli arzulayan birine Rabbim aradığını buldurur. Doğrusu, haline hem seviniyorum hem de acıyorum.

– Nasıl oluyor hem sevinmek hem acımak?

– Seviniyorum. Çünkü Rabbim hakikati arama samimiyetine binaen seni Kur’an’la tanıştırmış. Senin sorduğun hayatî sorular, oksijen, su, ekmek gibi insan için zaruri olan gıdalara benzer. Bu gıdaları almayan insan biyolojik varlığını devam ettiremez. Aynen öyle de, senin sorularına tatminkâr cevap bularak, ruhunun gıdasını vermeyen insan da ruhen canlı kalamaz. Biraz öncede söylediğim gibi, Kur’an, bizim ruhumuza ve bütün duygularımıza oksijen, su ve gıda olacak şeylerle dolu “semavî bir sofradır.”4 Allah seni bu sofrayla karşılaştırdığı için nasiplisin. Buna seviniyorum. Ancak, aldığın seküler eğitim gözüne perde oluşturduğu için sofradaki nimetleri göremiyorsun. Dolayısıyla, onlardan istifade edemiyorsun. Açlıktan ölmek derecesine gelmiş bir insanın karşısına çıkmış mükellef bir sofrayı görmemesinden dolayı, açlık sancısı çekmesi gibi bir şey. Senin bu ikinci durumunu düşündükçe de sana acıyorum.

– Varsa böyle bir sofra, göster görelim. O zaman istifade ederim. Ancak ortada sofra falan göremiyorum.

– Dediğim gibi gözüne perde gelmiş biri nasıl görsün ki.

– Sen yardım et de görelim sofrayı.

– Benden yalnız teklif ve teşvik. Sana düşen ise niyet ve gayret. Rabbinden iste asıl hidayeti: “Senden isterim inayet. Bana göster bir rahmet. Beni dosdoğru yola sevk et.” Seküler bilim ve dinsiz felsefe gözünü kapadığı için Kur’an sofrasını göremiyorsun. Bence öncelikle gözüne perde olan önyargılarını kaldırmaya gayret etmelisin.

– Doğrudur. İnsanın önyargıları hakikati anlamaya engel olur. Batılı biri olarak İslam hakkında birçok önyargım var. Kabul ediyorum. Hem okumalarla hem de senin yardımınla önyargılarımı aşıp sağlıklı bir değerlendirme yapmaya çalışıyorum. İşimin zor olduğunu biliyorum, ancak elimden gelen gayreti gösteriyorum. Bugüne kadar bana gönderdiğin her şeyi dikkatle okuyup yorumlarımı sana bildirdim. Bu da demektir ki önyargılarıma dayanmıyorum. Hakikati aramaya devam ediyorum.

– Seninle görüşmemizin aylardır devam etmesinin sırrı bu. İyi niyetin, hakikati arama azmin ve entelektüel dürüstlüğün olmasaydı bu kadar uzun soluklu görüşemezdik. Maksadım, önyargılarını aşarak Kur’an denizindeki hakikatleri görmene yardımcı olmaktır. Sen hakikati arıyorsun, ancak aklını kendine biricik rehber yapmışsın. Aklınla hakikat denizine dalıyorsun. Oysa Kur’an’la o denize dalmak çok daha farklıdır.

“Mesela, bir denizde hesapsız cevherlerin aksamıyla (çeşitleriyle) dolu bir definenin bulunduğunu farz edelim. Gavvas dalgıçlar o definenin cevahirini (cevherlerini) aramak için dalıyorlar. Gözleri kapalı olduğundan el yordamıyla anlarlar. Bir kısmının eline uzunca bir elmas geçer. O gavvas (dalgıç) hükmeder ki bütün hazine, uzun direk gibi bir elmastan ibarettir. Arkadaşlarından başka cevahiri (cevherleri) işittiği vakit, hayal eder ki o cevherler bulduğu elmasın tabileridir, fusus (yüzük taşları) ve nukuşlarıdır (süsleridir). Bir kısmının da kürevî (yuvarlak) bir yakut eline geçer, başkası murabba (dört köşeli) bir kehribar bulur ve hakeza, her biri, eliyle gördüğü cevheri o hazinenin aslı ve mu’zamı (en büyük parçası) itikad edip (inanıp), işittiklerini o hazinenin zevaid (artıkları) ve teferruatı zanneder. O vakit bakarken muvazenesi bozulur, tenasüb de gider. Çok hakikatin rengi değişir... Bahr-i hakaik (hakikatler denizi) olan Kur’an; ayetleri dâhi o deniz içindeki definenin bir gavvasıdır (dalgıcıdır). Lakin onların gözleri açık; defineyi ihata eder (tamamıyla görür), definede ne var, ne yok görür. O defineyi öyle bir tenasüh ve insicamla (yerli yerinde) tarif, beyan eder ki hakiki hüsn-ü cemali gösterir.”5

– Anladığım kadarıyla, hakikat denizinden sadece Kur’an ayetleri (dalgıçları) hakikî cevher çıkarıyor, diyorsun. Kimse kendi aklıyla hakikati bulamaz mı?

– Elbette, insan aklıyla da bir kısım hakikatleri keşfeder. Ancak insanın sınırlı aklı ve noksan ilmiyle, sonsuz ilim sahibi olan Allah’ın bildirdiği hakikatlere yetişmesi imkânsızdır. Vahye dayalı hakikatleri hiç dikkate almadan, kendi aklıyla doğruyu bulmaya çalışan biri, biraz önceki misalde açıklandığı gibi, hakikatlerin çoğundan mahrum kalır. Büyük zarara uğrar. “Nasıl ki yıldız böceği kendi ışıkçığına itimat eder, gecenin hadsiz zulümatında (karanlığında) kalır. Bal arısı kendine güvenmediği için gündüzün güneşini bulur. Bütün dostları olan çiçekleri güneşin ziyasıyla yaldızlanmış müşahede eder.”6 Öyle de yıldız böceğinin ışığına benzeyen kendi aklına güvenip Kur’an’ın güneş gibi parlak hakikatlerini nazara almayanlar kendilerini karanlığa mahkûm eder.

– Doğrusunu söylemek gerekirse bir Yaratıcı’nın varlığına inandıktan sonra “evrensel metriksin” O’nun tarafından yaratıldığına veya idare edildiğine bir itirazım olmaz. Sonsuz ilim, sonsuz hikmet ve sonsuz rahmet sahibi bir Yaratıcı’yı kabul eden biri için semavî mesajın “evrensel değerleri” belirlemesi gayet makuldür. Bütün mesele dönüp dolaşıp Kur’an’ın semavî kitap olup olmadığına dayanıyor.

– Kur’an’ın semavî kitap olduğunu birkaç defa anlattım şimdiye kadar. Anlaşılan bu konuda soru ve şüphelerine tam cevap veremedim. İstersen gelecek hafta bu konuyu etraflıca konuşalım.

– Bence çok iyi olur.

* * *

Bu hafta Thomas sohbete çok iddialı başlamıştı. İnsanın aklıyla hakikati bulabileceğini ve vahye ihtiyaç olmadığını iddia etmişti. Oysa sohbet sonunda, Thomas sonsuz ilim sahibi bir Yaratıcı’dan gelen semavî mesajın hakikate ölçü olabileceğini kabul etti. Mesnevi’de anlatıldığı gibi, semavî vahyin nurundan mahrum insanların hakikat tarifi, tıpkı hayatında hiç fil görmemiş birinin karanlıkta file dokunarak tarif etmesine benzer:

“Hintliler karanlık bir ahıra bir fil getirip halka göstermek istediler. Hayvanı görmek için o kapkaranlık yere bir hayli adam toplandı. Fakat ahır o kadar karanlıktı ki gözle görmenin imkânı yoktu. O göz gözü görmeyecek kadar karanlık yerde file ellerini sürmeye başladılar. Birisinin eline kulağı geçti, ‘Fil bir oluğa benzer’ dedi.

Başka birisinin eline ayağı geçmişti, dedi ki: ‘Fil bir direğe benzer.’ Bir başkası da sırtını ellemişti. ‘Fil bir taht gibidir’ dedi. Herkes neresini elledi, nasıl sandıysa fili ona göre anlatmaya koyuldu. Onların sözleri, görüşleri yüzünden birbirine aykırı oldu. Birisi dal dedi, öbürü elif. Herkesin elinde bir mum olsaydı sözlerindeki aykırılık kalmazdı.”7

 

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

 

Dipnotlar:

1 Metriks (Matrix) başkalarının kontrolünde olan sunî bir dünyayı temsil ediyor. Filmde anlatıldığına göre, insanlar sunî bir dünyanın esirleri olmuşlar. Robotik varlıklar tarafından kontrol ediliyorlar. Hakikati anlamamaları için sürekli olarak aldatılıyorlar. İnsanın metriksten (yani sunî yalancı dünyadan) kurtulup gerçek hürriyeti kazanması, öncelikle hakikati anlamasına bağlı. Oysa robotik güçler insanların beyinlerini sürekli, istedikleri programlarla doldurduğu için esaretten kurtulmak pek mümkün gözükmüyor. Film, metrikste doğan bir insanın hakikati bulmasının imkânsız denecek kadar zor olduğunu gösteriyor.
2 Sachiko Murata ve William C. Chittick, The Vision of İslam, Paragon House: 1994, s. XVIII.
3 Sachiko Murata ve William C. Chittick, The Vision of İslam, Paragon House: 1994, s. XIX.
4 Hz. Peygamber (a.s.m.) Kur’an’ı şöyle tarif eder: “Bu Kur’an, Allah’ın ziyafet sofrasıdır. Yiyebildiğiniz kadar onun nimetlerinden yiyiniz. Şüphesiz ki bu Kur’an Allah’ın ipidir, apaçık bir nurdur ve fayda veren bir şifadır. Kur’an kendisine sarılanın koruyucusudur, kendine uyanların kurtarıcısıdır. Kur’an’a uyan doğru yoldan sapmaz ki kınansın, eğilmez ki doğrultulsun. Kur’an’ın harikalığı ve üstünlüğü kaybolmaz, çok okumakla eskimez.” (et-Tergib ve Terhib, 2:227)
5 Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirmi Beşinci Söz.
6 Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, On Yedinci Söz.
7 Mevlana, Mesnevi, Cilt: 3, s. 71

Kur’an ya En Harika ya da (Haşa) En Hilekar Kitaptır


Kur’an ya En Harika ya da (Hâşâ) En Hilekâr Kitaptır

Katındaki en çetin azap ile korkutmak, salih amellerde bulunan müminlere de içinde ebedi kalacakları güzel bir ecri müjdelemek için içinde hiçbir (tezat ve) eğrilik bulunmayan dosdoğru Kitabı, kulu (Muhammed) üzerine indiren Allah’a hamd olsun.”

(Kehf Suresi, 18:1)

"Sâir kelâmların (sözlerin) Kur’an’ın ayâtına nispeti (kıyası), şişelerdeki görünen yıldızların küçücük akisleriyle yıldızların aynına nispeti (kıyası) gibidir.”

(Bediüzzaman)

 

Kur’an, Thomas’ın geçen haftaki konuşmamızdaki itirazlarına Tur Suresi’nde cevap veriyor. Bu suredeki ayetler, bütün inkâr yollarını kapatarak Allah’ın varlığını ispat eder. Her bir ayet, ateizmden tabiatperestliğe; Budizm’den Hinduizm’e kadar farklı sapık akımlara işaret ederek onlardaki yanlışlığı gösterir. Böylece dosdoğru yol olan İslam’a girmenin aklen gerekli olduğunu, ikna edici bir üslupla ders veriyor.1Thomas’la ilgili ayetleri müzakere ettik bu haftaki görüşmemizde:

– Geçen hafta, Kur’an’ın birçok inkâr akımının argümanlarına cevap verdiğini söylemiştim. Başka bir deyişle, Kur’an “dosdoğru yol” olarak tarif ettiği yolun dışındaki yolların eğri olduklarını anlatarak, insanları Kur’anî yolu kullanmaya davet ediyor. Tur Suresi’ninin 35-43 arasındaki ayetleri münhasıran bu konuyu işliyor. Biraz uzun olacak, sence bir mahsuru yoksa, önce ilgili ayetleri kısa yorumlarıyla aktarmak istiyorum. Daha sonra sözü sana vereceğim.

– Olur. Dinliyorum. Bence bir mahsuru yok. Bugün biraz erken ayrılmam gerekiyor. Eğer konuyu bitiremezsek, haftaya devam ederiz.

– Tur Suresi, otuz beşinci ayet,2 “Yoksa onlar bir Yaratıcı olmaksızın mı yaratıldılar?” diyor. Bu ayet bir Yaratıcı olmadan her şeyin meydana geldiğini iddia eden dinsiz felsefeye işaret ediyor. İnsanın bir Yaratıcı tarafından kasıt ve hikmetle yaratıldığını inkâr edip doğal seleksiyon sonunda hayvandan türediğini söyleyen Darvinci görüşü reddediyor. “Kâinatta her şey bir gaye, bir vazife ve bir hikmet için yaratıldığına göre insan nasıl başıboş, gayesiz, maksatsız, tesadüfî meydana gelmiş olabilir” diyerek inkâr edenlerin içine düştüğü hatayı, akıl gözlerine gösteriyor.

Aynı ayette geçen “Veya kendi kendilerini mi yaratıyorlar?” sorusuyla da sadece maddenin varlığını kabul eden ve bir yaratıcının müdahalesi olmadan maddenin kendiliğinden oluştuğunu iddia eden materyalist düşünceye işaret ediliyor. Ayet, Yaratıcı’yı kabul etmeyenin, her şeyin kendi kendini yarattığına inanmak zorunda kalacağını ifade ediyor. Yani bir yaratıcıyı reddetmekle, ateist birinin her şeyi yaratıcı yaptığını ima ediyor. Kur’an, her şeyin, her şeyle ilişkisini nazara vererek “Bir tek şeyi yaratan; ancak her şeyi yaratandır” diyor.

Otuz altıncı ayette, “Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattı? Doğrusu onların düşünüp iman etmeye niyetleri yoktur” ifadesiyle, temel bir dayanakları olmadığı hâlde, Allah’ın varlığını reddeden ateist düşünceye işaret ediliyor. Ayet, Allah’ın varlığını inkâr edenlere soruyor: “Gözünüz önündeki gökleri ve gezegenimizi kim yarattı? Madem bir iğne bile ustasız meydana gelemez, nasıl olur da bu kadar büyük ve kompleks nesneler ustasız meydana gelir?” Ayet, ateistlere, göklerin ve yerin ustası olduklarını ispat etmelerini yahut onların ustası olan Yaratıcı’yı kabul etmelerinin gereğini ifade ediyor.

Otuz yedinci ayet, “Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı?” diyor. Yani kâinatın tedbiri ve idaresini onlar mı ele geçirdi, diyor. Böylece peygamberlik müessesesini inkâr eden Brehmenlere, ilahî iradeyi reddeden sapkın felsefî akımlara ve aklı esas alıp Kur’an ve sünneti akıllarına uydurmaya çalışan Mutezile gibi akımlara işaret ediyor. Her şeyin hakikatini ancak Allah bilir. Her şeyin hazinesi sadece O’nun yanında bulunur. İşte bu ayetle, Allah, Kur’an’ın hakikatlerine karşı çıkanlara meydan okuyor: “Peygamberliği inkâr ediyorsanız söylediklerinizin doğru olduğunu ve bunun kaynağını gösterin” diyor. “Hak peygamberlerin hepsi mucizelerle gelmiştir. O hâlde öncelikle onların mucizelerinin inkâr edilmesi gerekir. Oysa Rabbiniz iradesiyle, bir kısım insanları peygamber yapıp onlara hakikatin hazinesini göstermiştir. Sizin hakikat diye iddia ettikleriniz; ancak şahsî kuruntularınızdır. Beşer olarak, kendi başınıza, mutlak hakikate sahip olamazsınız. Hakikatinizin semavî kaynaklı olduğunu iddia ediyorsanız hakikat hazinemize ulaştığınızı ispat etmeniz gerekir. Nitekim peygamberler, gösterdikleri mucizelerle Rahman’ın hazinesine mazhar olduklarını göstermişlerdir.”

Otuz sekizinci ayet, “Yoksa göklere çıkıp da haberlerini dinlemek için bir merdivenleri mi var? Öyle ise dinleyicileri, işittiklerine dair açık bir delil getirsin” diyor. Yani Allah’tan gelen gaybî haberleri dinlemeyip kâhinlik, ispritizmacılık gibi yollarla gaybî haberlere ulaştığını iddia edenlere işaret ediyor. “İddia ettiğiniz gibi hakikate giden bir yol bulmuş iseniz açık bir delil gösteriniz. Aksi halde yalancılardan olduğunuz ortaya çıkacak” diyor. Ayet, açık delil istemekle, insanların her söylenilene inanmamalarını ve akıllarını kullanarak kendilerine sunulan delilleri incelemelerini ders veriyor.

Otuz dokuzuncu ayet der: “Yoksa kız çocukları O’nun, erkek çocukları da sizin mi?” Burada ayet, Allah’a ortak koşan müşrik felsefeye ve yıldızlara tapanlara ve Allah’a çocuk isnat edenlere işaret ediyor. İnsan gibi aciz, bağımlı ve fani bir varlığın, neslini devam ettirmesi için muhtaç olduğu üremeyi; hiçbir şeye muhtaç olmayan, vücudu vacip ve devamlı, varlığı ezeli ve ebedi, zatı cismaniyetten arınmış, yüce ve mahiyeti artıp çoğalmaktan münezzeh ve kudreti her türlü acizlikten beri olan Zat-ı Zülcelal’e isnat ederek O’na evlat sahibi olduğunu söylemek, bir safsata ve hezeyandır.

Kırkıncı ayet, “Yoksa sen onlardan bir ücret istedin de onlar ağır bir şey altına mı girdiler?” der. Bununla zalim ve azgın dünyaperestlere (kapitalistlere) işaret etmiş olur. Peygamber’i dinlemeyen dünyaperestleri uyarır: “Sizden bir ücret mi isteniyor ki geri kalıyorsunuz? Oysa peygamber sizden hiçbir şahsî beklenti içinde değildir. Yaptığı hizmetin ecrini ve ücretini yalnızca Cenab-ı Hak’tan istiyor.”

Kırk birinci ayet, “Yoksa gaybın ilmi, onların yanında da oradan mı alıp yazıyorlar?” diyor. Yani bu ayet de ölümden sonra insana neler olacağını bildiğini iddia eden Budistlere ve gayba ilişkin tahminlerini mutlak hakikat sanan aklınıbeğenmişlere işaret ediyor: “Gaybî kitapları mı var ki gaybtan haber veren Kur’an’ı dinlemiyorlar. İnsanın ölümden sonra başka bir varlık suretinde dünyaya geleceğini nereden biliyorlar? Yoksa vahye mazhar peygamberlerden başka kimseye açılmayan ve kendi başına ona girmeye kimsenin haddi olmayan gayb âlemine mi girdiler? Öyleyse peygamber olduklarını, Kur’an gibi, tahrip olmamış semavî bir kitaba sahip olduklarını ispat etmeleri gerekir. Aksi hâlde, onların sözleri hakikat değil, hayal ve hezeyandır.”

Kırk ikinci ayette, “Yoksa sana tuzak mı kurmak istiyorlar? Fakat o kâfirler tuzağa düşecek olanların ta kendileridir” ifadesiyle, semavî mesaja tabi olmayıp hile ve tuzakla hidayete erenleri dalalette sevk etmeye çalışan şarlatan münafıklara ve dessas zındıklara işaret ediliyor. Bu insanlar, Hz. Muhammed’e (a.s.m.) bazen kâhin, bazen mecnun bazen de sihirbaz deyip insanları ondan uzaklaştırmak istiyorlar. Oysa kendilerinin dahi inanmadıkları suçlamalara, başkalarını inandırmaları mümkün değildir. Onlar aslında kendi nefislerine hile yapıp kendilerini aldatıyorlar.

Kırk üçüncü ayet ise, “Yoksa onların Allah’tan başka bir ilahı mı var? Allah onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir” diyor. Bununla iyilik ve kötülük tanrılarına inanan Mecusilere ve ayrı ayrı sebeplere bir nevi ilahlık verenesbapperestlere işaret ediliyor. “Eğer göklerde ve yerde, Allah’tan başka ilahlar olsaydı ikisi de harap olup giderdi” (Enbiya Suresi, 21:22) ayeti de Yaratıcı’nın ilahlık vasfını ortaya koyuyor. Yani matematiksel olarak her vasfın sonsuz derecesine sahip iki yaratıcı olamaz. Örneğin, iki sonsuz kudret sahibi yaratıcı mantıken var olamaz. O hâlde iki sonlu kudret sahibi yaratıcı olabilir. Kudreti sınırlı olan, varlığını sonsuz zamanlarda devam ettiremez. İkisi de mutlaka bir gün harap olup giderdi. Oysa, Allah ezeli ve ebedidir.3

– Yukarıda aktardığın bütün manaların söz konusu ayetlerde olduğunu zannetmiyorum.

– Senin zannını değil, Kur’an uzmanlarının görüşlerini esas almak gerekir. Aktardığım yorumlar benim şahsi görüşüm değil, en büyük Kur’an yorumcularından biri kabul ettiğim Said Nursî’nin görüşü…

– Bence insanlar, Kur’an’ı ilahî kelam kabul edip iman ettikten sonra onun kelimelerine istediği manaları yüklüyorlar.

– Böyle bir iddiayla, şimdiye kadar gelip geçmiş yüz binlerce Kur’an uzmanlarınalarına hakaret ediyorsun. Hayatı, Kur’an’ı anlamaya ve yaşamaya adayan binlerce büyük zekâlar ve ulvi dehalar, ciddiyet, samimiyet ve ihlasla Kur’an rahlesinin önünde diz çöküp ders almışlar. Kur’an’ın, okuma yazması bile olmayan birinin eseri olduğunu fark etmemişler. Ondaki taklidi ve sahtekârlığı görmemişler.

– “Kur’an yalan ve hileyle dolu bir kitaptır” demiyorum. Aksine içinde birçok yararlı bilgiler olduğunu kabul ediyorum. Ancak bu, onun semavî olduğuna delil olamaz.

– On dört asırdır milyarlarca insana rehberlik yapan, onların hayatlarını şekillendiren, kalplerine ve ruhlarına gıda olan, yüzlerce devletin kanun ve nizamına ilham kaynağı olan Kur’an’ı, semavî kitap değil, Hz. Muhammed (a.s.m.) tarafından, şu veya bu şekilde yazılmış, beşerî bir kitap olarak algıladığımızda, onu en yüce seviyeden en alçak bir seviyeye düşürmüş oluyoruz. Bu seviyeden bakarsak “Kur’an medeniyeti”ne kaynaklık eden ve milyonlarca doğru sözlü, adil, âlim ve fazıl insanı yetiştiren Kur’an’ı, cahil ve hilekâr bir insanın sahte sözleri olduğunu kabul etmemiz gerekir.

Çünkü “Kur’an kelamullah olmazsa Arş’tan zemine (yere) düşer gibi sukut eder (alçalır), ortada kalmaz. Mecmâ-ı hakâik (hakikatleri toplayan bir eser) iken menba-ı hurafat (hurafeler kaynağı) olur. Ve o harika fermanı gösteren zat (hâşâ, sümme hâşâ) eğer Resulullah olmazsa, âlâ-yı illiyyinden (en yüce mertebeden) esfel-i safiline (en aşağı merteb) sukut etmek (düşmek) ve menba-ı kemalat (mükemmel sıfatların kaynağı) derecesinden maden-i desais (hilelerin kaynağı) makamına düşmek lazım gelir; ortada kalmaz. Zira, Allah namına iftira eden, yalan söyleyen, en edna (aşağı) bir dereceye düşer. Bir sineği daimî bir surette tavus görmek ve tavusun büyük evsafını (vasıflarını) onda her vakit müşahede etmek (görmek) ne kadar muhal (imkânsız) ise şu mesele de öyle muhaldir (imkânsızdır).”4

– Tarihteki gelmiş geçmiş İslam devletlerindeki bütün iyilikleri Kur’an’a veremezsin. O iyiliği, önder konumunda olup toplumlarını ileriye götüren bireylere vermen lazım. Meşhur deyimle, Sezar’ın hakkını, Sezar’a vermelisin.

– Kanaatimce sen Kur’an’ın hakkını da Sezar’a veriyorsun. Kur’an, insanlık tarihinde benzersiz bir inkılap yapmıştır. Vahşi, cahil, inatçı bir kavmi, medeni, âlim ve fazıl bir kavme dönüştürerek bir asır gibi kısa bir sürede birkaç kıtada hükümran kılmıştır. Tarihteki bütün Müslümanları tek bir ordu gibi düşünsek Kur’an, kuvvetli kanunlarıyla, sağlam prensipleriyle, tesirli emirleriyle o büyük orduyu iki dünyayı fethedecek şekilde talim ve terbiye eden mukaddes bir kumandan hükmünde olur. İslam ümmetinin kumandan-ı azamı olan Kur’an-ı Azimüşşan, ordunun her bir ferdini derecelerine göre akıllarını aydınlatıp, kalplerini nurlandırıp, nefislerini terbiye edip, ruhlarını besleyip, vicdanlarını temizleyip, bütün manevî latifelerini inkişaf ettirerek “insan-ı kâmil” yapmış ve fazilette insanlığa örnek olacak muhteşem bir medeniyeti inşa etmiştir. Bundandır ki Atlantic Monthly Press yayınevi yakın zamanda başlattığı “Dünyayı Değiştiren Kitaplar” dizisi içinde Kur’an’ı da yayınladı.

– Sen Muhammed’e bile hiç kredi vermiyorsun, her şeyi Kur’an’a veriyorsun galiba.

– Hz. Muhammed’i (a.s.m.) Kur’an’dan ayrı düşünmüyorum. O “yaşayan Kur’an”dır. Dolayısıyla, Kur’an dediğimizde, kitap olarak kastettiğimiz; 6666 ayetlik mukaddes bir eser akla gelir. Aynı zamanda, bu ayetlerle hayatının her anını şekillendiren en kâmil insan olarak da Hz. Muhammed (a.s.m.) akla gelir. Kur’an’a beşer kelamı dediğimizde, onu hâşâ kuvvetsiz, kıymetsiz, asılsız bir düzme kitap farz edip yazarı sandığımız ve düşmanının bile tasdikiyle Muhammedü’l-Emin olduğu sabit olan zatı da hâşâ, sahtekâr, hilekâr, düzenbaz ve yalancı kabul etmemiz gerekir. Kısacası, Kur’an ya sonsuz ilim ve hikmet sahibi Allah’ın kelamıdır ve şimdiye kadar yazılmış bütün beşerî kitapların üstünde bir makama sahiptir ya da Allah adına uydurulmuş bir kitaptır ve insanlık tarihinde yazılmış en asılsız, düzmece kitaptır.5Saate baktığına göre birazdan ayrılacaksın galiba.

– Evet. Ayrılmam gerekiyor.

– Son olarak Duke Üniversitesi’nde İslamî Araştırmalar Merkezi başkanı Bruce Lawrence’ın Kur’an ve Hz. Muhammed (a.s.m.) ile ilgili orijinal bir tespitini seninle paylaşmak istiyorum.

– Buyur, seni dinliyorum.

– Lawrence’e göre, İslam’a karşı olanların argümanları şöyledir: “Birinci mesele, onların Muhammed’in gerçek peygamber olmadığını düşünmeleridir. Muhammed hayatta iken Ebu Lehep ve Ebu Cehil gibi kişiler, onun peygamber olduğuna inanmadılar. Onu, bazı parlak fikirleri olan Kureyşli bir tüccar olarak bildiler. Onun yaşadığı hadiseler, özellikle Medine’de meydana getirdiği yeni ve sebatlı topluluk, onu ve mesajını teyit etti. Birileri hâlen Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğu konusunda şüphe edebilir, ancak ona verilen hidayet, ümit ve şifa kaynağı olan semavî mesaj, onun rehber olarak otoritesini kuvvetlendirdiği gibi yaşamıyla ilgili bilgiler de Kur’an’ın yüce bir eser olduğunu teyit etti. Hakikatlerin ümmete tatbik edilmesi konusunda görüş ayrılıkları olduğunda bile Kur’an ve Peygamber bütün samimi Müslümanlar için iki önemli kaynak oldu.”6

* * *

Kur’an’ın en kıymetli cevherlerinden biri de sadece iman yolunu değil, aynı zamanda inkâr yollarını çok iyi tarif etmesidir. Gözünü ve gönlünü açan insanlara bütün yolları gösteriyor. Ebedi saadet yolundaki güzelliği çok güzel tasvir ettiği gibi, ebedi azaba götüren yolu da çok açık bir şekilde beyan ediyor. Thomas’la bu haftaki görüşmemizde de müşahede ettiğim gibi, Kur’an’ın bu tespitleri hak ve hakikattır. Ancak, Peygambere iman edip, elindeki mücevherlerin kıymetini takdir edenler istifade ediyorlar. Mevlana’nın hikayesindeki Seba halkı gibi sorgulayanlar ise bu eşsiz hazineden mahrum kalıyorlar:

“Sebalılar ‘Ey davaya girişenler! Doktorluğu bildiğinize, bize fayda vereceğinize deliliniz nerede? Siz de bizim gibi uyku uyumakta, siz de bizim gibi yemek yemektesiniz. Köylerde, şehirlerde bizim gibi oturup duruyorsunuz. Bu su toprak tuzağındayken nasıl olur da gönül simurgunu avlayabilirsiniz? Fakat mevki ve reislik sevdası sizi peygamberlik davasına salmış, bu yüzden kendinizi peygamber sanıyorsunuz. Bu çeşit laflar, bu çeşit yalanlara kulak bile asmak istemeyi, ayran kâsesine düşmek dilemeyiz’ dediler.

Peygamberler dediler ki: ‘Bu da o illetten, körlüğünüzden… Söylediğimiz sözlerin hakikatini göremiyorsunuz. Davamızı duyuruyorsunuz da elimizdeki mücevheri görmüyorsunuz. Elimizdeki bu mücevher, halka bir imtihandır. Onu gözlerin önünde dolandırıp durmaktayız. Kim ‘Nerede mücevher?’ derse bu sözü, körlüğüne, mücevherleri görmediğine şahittir. Güneş söze gelse de ‘Kalk, gündüz oldu yatıp durma’ dese sen de ‘A güneş, şahidin nerede?’ desen güneş, ‘Kör herif, Allah’tan kendine göz iste! Apaydın gündüz vakti birisi mum arasa onun bu araması körlüğüne tam bir delildir. Bari görmüyorsan, gündüz olduğundan şüphen varsa, daha sabah olmadı sanıyorsan, sus bir şey söyleme de kör olduğunu meydana vurma. Allah’ın ihsanını bekle!’ der. Gündüzün ‘Gündüz nerede?’ demek kendi kendini rezil etmektir a gündüz arayan!’”7

 

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

 

Dipnotlar:

1 Rabbini Arayan Thomas kitabının dördüncü bölümünde kâinatın varlığını açıklayan dört temel hipotezi (ihtimali) ayrıntılı olarak tartışmıştık. Şunu itiraf edeyim ki Kur’an’ın bu muhtemel ihtimalleri tartıştığını bilmiyordum. Thomas’la birlikte Kur’an’ı tetkik ederken Tur Suresi’nin 29-43. ayetlerinin inkâr yollarının hepsini ifade ederek çürüttüğünü görünce hayretler içinde kalmıştım. Bediüzzaman, Yirmi Beşinci Söz adlı eserinde söz konusu ayetlerdeki elmas hakikatleri ortaya çıkardıktan sonra şunu söylüyor: “Eğer iktidarım olsaydı birkaç cevherlerini daha gösterseydim ‘Şu ayetler tek başıyla bir mucizedir’, sen dahi diyecektin.”
2 Sahabeden Cübeyr bin Müt’im, bir akşam namazında Hz. Peygamber’in (a.s.m.) arkasında namaz kılarken Tur Suresi’nin 35-37. ayetleri okununca duyduğu hayranlığı “Kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu” şeklinde ifade eder. (Tecrid-i Sarih Tercemesi, 11:189)
3 Yukarıda açıkladığımız on ayetin de tefsiri Yirmi Beşinci Söz’den alınmıştır.
4 Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, On Beşinci Söz’ün Zeyli.
5 Bediüzzaman’a göre, Kur’an’ın manasını bilmeyen biri bile onun tilavetine kulak verdiğinde, farklı olduğunu anlayacak ve şöyle diyecektir: “Kur’an, bütün dinlediğim ve dünyada mevcut kitaplara kıyas edilse hiçbirisine benzemiyor ve onların derecesinde değildir. Öyle ise ya Kur’an umumunun altındadır veya umumunun fevkinde (üstünde) bir derecesi vardır. Umumun altındaki şık ise muhal (imkânsız) olmakla beraber, hiçbir düşman, hatta Şeytan dahi diyemez ve kabul etmez. Öyle ise Kur’an umum kitapların fevkindedir (üstündedir); öyle ise mu’cizedir.” (Mektubat, On Dokuzuncu Mektup, On Sekizinci İşaret)
6 Bruce Lawrence, The Qur’an: A Biograhphy, (Atlantic Monthly Pres: 2007), s. 193-194.
7 Mevlana, Mesnevi, Cilt: 3, s. 148-149.

Kur’an'a Göre Kadın İkinci Sınıf İnsan mı?


 Kur’an’a Göre Kadın İkinci Sınıf İnsan mı?

Rableri onlara şu karşılığı verdi: Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden hiçbir çalışanın amelini zayi etmeyeceğim. Sizler birbirinizdensiniz... Allah katından bir mükâfat olmak üzere, onları içinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Mükâfatın en güzeli Allah katındadır.”

(Bakara Suresi, 2:195)

O sahralarda, o çöllerde, âdetlerini muhafazada çok mutaassıp (katı) ve asabiyetlerinde (milliyetçiliklerinde) fevkalâde inatçı ve kasavet-i kalp (kalp katılığı) ve merhametsizlikte emsalsiz ve hatta diri diri kızlarını toprağa gömüp öldürürlerken müteessir (üzüntülü) bile olmayan pek çok vahşi kavimler oturmakta idiler. O zat-ı nuranî (nurlu zat), kısa bir zamanda, o kavimlerin ahlâk-ı seyyielerini (kötü ahlaklarını) kaldırarak ahlâk-ı haseneyle (güzel ahlakla) tebdil ettirdi (değiştirdi).”

(Bediüzzaman)

 

Bu haftaki görüşmemizde, Thomas, Kur’an’ı bitirmek üzere olduğunu ve problemli gördüğü önemli bir konuyu tartışmak istediğini söyledi. Kendisine hediye ettiğim Kur’an mealini beraberinde getirmişti. Kitabı elinden alıp hızlıca bir göz gezdirdim. Kitabın birçok yerini çizerek okumuş, birçok yere hatırlatıcı notlar düşmüş. Kısacası, Thomas, Kur’an mealini satır satır okumuş. Dikkatle ve sorgulayarak anlamaya çalışmış. Kendi daracık aklıyla hikmetini anlayamadığı yerleri işaretlemiş. Thomas, Kur’an’ın Allah kelamı olması için hiçbir problemli mevzu içermemesi gerektiğini düşünüyor. Her bir Kur’an ayetini ilk bölümde tartıştığımız prensipler ışığında değerlendiriyor. Thomas, problemli gördüğü önemli konuyu şöyle ifade ederek başladı:

– Kur’an’da kadınla ilgili hükümlerin bazıları, hakkaniyete ve adalete uygun düşmüyor. Açıkça kadına haksızlık yapılıyor. Kadın, ikinci sınıf kul muamelesi görüyor. Oysa Adil ve Hakîm bir yaratıcı hem kadına hem de erkeğe aynı değeri verir. İkisini de birinci sınıf kul muamelesi yapar. İzin verirsen kadına yapılan haksızlığın birkaç misalini söyleyeceğim:

– Buyur, dikkatle dinliyorum.

– Birincisi, miras dağıtımında kız çocuğuna haksızlık yapılıyor. Anne ve baba öldüğünde iki kız bir oğlan varsa mirasın yarısını oğlana, yarısını da iki kıza verin, diyor. İkincisi, eşler arasında anlaşmazlık çıkması durumunda, erkeğin eşine üç aşamalı ceza vermesini öngörüyor. Erkeğe, eşiyle arasında problem çıktığında, önce uyar, sonra yatağını ayır, daha da yola gelmezse dayak at diye emrediyor. Üçüncüsü, cariyelik adı altında kadının köleliğini tasvip ediyor. İnsanların köle edinmesine izin veriyor.

– Sana göre kadına yapılan haksızlığın bu dört misali de birbiriyle bağlantılı. Hepsini tek tek ele alacağız. Öncelikle sana bir soru sormak istiyorum. Kur’an’ın tamamına yakınını okudun. Kadınlarla ilgili bütün hükümleri düşününce İslam’ın kadına haksızlık yaptığını mı düşünüyorsun?

– Doğrusunu söylemek gerekirse İslam’ın o günkü şartlarda kadın haklarını iyileştirdiğini kabul ediyorum. Yani İslam kadına bir kısım haklar vermiştir. Ancak verilen haklar kadını erkekle eşit statüye getirmemiştir. Bence Allah kelamı olan bir kitap, kadın ve erkek ayırımı yapmaz. Mutlak adalet sahibi olan bir Yaratıcı, Kitabında kadın aleyhinde olacak tek bir hüküm bile içermez. Ben, Kur’an’daki her bir ayeti okurken kendi kendime soruyorum: Böyle bir ifade Kur’an’ın ifade ettiği Rab’den gelmiş olabilir mi? Bu anlamda, yukarıda ifade ettiğim dört hususla ilgili ayetler, bende Kur’an’ın ilahî kelam olduğu noktasında şüphe bıraktı. Açıkçası, Kur’an kadına bir hususta bile haksızlık yapılmasını öngörüyorsa senin iddia ettiğin gibi tamamıyla ilahî sözleri içeren bir kitap olamaz.

– Kanaatimce, İslam tarihi bilmediğinden dolayı, İslam’a haksızlık yapıyorsun. İslam’ın kadına verdiği statüyü anlamak için öncelikle kadın haklarının tarihsel gelişimini ve İslam öncesi cahiliye Arap toplumunda kadına nasıl muamele edildiğini bilmen gerekir.1 Hem Doğu hem de Batı toplumlarında kadına insan olarak muamele edilmiyordu. Kadın, erkek için hizmetçi ve eğlence aracı olarak görülüyordu. Birçok toplumda bu tarz uygulamalar hâlen devam ediyor. Geçenlerde CNN’de çıkan bir haberde günümüz dul Hint kadınlarının içler acısı durumu anlatılıyordu. Kocası ölen kadın, bir daha evlenemediği gibi toplumun nazarında talihsiz olarak görülüyor. Saçını kesmeye ve beyaz renkli elbise dışında bir şey giymemeye zorlanıyor. Toplumdan dışlanarak ölüme terk ediliyor. Bazı evlatlar dul kalmış annesini lanetlenmiş diye sokağa atıyor.2

Batı’da da iki asır öncesine kadar durum pek farklı değildi. Roma’da kadın bir nevi kocanın satın alınmış mülkü gibiydi. Evlilikle beraber her şeyi, bütün mal varlığı kocasına geçiyordu. 19. yüzyılın sonuna kadar İngiliz hukukunda da durum Roma’dakinden farklı değildi. 1870, 1882 ve 1887’de yapılan kanuni düzenlemeyle, İngiltere de kadına mülk edinme hakkı tanındı. ABD’de de durum farksızdı. Kadınlar mülk edinme hakkını 19. yüzyılın ortalarında edindi. Kadınlara oy kullanma hakkı ise 1920’de verildi.

Kadına, Hıristiyan toplumlarda insan muamelesi yapılmamasının dinî dayanağı da vardı. Hıristiyan inancına göre Hz. Âdem’i (a.s.) cennette kandırıp yasaklanmış meyveyi yediren eşi Havva idi. Örneğin, ikinci asırda yaşamış Hıristiyanlığın kurucularından Tertullian, kadın için şöyle der: “Havva olduğunu bilmiyor musun? Tanrı’nın kadınlar hakkındaki hükmü hâlen devam ediyor. Hâliyle onların suçu da devam ediyor. Kadınlar, şeytanın kapısıdır. Lanetlenmiş ağacı ortaya ilk çıkan kadındır. Tanrı’nın emrine ilk sırt çeviren kadındır. Şeytanın bile yoldan çıkaramadığını Havva çıkardı. Tanrı’nın sureti olan Âdem’i Havva parçaladı. Havva’nın yüzünden ölüm yaratıldı. Havva’nın yüzünden Tanrı’nın oğlu İsa dâhil herkes ölümü tadıyor.”3Yahudilerin kutsal kaynağı da benzer şekilde kadını suçlu buluyor: “Hiçbir günah bir kadının günahına denk gelmez. Günah bir kadınla başladı ve bir kadın yüzünden hepimiz ölümü tadacağız.”4

Yine Yahudilerin meşhur Talmud kitabında erkeklere şöyle dua etmeleri tavsiye edilir: “Kâinatın Sultanı’nı tesbih ederim ki beni bir kadın yapmadı... Tanrı’ya şükürler olsun ki beni kadın yapmadı.”5

– Haklısın Batı’nın ve Hıristiyanlığın kadınlarla ilgili karnesi hiç de iyi görünmüyor. İslam’da nasıldı? Önce İslam’dan önce kadının sosyal statüsü ve hakları konusunu anlatırsan daha iyi olur.

– İslam’dan önce Arap toplumunda kadınlar, insan yerine bile konulmuyordu. Kuvveti elinde bulunduran erkeklerin her türlü emrine amade köle muamelesi görüyorlardı. İslam, kadını erkeğin kölesi olmaktan çıkarıp başların tacı hâline getirdi. Hz. Muhammed (a.s.m.) “Cennet annelerin ayakları altındadır” diyerek ebedi saadeti kazanmanın, anneyi razı etme şartına bağlı olduğunu beyan etti.

Veda Hutbesi diye bilinen ve 114 bin sahabeye yaptığı son konuşmasında, Hz. Muhammed (a.s.m.), şu tavsiyede bulunmuştu: “Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah’ın emaneti olarak aldınız; onların namuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helâl edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır.”

Karen Armstrong gibi bir feminist yazar bile İslam’ın kadına haksızlık yaptığını kabul etmiyor: “İslam öncesi (Arap toplumunda) kadının konumunu iyi bilmeliyiz. O zamanlar kız çocuklarını öldürmek âdet olmuştu ve kadınlara hiçbir hak verilmemişti. Kadın bir nevi köleydi. Aşağılık bir mahlûktu. Yasalar önünde varlığı bile söz konusu değildi. Böyle vahşi bir devirde Muhammed’in kadınlar için yaptığı olağanüstüydü. Kadının şahit olabileceği ve miras alabileceği fikri bile hayret vericiydi.”6

– Tekrar edeyim. Ben de İslam’ın kadın haklarını bir nebze iyileştirdiğini kabul ediyorum. Ancak kadını erkek seviyesine getirip ikisine de eşit haklar tanımamıştır.

– Feminist anlamda kadınla erkek eşitliğini arıyorsan Kur’an’da bulamazsın. Kur’an, olaya manevî, sosyal, hukukî ve ekonomik açılardan yaklaşıyor. Manevî açıdan tam bir adalet vardır. Hem sorumlulukları hem de ahiretteki mükâfat ve ceza yönünden kadın ve erkek arasında hiçbir ayırım yapılmıyor. Hatta denilebilir ki Kur’an’ı rehber edinen bir kadın manevî açıdan bir nebze daha avantajlıdır. Özellikle anne olarak çektiği sıkıntılardan dolayı cennetle mükâfatlandırılma ihtimali daha yüksektir. Kur’an hem erkek hem de kadının haklarının zayi olmayacağını çok açık bir şekilde söylüyor:

“Rableri onlara şu karşılığı verdi: Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden hiçbir çalışanın amelini zayi etmeyeceğim. Sizler birbirinizdensiniz... Allah katından bir mükâfat olmak üzere, onları içinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Mükâfatın en güzeli Allah katındadır.” (Bakara Suresi, 2:195)

“Erkek veya kadın, kim mümin olarak iyi bir şey yaparsa elbette ona hoş bir hayat yaşatacağız ve onların mükâfatlarını, yapmakta olduklarının en güzeli ile vereceğiz.” (Nahl Suresi, 16:97)

Kadının ikinci sınıf kul olduğunu söyleyen tek bir ayet gösterebilir misin?

– Sana katılıyorum. Kur’an, genel olarak “Kadın ve erkek, Allah indinde aynıdır” diyor. Ama sohbetimizin başında belirttiğim hususlara gelince bu eşitliği bozuyor. Kur’an’da kadın-erkek eşitliğinin vurgulandığı ayetlerle kadına ikinci sınıf insan muamelesi yapılan ayetlerin bulunması, Kur’an kendi kendiyle çeliştiğini gösteriyor. Her şeyin ilmine sahip bir Yaratıcı’dan gelen bir Kitap böyle çelişkiler içermez. Muhammed’in zamanında kadına çok kötü muamele yapılıyordu. O da getirdiği bazı hükümlerle kadının haklarını iyileştirmişti. Eğer Kur’an senin dediğin gibi Allah’tan gelen bir kitap olsaydı kökten değişiklikler yapardı. Varsayalım ki Muhammed zamanında kız çocuklarını tanrılara kurban etmek gibi bir gelenek hâkimdi. Böyle bir durumda, Allah’tan gelen bir mesaj, insanlara kesinlikle kız çocuklarınızı öldüremezsiniz, derdi. Bu konuda mutlak yasaklayıcı bir hüküm getirirdi. Çocuklarınızı öldürmek iyi değil veya sadece şu şartlarda öldürebilirsiniz gibi hükümler getirseydi yeterli olmazdı. Sadece çocuk haklarını iyileştirici olurdu. Ancak onların haklarını kesin olarak muhafaza etmediği için tam adalete uygun düşmezdi. Allah varsa O mutlak adalet sahibidir.

– Hiç şüphe yok ki, Allah vardır ve şu anda seni konuşturan da O’dur. Türkçe’de şöyle bir deyim var: “Allah seni konuşturuyor.”7 Allah’ın varlığı kâinattaki her şeyin varlığından daha kesin ve alenidir. Evet, Allah vardır. Ancak insanın gözüne gaflet, sebepler, tabiat ve ülfet perde olduğunda, O’nu görmesi mümkün değildir. Allah’ın varlığının bir delili de senin biraz önceki sözlerindir.8 Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliğinden önce Arap toplumu çocuklarını öldürmek gibi bir geleneğe sahip olsaydı Allah neyi emrederdi? Biraz önce bu konuda söylediklerini tekrar duymak istiyorum.

– Yaratıcı onlara böyle bir şey yapmalarının yasak olduğunu söyler ve onları böyle bir şeyi yapmaktan kesin bir şekilde men ederdi. Yapmakta ısrar edenleri ise en şiddetli azapla tehdit ederdi.

– Bu sözlerini unutma. Arap toplumunda İslam’dan önce senin söylediğin vahşet yaygın bir şekilde yaşanıyordu. Kur’an, kız çocuğuna yapılan zulmü şu ayetlerle lanetliyor: “Onlardan biri, kız ile müjdelendiği zaman içi öfke ile dolarak yüzü simsiyah kesilir. Kendisine verilen kötü müjde (!) yüzünden halktan gizlenir. Şimdi onu, aşağılanmış olarak yanında tutacak mı, yoksa toprağa mı gömecek? Bak, ne kötü hüküm veriyorlar!” (Nahl Suresi, 16:58-59) İslam’ın ikinci halifesi olan Hz. Ömer’in (r.a.) bununla ilgili çok ilginç bir hatırası var. Hz. Ömer (r.a.), Müslüman olmadan önce yaşadığı bir şeyi hatırladığında hep güler, başka bir şeyi hatırladığında da hep ağlarmış. Helvadan put yapıp önce taptıklarını, acıkınca ise yediklerini hatırladıkça güldüğünü söyler.

– Haa... Haa... İnan ki çok komik. Ben bile gülüyorum buna. İnsan kendi eliyle yaptığı şeye tapar mı hiç. Garip bir mantık. Ağladığı şey neymiş?

– Müslüman olmadan önce kız çocuğunu diri diri toprağa gömdüğünde, kızının yakarışlarını hatırladıkça da ağlarmış. Doğrusu, İslam’ın vahşi bir insanı nasıl medeni hâle getirdiğini bilmek isteyenler İslam’dan önce ve sonraki Ömer’i karşılaştırsınlar yeter. Kısacası, İslam geldiğinde kız çocuklarına yapılan zulmü tamamıyla ortadan kaldırmıştır. Buna, onların haklarının iyileştirilmesi denilmez. Haklarının tam olarak verilmesi ve korunması denir. Getirdiği sosyal değişim açısından bakınca İslam insanlık tarihinin en büyük devrimidir, denilebilir.9 Eskiden var olan çok katı birçok gelenek ve görenekleri yıkarak yerine yenilerini getirmiştir.

Said Nursî’nin tabiriyle: “O sahralarda, o çöllerde, âdetlerini muhafazada çok mutaassıp (katı) ve asabiyetlerinde (milliyetçiliklerinde) fevkalâde inatçı ve kasavet-i kalb (kalp katılığı) ve merhametsizlikte emsalsiz ve hatta diri diri kızlarını toprağa gömüp öldürürlerken müteessir (üzüntülü) bile olmayan pek çok vahşi kavimler oturmakta idiler. O zat-ı nuranî (nurlu zat), kısa bir zamanda, o kavimlerin ahlâk-ı seyyielerini (kötü ahlaklarını) kaldırarak ahlâk-ı haseneyle (güzel ahlakla) tebdil ettirdi (değiştirdi). Hatta o zat-ı mürşidin (a.s.m.) telkin ettiği iman nuru sayesinde, o vahşi insanlar, insan âleminde insanlara muallim (öğretmen) oldular. Ve medeniyet dünyasında, medenilere üstad oldular. O zatın (a.s.m.) şu kadar geniş ve azim saltanatı, yalnız zahiri (görünürde) bir saltanat değildir. Daha geniş ve daha derin yerde saltanat-ı bâtıniyesi (içteki saltanatı) vardır ki bütün kalpleri ve akılları kendisine cezb ve celb etmiştir (çekmiştir). Ve bütün ruhları ve nefisleri teshir etmiştir (etkisi altına almış) ki kalplere mahbup (sevgili), akıllara muallim ve tenvir edici (aydınlatıcı) ve nefislere mürebbi (terbiye edici) ve ruhlara sultan olmuş ve olmaktadır.”10

Bu kadar kısa sürede bu denli büyük reformları yapan başka hiçbir insan çıkmamıştır. Bütün bunları, kalpleri imanla fethederek yapmıştır.11 Kılıç zoruyla yapmamıştır. Zaten böyle büyük ve daimi fetihler silah zoruyla yapılamaz. ABD’nin elindeki silah kuvvetine rağmen galip olamaması bunun en somut örneğidir.

– Anlatıklarına itirazım yok. Ancak sohbetimizin başında belirtiğim hususlara ne diyorsun? İstersen onları tek tek konuşalım. Mirastaki adaletsiz dağılıma ne demeli? İslam genel olarak kadınlar için çok güzel şeyler yaptığı için bu adaletsizliği hoş mu görmeliyiz?

– Mirasta bir adaletsizlik yok aslında. Sen İslam’ın getirdiği sosyal adalete bütüncül bakmadığın için sana adaletsizlik gibi görünüyor.

– Olur mu canım! Bal gibi eşitsizlik var. Ayet miras konusunda açıkca kız çocuğuna, erkeğinkinin yarısını verin, diyor. Bundan daha bariz adaletsizlik olur mu?

– Sana göre, İslam kadını, erkeğe göre ikinci sınıf kul görüyor, bu nedenle de mirasta kadına daha az pay veriyor. Öyle mi?

– Miras ayetini başka nasıl anlayabilirim ki?

– Kur’an mirastaki adaletini anlatmam biraz süre alacak. İstersen bu konuyu gelecek haftaya bırakalım.

– Daha iyi olur.

* * *

Kur’an hazinesindeki elmas hakikatler hakkında insanları şüpheye düşüren konuların başında kadın hakları geliyor. Medyanın propagandasıyla, Kur’an’ın kadını ikinci sınıf insan gördüğü fikri telkin ediliyor. Birçok insan, bu tarz şüphelerini gideremediği için Kur’an sarayına giremiyor. Mevlana’nın dediği gibi: “Bilginin iki kanadı vardır, şüpheninse tek. Zan noksandır, uçmaz. Tek kanatlı kuş, çabucak baş aşağı düşer. Sonra uçmaya savaşır ama ya iki adımlık bir yer aşabilir, ya birazcık daha fazla. Şüphe kuşu düşe kalka ümit yuvasına tek kanatla uçmaya savaşır. Fakat şüpheden kurtuldu da bilgi sahibi oldu mu o tek kanatlı kuş, iki kanatlı kesilir. Kanatlarını açar. Ondan sonra yüzüstü, eğri büğrü değil, doğru yolda güzelce uçur gider. Cebrail gibi iki kanatlı şüphesiz, hilesiz, kıylükalsiz uçar. Bütün âlem, ona ‘Sen Allah yolundasın, dinin doğru’ dese, o onların lafına güvenmez, o sözlerden gururlanmaz, onun tek canı, onlara çift olmaz. Yahut herkes ‘Sen yol azıtmışsın, kendini dağ sanıyorsun ama bir saman çöpüsün sen’ dese, bir zerre bile hayale düşmez, azıcık olsun kınayanların kınamasından elem duymaz.”12

 

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

 

Dipnotlar:

1 Dr. Abdulazim Şerif’in Women in Islam Versus Women in the Judaeo-Christian Tradition The Myth and The Realityisimli kitabı karşılaştırmalı olarak kadının İslam, Yahudilik ve Hıristiyanlıktaki statüsünü anlatıyor. Kitabı internet üzerinden de okuyabilirsiniz: http://www.islamicity.com/mosque/w_islam/
2 http://www.cnn.com/2007/WORLD/asiapcf/07/05/damon.india.widows/ index.html
3 De Cultu Feminarum, section I, I, part 2, (trans. C. W. Marx).
4 Eccelesiastes, 25:26-28.
5 Menahoth, 43b.
6 Karen Armstrong, Muhammad A Biography of The Prophet, (Harper Collins Publisher, USA: 1992), s. 191.
7 Gerçi, bu deyim yanlış kullanılıyor halk arasında. Bir insan kendi sözüyle kendini ele verdiğinde, “Allah seni konuşturuyor” derler. Hakikatte Allah insanı her an konuşturuyor. Allah’ın kudreti, rahmeti ve inayeti olmazsa insan bir tek söz bile söyleyemez. Çünkü insanın konuşma fiilini gerçekleştirmesi, başta beyni olmak üzere vücudundaki hayatî organlarını kontrol etmesine, hayatın içinde barındığı dünyayı ve dünyaya beşiklik yapan uzayı kontrolünde bulundurması gerekir. Oysa insan gibi aciz bir varlık, yediği bir lokma yemeği bile, iradesiyle parçalayıp hücrelerine taşıyamaz.
8 Doğrusu Thomas’ın verdiği misali dinlerken hayretler içinde kalmıştım. Ona bu sözleri söyletmekle Rabbimin bana yardımcı olduğunu hissedip ferahlamıştım. Rabbim her şeyi gören ve işitendir. Her yerde hazır ve nazırdır. Hiç şüphe yok ki bütün konuşmalarımıza en birinci şahit O’dur. Sadece pasif bir dinleyici ve izleyici değil Rabbim. Hikmeti ve rahmeti gerektiğinde olaylara müdahale eder. Her şeye kudreti yettiği için hiç beklenmedik şekilde olayların seyrini değiştirebilir. Thomas’la aylardır devam eden görüşmelerimiz esnasında defalarca, ilahî rahmetin ya bana bir fikir vererek ya da Thomas’ı, söylettiği sözleriyle kendi tuzağına düşürerek yardımcı olduğunu müşahede ettim. Rahmeti sonsuz Rabbimiz gözümüzün önünde yarattığı bütün eserleriyle, kendini bize tanıttığı gibi bize yaşattığı her bir hadiseyle de kendini hissettiriyor. Rabbimizden her an inen sonsuz ayetleri beş duyumuzun penceresinden görebildiğimiz gibi bize takılan binlerce latifenin penceresinden de müşahede edebiliriz. Yeter ki imanla hakikate gözümüzü açmış olalım. O vakit, kâinatta zerreden galaktik sistemlere kadar, her şeyin her şeyiyle Rabbimizi bildirdiğini görecek, duyacak, idrak edecek ve hissedeceğiz.
9 Kur’an’ın ilahî mesajından nasibini almamış insanlar 21. yüzyılda bile kız evlatlarını katletmeye devam ediyor. Eskiden olduğu gibi doğduktan sonra toprağa gömmek yerine, kürtaj ve doğum kontrolü yoluyla onları dünyaya gözlerini açmadan gömüyorlar. Guttmacher Institute’nün yayınladığı istatistiklere göre ABD’de yılda 1,3 milyon kürtaj yapılıyor. Dünyada ise bu sayının 46 milyonu bulduğu tahmin ediliyor. (Ayrıntılı bilgi için kürtaj istatistikleri: http://www.guttmacher.org) Çin’de birden fazla çocuk edinme yasağından dolayı her sene 8 milyonu aşkın insan kürtajla bebek aldırıyor. Ultrason gibi modern âletleri kullanarak bebeğin cinsiyetini öğrenen milyonlarca aile kız evladı olacağını öğrendiğinde kürtaja başvuruyor. Öyle ki bu vahşet erkek ve kız sayısındaki ilahî dengeyi bozarak daha şimdiden sosyal dengeye büyük zarar vermiştir. Devlet yetkilileri sorunun daha da büyümesine mâni olmak için kız evladı doğuranlara bir kısım avantajlar sağlama yoluna gitmiştir.
10 Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevî-i NuriyeReşhalar, Yedinci Reşha.
11 ABD’nin en saygın televizyon kanalı olan PBS’in, 11 Eylül’den sonra İslam’la ilgili hazırladığı “İnanç İmparatorluğu (The Empire of Faith) adındaki belgesel, İslam’ın bir asırdan az bir süre içinde üç katıya yayılmasının kılıçla değil, iman kuvvetiyle olduğunu anlatıyor.
12 Mevlana, Mesnevi, Cilt: 3, s. 98.

Kur’an'ın Benzeri Yazarlıklabilir mi?


Kur’an’ın Benzeri Yazılabilir mi?

 

De ki: And olsun, eğer bu Kur’an’ın benzerini getirmek için insanlar ve cinler bir araya toplanıp da hepsi birbirine yardımcı olsalar, yine de onun benzerini getiremezler.”

(İsra Suresi, 17:88)

 

Hem, basiresinde (kalbinde) selim (sağlam) bir gözü olan görür ki; Kur’an’da öyle bir göz vardır ki, o göz, bütün kâinatı zahir (dışı) ve batını (içi) ile vazıh (açık), göz önünde bir sayfa gibi görür, istediği gibi çevirir, istediği bir tarzda o sayfanın manalarını söyler.”

(Bediüzzaman)

 

Thomas, Kur’an mealini okuduktan sonra Kur’an’ı ilginç bulduğunu, ancak Allah’a atfedilecek kadar olağanüstü görmediğini söylemişti. Geçen haftaki görüşmemizde daha da ileri giderek “Ben de pekâlâ böyle bir kitap yazabilirim” demişti. Bu hafta, Kur’an’ın hiçbir şekilde benzerinin yazılamayacağını ispat edecektim. Öncelikle, hayalen altıncı asırdaki Arap yarımadasına gidip niye Kur’an’ın böyle bir meydan okumayla ortaya çıktığını anlamaya çalıştık:

– Geçen hafta, sana “Kur’an’ın bir benzeri yazılamaz” derken kendi fikrimi söylemedim. Kur’an, böyle bir iddiayla ortaya çıkmış. Senin gibi Kur’an’ı Hz. Muhammed’in (a.s.m.) yazdığını düşünenlere karşı müthiş bir meydan okuyor. “Eğer dediğiniz doğruysa o hâlde, siz de Kur’an gibi bir kitap yazın” diyor. Kur’an’ın neden bu şekilde bir meydan okuduğunu anlamak için o zamanki tarihî koşulları hatırlamakta yarar var. Kur’an’ın yazıldığı dönemdeki Arap toplumu hakkında bilgin var mı?

– Çok az şey biliyorum. Birazcık anlatırsan iyi olur.

– O zamanki Arap toplumunda okuma yazma bilen çok nadirdi. Bu nedenle sözlü edebiyat çok gelişmişti. İnsanlar tarihî kıymeti olan sevinç ve üzüntülerini şiir ve belagatle, yani güzel sözlerle, hafızalara kaydederek sonraki nesillere aktarıyordu. Dolayısıyla, şiir ve belagat çok gelişmişti. Şimdilerde futbol yıldızlarının gördüğü rağbeti o zamanlar, şairler görürdü. “Hatta bir kabilenin beliğ bir edibi, en büyük bir kahraman-ı millisi (milli kahramanı) gibiydi. En ziyade onunla iftihar ediyorlardı.”1

Her sene şiir müsabakası düzenleyerek, en güzel yedi şiiri Kâbe’nin duvarına altınla yazıyorlardı. Amerikalı iki üniversite hocası o zamandaki belagatin önemini şöyle anlatıyor: “Gerçek savaş kahramanı kılıcı keskin olan değil, sözü keskin olan şairlerdi. Rivayete göre bazen iki kabile savaşırken bir şairin onları hicvetmesi savaşa son verirdi.”2

Sözlü edebiyatın ve şiirin çok rağbette olduğu bir zamanda inen Kur’an’a karşı itiraz yükselince, Allah da onlara en kuvvetli oldukları alanda meydan okudu. Şiir olmadığı halde, onların en harika şiirlerini belagatte geride bırakan Kur’an ayetlerini okuma yazma bilmeyen birine söylettirdi. “Şiirin kılıçtan bile daha keskin olduğu bir toplumda Kur’an’ın harika belagati gerçekten de çok etkiliydi. Birçok suresi hayli şiirsel olmakla beraber, Kur’an bir şiir kitabı değildi. Ancak, onu duyan herkes sözlerinin harikulade bir kuvvete sahip olduğunu kabul ediyordu. Özellikle Mekkî sureler için böyle bir kanaat vardı. Kur’an, Muhammed’in en büyük deliliydi. Çünkü o gerçekten yaşayan bir mucizeydi... Gerçi dürüstlük ve itimadı ona el-emin sıfatını kazandırmıştı, ancak Muhammed sıradan bir kabile mensubuydu. Kabilesinin konuştuğu gibi konuşurdu. Ancak, bu olağan insan, olağanüstü kuvvet ve güzelliğe sahip ayetler okumaya başladı. Belagat ve gücün hamuruyla yoğrulan bu toplumda bu sözler o güne kadar duyulan bütün sözlerden farklı olmakla beraber, geçmişte gelen bir mesajı teyit ediyordu.”3

Kur’an’ın sözlerindeki harikulade güzellik, edipleriyle iftihar eden Arap toplumuna fiili bir meydan okumaydı. “Madem, söz ustası olmakla iftihar ediyorsunuz, hiç okuma yazması olmayan bir insanın size getirdiği sözlerin benzerini söyleyin. Eğer o sözlerin benzerini getirmekten aciz iseniz onların sahibine iman edin.” O zamanki şartlar içinde son derece adil bir meydan okumaydı. Aslında onların “güzel şiir söyleme” yarışmasına Hz. Muhammed (a.s.m.) de getirdiği Kur’an’la katılmış oluyordu. Sen o zamanda bulunsaydın ve yarışmanın hakemi olsaydın, ne tür koşullar ön görürdün?

– Bireylerarası yarışma olduğuna göre, yarışmaya katılmak isteyen her birey kendi başına bir eser hazırlayıp takdim etsin derdim. Bu eserleri değerlendirecek bir jüri oluştururdum. Sonra da yarışmacıların adlarını gizli tutarak jüriye eserleri değerlendirmelerini isterdim.

– Çok doğru söyledin. Hakkaniyetli bir yarışma böyle olur. Ayrıca yarışmacıların da benzer vasıflara sahip olması lazım. Örneğin, ilkokul mezunu biriyle üniversite profesörünü yarıştırmak da hakkaniyete uygun değil.

– Haklısın. Farklı yarışmacıların seviyesine göre farklı gruplara ayırırdım.

– Meydan okumanın adil olması için, Hz. Muhammed (a.s.m.) gibi, yarışmaya katılacakların da ümmi olması gerekirdi. Oysa Allah diğer yarışmacıların lehine olacak şekilde şartlarda değişiklik yapmış. Yarışmacı ümmi olmasın, en büyük bir âlim ve hatta dâhi olsun, diyor. Bir âlimle olmuyorsa, binlerce, yüz binlerce âlim bir araya gelsin: “Eğer kulumuz Muhammed’e indirdiğimiz Kur’an’dan bir şüpheniz varsa, haydi, onun benzeri bir sure getirin. Allah’tan başka bütün yardımcılarınızı da çağırın–eğer iddianızda doğru iseniz.” (Bakara Suresi, 2:23) Bütün bunlarla birlikte Kur’an gibi bir eser yazamıyorlarsa, ölmüş bütün âlimlerden de yardım alsınlar, yani onların eserlerini getirip yarışmaya soksunlar. Bu da olmuyorsa, cinlerle irtibat kurup, cinlerin bütün âlimlerini de yanlarına alsınlar: “De ki: And olsun, eğer bu Kur’an’ın benzerini getirmek için insanlar ve cinler bir araya toplanıp da hepsi birbirine yardımcı olsalar, yine de onun benzerini getiremezler.” (İsrâ Suresi, 17:88.)

Kur’an’ın semavî olmadığını iddia edenlere Kur’an şöyle meydan okuyor:4 “Yoksa, ‘O Kur’an’ı kendisi uydurup söyledi’ mi diyorlar? Hayır, (sırf inatlarından dolayı) iman etmiyorlar. Eğer doğru söyleyenler iseler, haydi onun gibi bir söz getirsinler!” (Tur Suresi, 52:33-34) Bütün insanlar ve cinler de Kur’an gibi bir kitap yazamıyorlarsa, o halde sadece Kur’an’ın on bölümüne denk gelecek bir kitapçık yazsınlar: “Ve düzme ve uydurma da olsa onun gibi on tane sure getirin.” (Hûd Suresi, 11:13) Bunu da yapamıyorlarsa, bir bölümlük bir şey yazsınlar. Bakara gibi uzun bir bölüm de yazamıyorlarsa, İhlas Suresi gibi, birkaç ayetten oluşan küçücük bir sure yazsınlar.

Bütün bunları da yapamıyorlarsa, manadan vazgeçtim, sadece belagatine denk gelecek, manasız bir sure yazsınlar. Bunu da getiremezlerse, o zaman ya Kur’an’ın semavî olduğunu kabul edip, iman etsinler. Veya ebediyen cehennemde yanmaya hazır olsunlar: “Bunu yapamazsanız –ki hiçbir zaman yapamayacaksınız– çırası insanlarla taşlar olan ve kâfirler için hazırlanmış o ateşten sakının.” (Tur Suresi, 52:24)

– Kimsenin bu meydan okuyuşa cevap vermediğini nereden biliyoruz?

– Böyle bir hadisenin olup olmadığını tarihten öğrenebiliriz. Allah, İslam’ı imha etmeyi gaye edinenlere daha kısa ve selametli bir yol gösteriyor(du): Eğer gücünüz varsa, İslam’ı kılıçla değil kalemle imha ediniz. Yani bir kitap yazarak, Kur’an’ın insan eseri olduğunu ispat ediniz. Müşriklerin, kalem yerine kılıca sarılıp, Hz. Muhammed (a.s.m.) ve sahabeleriyle savaşması, kalemle Kur’an’ı imha etmenin mümkün olmadığını gösteriyor.

“İşte, eğer muaraza (sözle yarışmak) mümkün olsaydı, acaba hiç mümkün mü idi ki, bir iki satırla muaraza edip davasını iptal etmek gibi rahat bir çare varken, en tehlikeli, en müşkülatlı (en zor) muharebe (savaş) tarikı (yolu) ihtiyar (tercih) edilsin. Evet o zeki kavim, o siyasî millet ki, bir zaman âlemi siyasetle idare ettiği halde, en kısa ve rahat ve hafif bir yolu terk etsin, en tehlikeli ve bütün mal ve canını belaya atacak uzun bir yolu ihtiyar (tercih) etsin; hiç kâbil (mümkün) midir? Çünkü edipleri birkaç hurufatla (harfle) muaraza edebilseydi, Kur’an davasından vazgeçerdi. Onlar da maddi ve manevi helaketten (mahvolmaktan) kurtulurlardı. Hâlbuki muharebe gibi dehşetli, uzun bir yolu ihtiyar (tercih) ettiler. Demek, muaraza-i bilhuruf (harflerle karşı koymak) mümkün değildi, muhaldi (imkânsızdı); onun için muharebe-i bissüyufa (kılıçla savaşa) mecbur oldular.”5

Eğer Kur’an’ın benzeri bir kitap yazılsaydı, İslam’ı imha etmeyi gaye edinenler, onu öne çıkararak Kur’an’ın Allah kelamı olmadığını ispat edeceklerdi. Tarihte İslam’a karşı olanlar daima sayı olarak çoğunlukta idiler. Günümüze kadar mümin ve gayrı müminler arasında birçok belagat ustaları gelip geçti. Eğer birisinin eseri Kur’an kadar beliğ olsaydı, inkâr edenler onu Kur’an’ın ilahî olmadığına delil olarak öne çıkarırlardı.

– Acaba hiç mi Kur’an’ın benzerini yazmaya çalışan olmamış?

– Elbette teşebbüs eden olmuş. Ancak, muvaffak olamamışlar. Örneğin, tarihlerin kaydettiğine göre, Peygamber (a.s.m.) zamanında Müseylime diye büyük bir edip, Kur’an’ın Fil Suresi’ne benzer bir sure getirmeye çalışmış. Ancak, Kur’an’ın harika sözlerinin yanında Müseylime’nin sözleri çok yavan kaldığı için, millete maskara olmuş. Müseylime-i Kezzab diye nam salmış. “Kur’an, o asırdan ta şimdiye kadar öyle bir belagat göstermiş ki, Kâbe’nin duvarında altın ile yazılan en meşhur ediplerin Muallakât-ı Seb’a (yedi meşhur kaside) namıyla şöhretşiar (şöhret bulmuş) kasidelerini o dereceye indirdi ki, Lebid’in kızı babasının kasidesini Kâbe’den indirirken demiş: ‘Ayâta karşı bunun kıymeti kalmadı.’ ... Hem, ilm-i belagatin (güzel söz söyleme ilminin) dâhilerinden Abdulkâhir-i Cürcanî ve Sekkakî ve Zemahşerî gibi binlerle dâhi imamlar ve mütefennin (edebi konularda uzman) edipler icma ve ittifakla karar vermişler ki: ‘Kur’an’ın belagatı, takat-ı beşerin (insan gücünün) fevkindedir (ötesindedir); yetişilmez.’”6

– Sen Kur’an’ın hükmünün dünyanın ömrü sona erene kadar devam edeceğine inanıyorsun. O hâlde bu meydan okuma hâlen devam ediyor. Geçmişte birileri Kur’an’ın bir benzerini getirmemişse, şimdi veya gelecekte de birileri bir benzerini yazamaz diyemezsin. Şu anda insanlığın ürettiği eserlerin birçoğu on dört asır önce olmuş olsaydı “mucize” sayılacaktı. Aynı şekilde, geçmişte benzerini yazamadıkları için mucize dedikleri bir kitabı insanlar şimdi yazsa senin davanı çürütmüş olur.

– Haklısın. Kur’an’ın meydan okuyuşu zamanla sınırlı değildir. Kıyamete kadar devam edecektir. Birkaç ay önceki bir tartışmamızda, canlıların ilahî eser olduğunu inkâr edenlere, Kur’an’ın, “Öyleyse siz de bir tek sinek yapın” diye meydan okuduğunu söylemiştim. İnsanlık, Allah’ın kevnî (yaratılışa ilişkin) ayetlerinin bir benzerini yapmaktan aciz olduğu gibi kelamî ayetlerinin de benzerini yapamamıştır ve yapamaz. İlginçtir, kâinatı muhteşem bir kitab-ı kebir olarak yaratan Allah, bu kitabın ayetlerinin semavî oluşuna inanmayanlara, “O hâlde bir benzerini getirin” diye meydan okuyor. Aynı şekilde, kâinat kitabının tercümanı olan Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinin semaviliğini kabul etmeyenleri nazire yapmaya çağırıyor. On dört asırdır, inkâr edenlerin, bu iki müsabakayı da kaybetmesi, bu işin pek de kolay olmadığını gösteriyor.

– Kolay olmaması, mümkün olmadığına delil olmaz. Tekrar ediyorum, “Bugüne kadar yapılmayan bir şeye bundan sonra da yapılamaz” denilmez. Bana aklî delillerle, teorik olarak Kur’an’ın benzerinin mümkün olamayacağını ispat etmelisin. Sonra da pratikte seni tasdik eden delilleri göstermelisin. Aksi hâlde, “Seninki mitolojik bir inançtır” derim.

– Anlaşıldı. Sana Kur’an’ın benzerinin hiçbir şekilde yazılamayacağını ispat edeceğim. Ancak sabır ve dikkatle dinlemeni istiyorum. Matematikteki ileri seviye bir denklemin ispatı için öncelikle temel kavramların bilinmesi gerekli. Aynen öyle de “Allah’ın insanlara (ve cinlere) gönderdiği Kur’an’ın benzeri yazılamaz” önergesinin ispatı da temel bazı kavramların bilinmesiyle anlaşılabilir. Allah, Kur’an ve insan kavramlarının manalarını bilmek gerekir.

Benim inandığım Allah, her şeyin, her şeyini bilen, yaratan ve idare eden, sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz hikmet gibi sonsuz vasıfların sahibi; Rabbü’l-Âlemin’dir. Allah, bütün Âlemlerin Rabbi’dir. Bütün varlıkların ilahıdır. O, her şeyin yaratıcısıdır. Allah, bütün bu sıfatlarla insanlarla ve cinlerle konuşur. Kur’an, O’nun ilahî kelamıdır. Kelimelere yüklediği manalarla gönderdiği mesajıdır.

İnsan, bütün varlıkların en şereflisi ve en üstünü olarak yaratılmıştır. Bu özelliğine rağmen Kâinat Sultanı’na kıyasla, son derece sınırlı anlama yeteneğine ve belirli bir ilim seviyesine sahiptir. Bu kavramsal tanımdan sonra senden soruyorum: “Sonsuz ilim ve hikmet sahibi, sonsuz kudretiyle, sınırlı ilim sahibi bütün insanların bir araya gelse bile yazamayacakları derinlikte ve yoğunlukta mesajlarını kelimelere yükleyip bir kitap yazamaz mı? Mikroskopla birçok defa büyütülerek ancak görülen bir DNA’ya bir kütüphane dolusu bilgiyi dört harfle yazan (AGCT), Arapça’nın 28 harfini kullanarak, Kur’an gibi benzersiz bir kitabı yazamaz mı?”

– Doğrusu çok makul bir izah yaptın. Senin söylediğin vasıflara sahip bir Yaratıcı, benzersiz bir kitap yazabilir. Teorik olarak bunun mümkün olduğuna beni ikna ettin. Sıklıkla tekrarladığın bir prensibi hatırlatıyorum: Her mümkün vaki olamaz.

– Unutmadım söz konusu prensibi. Benim iman ettiğim Allah, benzersiz bir kitap yazabilir. Bütün mesele O’nun, bunu dilemesine bağlıdır. Yani Allah dilerse hiç kimsenin benzerini yazamayacağı bir kitap gönderebilir. Allah, Kur’an’ın böyle bir kitap olduğunu açıkça beyan ettiğine göre demek ki dilemiştir.

– Sen Kur’an’ın semavî kitap olduğuna inandığın için böyle diyorsun. Oysa benim için bu söz konusu değil, ben Allah’ın böyle bir dilekte bulunup bulunmadığını bilmiyorum.

– Senin öncelikle Kur’an’ın semavî olduğuna ilişkin delilleri görmen lazım. Bunun yolu da Kur’an’ın beşer sözü olamayacağına, yani hiçbir insan tarafından yazılamayacağına ilişkin müşahhas delillere bakmaktan geçer.

– Daha önce de söyledim, okuduğum Kur’an mealinde olağanüstü bir delil göremedim; bana insan sözü gibi geldi.

– Haklısın. Okuduğun meal “İlahî kelam” değil, beşer sözüdür. Hiçbir meal “Allah’ın kelamı” değildir ve olamaz. Çünkü sonsuz ilim, sonsuz hikmet ve sonsuz kudretten gelen bir Kitabı, sınırlı ilim, sınırlı hikmet ve sınırlı kudret sahibi hiçbir insan tam olarak çeviremez. Tercümanlar, Kur’an’dan anladıklarını, kendi beşerî sözleriyle ifade ediyorlar. Gerçi çok az da olsa İlahî Kelam’ın güzellikleri ve derin manaları tercümelerine yansır, ancak bu tercümelere kesinlikle Kur’an’ın aynısıdır, diyemeyiz. Tıpkı güneş ile bir damla suya yansıyan güneşin parıltısı arasındaki fark gibi. Yani tercümeler bir damla suya yansıyan parıltı gibidir. İnsanın bir damla su kadar olan dağarcığıyla anlayıp ifade ettiği manalar ancak sermedi güneşin küçücük bir parıltısı olabilir. Başka bir örnek verirsek: İki yaşındaki bir çocuğun kâinatla ilgili yazdığı bir kitapla Einstein’ın yazdığı bir kitap aynı olabilir mi?

– Elbette aynı olmaz. İki yaşındaki bir çocuk kitap bile yazamaz.

– Böyle bir çocuğun ağzından çıkan kelimeleri kaleme alıp kitaplaştırsak Einstein’ın sözleriyle kıyaslanamaz. Çünkü aralarında müthiş bir ilim ve hikmet farkı vardır. İki yaşındaki bütün çocuklar bir araya gelseler yine Einstein’ın tarif ettiği derinlik ve doğrulukta, kâinatı anlatan bir kitap yazamazlar. Allah ile insan arasındaki ilim, hikmet ve kudret farkı, iki yaşındaki çocukla bir deha arasındaki seviye farkından sonsuz derece daha fazladır. O hâlde, semavî ilim Sahibiyle, sınırlı ilim sahibi kıyaslanamaz. İnsanoğlunun kısıtlı kabiliyetiyle yazdıkları İlahî Kelam’ın dengi olamaz.

Kur’an, görünürde tek bir kitap olmasına rağmen meslek ve meşrepleri birbirinden çok farklı yüz binlerce evliya, sıddıkin, arif ve âlime kaynaklık etmiş, onları beslemiştir. O, mukaddes bir kütüphane hükmünde, Kitab-ı Semavî’dir (Semavî Kitap’tır).7Birileri çıkıp dünyanın en büyük kütüphanesi olan Library of Congress’taki 30 milyon kitaptaki bilgilerin hepsini bir tek kitaba yazsa böyle bir kitabın benzeri meydana gelir mi? İşte Kur’an, o kitaptan daha harikadır. Kur’an’ın her satırına, belki her kelimesine milyonlarca kitaptaki bilgi yerleştirilmiştir. “Bir denizi bir ibrikte gösterir gibi pek çok geniş ve çok uzun ve çok külli (kapsamlı) düsturları (prensipleri) ve umumi kanunları”8 herkesin anlayacağı basit bir hadisenin içinde ders veriyor.

– Kur’an uzmanı değilim. Tamamı hakkında bir hüküm veremem. Senin iddiana göre, Kur’an’ın kısa bir suresindeki ifadelerin bile benzerini kimse söyleyemez. Oysa şimdiye kadarki okumalarımdan hareketle Kur’an’ın birkaç ayetine ve kısa bir suresine benzer getirmenin hiç de zor olmadığını düşünüyorum. Kur’an’ın birçok ayetinin benzerini bir insan da pekâlâ söyleyebilir.

– Haklısın. İnsan da şeklen Kur’an’ın sözlerine benzer şeyler söyleyebilir. Ancak, Kur’an’ın sözlerindeki mana derinliği, ifade güzelliği, diğer sözlerle irtibatı gibi birçok özelliklerini düşündüğümüzde ilahî sözlerin beşerî sözlerden sonsuz derece üstün olacağını anlarız. Tıpkı küçük bir cam parçasında yansıyan güneş ile gerçek güneş arasındaki fark gibi. Evet, camda yansıyan da güneşe benziyor. Ancak, bu benzerlik sadece şekil itibariyledir. Gerçi, güneşin ışık, renk gibi özelliklerini de bir derece yansıtır. Ancak, hakiki güneşle kıyaslayınca şişede yansıyan güneşçiğin söz konusu özellikleri hiç hükmündedir.

– Beşerî sözlerle ilahî sözler arasında her konuda böyle bir fark olduğunu söyleyemeyiz. Faraza Kur’an ilahî kelam dahi olsa, içindeki bazı sözleri birçok insan da söyleyebilir.

– Bence sen sadece lafza bakarak değerlendirme yaptığın için Kur’an’daki sözlerin harikuladeliğini göremiyorsun. Oysa bir sözün gerçek kıymetini anlamak için dört şeye birden bakmak gerekir: 1) Kim söylemiş? 2) Kime söylemiş? 3) Ne için söylemiş? 4) Ne makamda söylemiş?

– Söylediklerine katılmıyorum. Söyleyene değil, söylenene bakmak gerekir.

– Müsaade edersen, bir örnekle ne demek istediğimi açıklamak istiyorum. Amerikan ordusunda “onbaşı” rütbesi olan birinin tüm askerlere hitaben düşmana “hücum” emri vermesiyle başkomutan olan ABD Başkanı’nın “hücum” emri vermesi arasında bir askerle bir ordu kadar fark var. Birincisi, ancak birkaç askeri harekete geçirir, ikincisi yüz binlerce askeri harekete geçirir. Aynı şekilde, kâinattaki bütün varlıklara hükmü geçen bir sultan olarak Allah’ın verdiği emirlerle kendi idaresini dahi yapamayacak kadar aciz bir insanın verdiği emirler arasında dağlar kadar fark var.

Bu anlamda Kur’an’da birçok ilahî söz var ki, her şeye kudreti yeten ve her şeyin her şeyini kontrolü altında tutan Âlemlerin Rabbinden geldiği için büyük bir kıymete haizdir. Oysa aynı sözleri bir insan söylerse âleme maskara olmaktan öteye gidemez. Örneğin, bir insan, yere, göğe, bulutlara emir yağdıran sözler sarf etse kendini gülünç duruma düşürür. Oysa yerlerin ve göklerin sahibi onlara, “Ya arz! Vazifen bitti, suyunu yut. Ya sema! Hacet kalmadı, yağmuru kes” (Hud Suresi, 11:44) dediğinde onlar başkomutandan doğrudan emir alan bir erin emirber olması gibi söylenilenleri yerine getirir.

Kısacası, sınırsız ilim, sınırsız irade ve sınırsız kudretten gelen sözlerle son derece sınırlı ilim, sınırlı kudret ve sınırlı irade sahibi insandan gelen sözler asla bir olmaz. Şeklen aynı olsa bile mana, tesir ve kıymet cihetinde aralarında sonsuz fark var.

– Bence her kitabın benzeri yazılabilir. Edebî yönü kuvvetli olan biri Kur’an’ı inceleyip, ondaki konuları taklit ederek, kendisi de bir Kur’an yazabilir. Bence çok daha iyisini bile yazabilir. Çünkü 14 asır önce söylenilen sözlerdeki yanlışlıkları düzeltip, aklen daha makul olan bir eser ortaya çıkarabilir.

– Bence Kur’an’ı 23 yıl boyunca farklı konularda Hz. Muhammed’in (a.s.m.) sarf ettiği sözlerin toplandığı bir kitap olarak düşündüğün için böyle bir yargıda bulunuyorsun. Bir insanın 28 harfi kullanarak söylediği sözlerin elbette benzeri yazılabilir. Tamamının olmasa bile, bir bölümünün benzerini getirmek mümkün olur. Ancak, şimdiye kadar hiç kimsenin Kur’an’a benzer getirememesi kesin olarak ispat eder ki, Kur’an beşer sözü değildir. Âlemlerin Rabbinin sözleridir. Kur’an farklı, elmas, altın, zümrüt gibi kıymetli cevherlerle inşa edilen bir saraya benzer.9 Hem de bu öyle nakışlı bir saray ki, her bir taşı saraydaki bütün taşlarla irtibatı düşünülerek yerli yerine yerleştirilmiş. Öyle hikmetli bir saray ki, her bir bölmesi birçok maksatlar için hazırlanmış. Öyle hassas bir saray ki, bir tek taşını bile çektiğinizde sarayı yerle bir edersiniz. Şimdi, saraydaki hadsiz sanatları ve hikmetleri anlamaktan dahi aciz olan biri içeri girse, sarayı dolaşıp, “Bu da neymiş ben de benzerini yaparım” derse çok gülünç olmaz mı? Aynı adam misaldeki sarayı yıkıp, kendi daracık ilmine ve kısır fehmine göre bir kulübe yapsa, içini de çocuklara hoş gelecek boncuklarla süslese ve sonra da “Bakınız, önceki sarayın ustasından çok daha şahane bir saray yaptım. Benim maharet ve servetim daha fazla. Taktığım süsler daha kıymetli” derse kendini âleme maskara yapmaz mı?

– Kur’an’ın misaldeki saray gibi olduğunu ispatlaman gerekir öncelikle. Ben Kur’an sarayının insan yapımı evlerden farkını göremiyorum.

– Sen gerçek saraya değil, onun başkası tarafından inşa edilen maketini gördüğün için böyle düşünüyorsun. Oysa beden, akıl ve kalp gözlerin açık olarak hakiki Kur’an sarayına girsen, hayret ve hayranlıkla secdeye kapanırsın. Nitekim Kur’an yeni nazil olduğunda, “Bedevî bir edip, ‘Artık emrolunduğun şeyi açıkla!’ (Hicr Suresi, 15:94) âyetini işittiği vakit secdeye kapanmış. Ona dediler: ‘Sen Müslüman mı oldun?’ O dedi: ‘Yok, ben bu ayetin belagatine secde ettim.’”10

– Doğrusu insanı secdeye götüren Kur’an’ın belagatli sözlerini merak ediyorum. Birkaç misal versen çok iyi. Bakarsın ben de secdeye kapanırım!

– İnsanlar arzu ettiklerini hemen elde edince kıymetini takdir etmiyorlar. Çoğu zaman sıradan görüyorlar. Seni biraz daha merak içinde bırakayım. Haftaya kaldığımız yerden devam ederiz.

* * *

Bu haftaki görüşmemiz bittiğinde gönlüm son derece ferahlamıştı. Gerçi, Thomas Kur’an hakikatlerine tam teslim olmamıştı. Ancak, sonsuz ilim sahibinden gelen bir eserin benzersiz olabileceğini kabul etmişti. Paylaştığım argümanlara aklen itiraz edecek bir şey bulamamıştı. Sohbet